Yazı Gönder
KA

KAPDEM ADMIN

12 Toplam İçerik

KAPDEM tarafından yazılan içerikler

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme
siyasi-anilar

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Bu anı yazısı, Türkiye’de iktidar olma iddiası taşıyan siyasi partilerin dış politika üretme kapasitesini, yazarın bizzat tanıklık ettiği iki farklı dönem üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 2002 genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) heyetinin ve 2023 seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinin Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslardan hareketle, siyasi aktörlerin uluslararası muhataplarla nasıl bir dil kurduğu, hangi konuları önceliklendirdiği ve ne ölçüde hazırlıklı olduğu incelenmektedir. Yazı, AK Parti’nin iktidar öncesi dönemde ABD temaslarına somut senaryolar, teknik analizler ve öngörülebilir bir dış politika çerçevesiyle yaklaştığını; CHP’nin ise 2023 sürecinde daha çok iç siyasi sorunlar, demokrasi ve normatif söylemler etrafında şekillenen bir anlatı sunduğunu ileri sürmektedir. Bu farkın kişisel tercihlerden ziyade, dış politika yapımına bakış ve kurumsal kapasiteyle ilgili yapısal bir meseleye işaret ettiği savunulmaktadır. Çalışma, iktidar hedefi olan siyasi aktörler açısından dış politikanın iyi niyet beyanlarıyla değil, somut hazırlık, stratejik öngörü ve teknik kapasiteyle inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.[1]

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası
duyurular

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası 6 Şubat 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük deprem felaketlerinden birisini yaşadığımız günün üzerinden tam üç yıl geçti. Aradan geçen 3 yıla rağmen, bu felaketin yarattığı yıkım ve kayıplar, hafızalarımızda bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Başta Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere pek çok kentte yitirilen on binlerce canımız, yalnızca bir afetin değil, uzun yıllara yayılan ihmal ve yönetimsel sorunların da acı bir sonucudur. Deprem sonrası hala kayıp olan ve bulunamayan insanlar, çocuklar ise yüreğimizi en acı şekilde kanatmaya devam etmektedir. Hem depremde hayatını kaybeden insanların toplam sayısına hem kimliksiz defnedilen kişi sayısına ve gerçek kimliklerin tespit edilememesine hem kimin nerede, nasıl defnedildiği ya da bulunduğuna dair muğlak resmi/gayri resmi ifadelerin çokluğuna hem de daha sonra kayıp olduğu bildirilen ya da yakınlarının/tanıdıklarının kayıp olduğuna dair ihbarda bulunmaya devam ettikleri insanlara dair belirsizlik ve şüpheler kamuoyu vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Kamuoyu ile paylaşılan resmi bilgilere dair süregelen güvensizlik toplumun büyük bir kesiminde deprem sonrası travmayı daha da arttırmaktadır. Daha geçen günlerde depremde hayatını kaybeden bir insanımız naaşına üç yıl sonra ulaşılmış olması bu yaranın büyüklüğü ve travmasının kolay geçmeyeceğini tekrar tekrar herkese hatırlatmaya devam etmektedir. 6 Şubat 2023 depreminin 3.yıl dönümünde, yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinemeyiz. Sormamız gereken daha hayati sorular var: Sorumlular ortaya çıkarıldı mı? Türk halkında adalet duygusu onarıldı mı? Hem kamu hem özel kurumlardaki sorumlular yeterince soruşturuldu ve adil bir yargılamaya dahil edildi mi? Türkiye’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC’ye) ve daha pek çok yabancı ülkeye kadar büyük ve onulmaz kayıpların olduğu deprem sonrası ailelerin, tanıdıkların ve toplumsal grupların hayata yeniden tutunması, sosyal ve psikolojik olarak yeniden toparlanması için yeterince destek programı uygulamaya kondu mu? Benzer bir felaketin yeniden yaşanmaması için gerçekten adımlar atıldı mı? Bu topraklarda deprem, kaçınılmaz bir doğa olayı olabilir ancak bu ölçekte bir felakete dönüşmesi, denetimsizlikten, ihmallerden ve kamusal sorumluluğun fiilen askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak daha önce yayımladığımız çalışmalarda, yapı üretimi ve denetim düzeninin sadece kuralların varlığı ile açıklanamayacağını, asıl meselenin uygulama, görev ahlakı, sorumluluk bilinci ve yaptırımların caydırıcılığı olduğunu vurgulamıştık. Bir yazarımızın iki bölüm halinde kaleme aldığı değerlendirmelerde de görüleceği üzere sistemin kâğıt üstünde kurulmuş görünmesine rağmen sahada neden işlemediği sorusu, insan unsurunun ve işleyen bir sorumluluk zincirinin yokluğuyla ilişkilendirilmişti.[1][2] Bugün deprem bölgesinin yeniden inşası sürerken, mesele sadece kaç konut tamamlandı veya teslim edildi değildir. Asıl sorulması gereken soru, bu yapıların hangi denetim ve sorumluluk bilinci altında yapıldığı, risklerin hangi mekanizmalarla engellendiği ve kamu gücünün hangi ölçüde şeffaf ve denetlenebilir hale geldiğidir. Bir bölgenin yeniden inşası beton blokların yükselmesi kadar, güven duygusunun ve adalet beklentisinin de onarılmasıdır. Toplum vicdanını ve devlete olan güven ve adalet duygusunu sadece fiziki olarak o şehri yeniden inşa etmek toparlayamaz. Bu güven yeniden tesis edilmeden, yapılan fiziki yatırımlar eksik kalacaktır. Bu noktada, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başlığın altını özellikle çizmek gerekir: İmar affı ya da imar barışı uygulamaları. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çalışmasında, deprem sonrası yeniden alevlenen -imar barışı- tartışmalarının, çoğu zaman her yıkımı tek bir sebebe bağlayan kolaycı bir algı ürettiği; oysa meselenin hem hukuki hem idari yönleriyle daha kapsamlı ele alınması gerektiği belirtilmişti.[3] Yine aynı çalışmada, imar affı/imar barışı düzenlemelerinin kural ihlalini ödüllendiren, kurala uyanlarda adalet duygusunu zedeleyen ve kamu yönetiminde zehirleyici bir etki üreten yönleri vurgulanmıştır. Özellikle 2018’de yapılan düzenlemenin teknik denetim bakımından belirsizliği ve sorumluluğu fiilen çıkar sahibi vatandaşa yıkan yaklaşımı eleştirilmişti. Ayrıca aynı çalışmada görülecektir ki yazarımız yıkımın tek sebebinin imar afları gibi gösterilmesinin de başka sorumluluk alanlarını görünmez kılabileceğini hatırlatarak, gerçekçi bir soruşturmanın tüm sistemi kapsaması gerektiğini ifade etmişti.[4] Üç yılın ardından, sorumluluğun dar bir alana sıkıştırıldığı ve karar–onay süreçlerinin bütünüyle aydınlatılmadığı kanaati güçleniyorsa, bu yalnızca bir adalet sorunu değil, doğrudan bir kamu güvenliği sorunudur. Etkili ve hızlı işleyen yargı süreçleri, şeffaf delil yönetimi, kamu görevlileri dahil olmak üzere sorumluluk zincirinin tamamına uzanabilen hesap verebilirlik ve gerçek caydırıcılık sağlanmadan, topluma böyle bir felaketi bu ülke bir daha yaşamayacak duygusu ve güveni verilemez. Bu sebeple, yalnız cezai süreçler değil, aynı zamanda tazminat düzeni, mesleki yaptırımlar ve kamu görevinin doğurduğu sonuçlara dair somut bedel mekanizmaları da işletilmelidir. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çözüm önerilerinde de caydırıcılığın yalnız uzun süren ceza yargılamalarına bırakılamayacağı, hızlı ve etkili mali/mesleki sonuçlar doğuran sistemlerle desteklenmesi gerektiği savunulmuştu.[5] Bugün, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı anarken bir temenniden fazlasını söylüyoruz: Şeffaf, doğru, hesap verebilir ve adil yönetim, bir tercih değil; anayasadaki yaşam hakkının asgari şartıdır. Kamu görevi yalnız yetki kullanmak değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hukuki ve vicdani hesabını da verebilmektir. Bu vesileyle, 6 Şubat 2023 depremlerinde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve tüm Türk milletine sabırlar diliyoruz. Dileğimiz, adaletin gecikmediği, denetimin işlediği, yeniden inşanın güven verdiği ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışının hâkim olmasıdır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    6 Şubat 2026                                                                                                                                                                       Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) [1] https://kapdem.org/depremden-sonra-yine-mi-ayni-seyleri-soylemek-lazim-islemeyen-sistemin-bas-aktorleri-muteahhitler-yapi-denetim-sirketleri-ve-ruhsat-makamlari-bolum-1/ [2] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/ [3] https://kapdem.org/bir-felaketin-ardindan-imar-affi-imar-barisi-nedir-ne-degildir-ve-buyuk-yikimdaki-etkileri/ [4] https://kapdem.org/imar-hakki-aktarimi-kamulastirma-parasi-odemekten-kurtulmanin-yontemi-mi/ [5] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/

Kartalkaya Faciasında 1 Yıl Geride Kalırken Acımız Hala Çok Büyük ve Taze: Adalet Sağlandı Mı? Vicdanlar Huzur Buldu Mu?
duyurular

Kartalkaya Faciasında 1 Yıl Geride Kalırken Acımız Hala Çok Büyük ve Taze: Adalet Sağlandı Mı? Vicdanlar Huzur Buldu Mu?

Bugün 21 Ocak 2026… 21 Ocak 2025’te, Bolu, Kartalkaya, Grand Kartal Otel’de yaşanan, ‘Kartalkaya Faciası’ olarak andığımız, büyük felaketin üzerinden tam bir yıl geçti. Acımız hala çok büyük, çok derin, çok taze ve hala dayanılmaz şekilde yüreğimizi yakmaya devam ediyor.

Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 2: İmparatorluk Düşüncesinden Günümüze: Osmanlı Mirası, Bozkır Geleneği ve Modern Türkiye
roportajlar

Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 2: İmparatorluk Düşüncesinden Günümüze: Osmanlı Mirası, Bozkır Geleneği ve Modern Türkiye

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile kaleme aldığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı üzerine yaptığımız söyleşiye bu ikinci bölümle devam ediyoruz. İstanbul’un fethi ile dünya tarihine ‘çağ açıp çağ kapatan’ imparator olarak adını yazdıran Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed), Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişip yükselmesinde de müstesna bir yere sahiptir. Yaptığı fetihler ve geliştirdiği dönüşümler ile Osmanlı’nın bir cihan imparatorluğu olmasını sağlamış, kendisi de bir ‘cihan imparatoru’ olarak kabul görmüştür. Öncü ve reformcu kimliği ile Osmanlı devlet yapısını yeniden şekillendirmiş; koyduğu nizamlar ve getirdiği değişimler ile bir cihan devleti haline gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet ve yönetim anlayışının temellerini oluşturmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in kendi dönemindeki sivil ve askeri devlet yönetimi uygulamaları öncü ve yenilikçi bir karaktere sahip olmuş, kendisinden sonra gelenlere ve diğer devletlere örnek olmuş, dünden bugüne sürekli değişen ve gelişen kamu yönetimi sistemlerine ilham vermiştir. Araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile yaptığımız röportajın 26 Ağustos’ta yayınlanan ilk bölümünde; daha çok söyleşimizin de temel konusu olan yayınladığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabının içeriğine ve aktardığı önemli tarihi bilgi ve yorumlara odaklanmıştık.[1] Röportajın birinci bölümünde; Osmanlı devlet geleneği, yönetim pratikleri, devletin kurumsallaşma süreci ve tarihsel bağlamda modern dünyada imparatorluk kavramı ve Fatih Sultan Mehmed’in kamusal imajı gibi konuları detaylı olarak tartışma imkanı bulmuştuk. Röportajımızın bu ikinci bölümünde ise yine hem kitabın içeriğindeki kritik bilgileri ele almaya devam ediyoruz hem de Fatih Sultan Mehmed’in evrensel kimliği, Türk ve dünya tarihindeki yeri ve sahip olduğu devlet adamı kimliğinden yola çıkarak Osmanlı’dan modern Cumhuriyet’e uzanan etkilerini sorgulayarak daha güncel konuları da tartışıyoruz. Bu çerçevede imparatorluk düşüncesinin günümüze uzanan yansımalarını, Osmanlı yönetim mirasının modern Türkiye Cumhuriyeti’ne etkilerini ve siyasi, politik ve yönetimsel açıdan tarihsel süreklilik ile dönüşümün nasıl değerlendirilebileceğini irdeledik. Gizem Magemizoğlu, araştırmacı ve yazar olarak özellikle tarihi konularda önemli araştırmalar yapmakta ve yazılar kaleme almaktadır. “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı dışında pek çok yazı ve makalesi bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktora öğrenimine devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve mali tarihi, bağımlılık ilişkileri, genel devlet teorisi ve bozkır toplumlarında devlet olgusu gibi konular üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 1:İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti
roportajlar

Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 1:İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile kaleme aldığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı üzerine bir önemli bir söyleşi gerçekleştirdik. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli padişahlarından birisi olan II. Mehmed, İstanbul’u fethederek dünya tarihine damga vuran bir dönüm noktasının mimarı olmuş, bu fetih ile ‘Fatih Sultan Mehmed’ adını alarak ‘çağ açıp çağ kapatan,’ Osmanlı’yı gerçek bir imparatorluk haline getiren büyük bir lider olarak tarihe adını yazdırmıştır. Fatih Sultan Mehmed sadece fetihleri ile değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaptığı önemli reformlar, oluşturduğu nizamlar ve gerçekleştirdiği değişimler ile de her alanda öncü, kurucu ve örnek bir imparator olarak öne çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed hem Osmanlı tarihinde hem Türk tarihinde hem de dünya tarihinde hayatı, liderlik vasıfları, fetihleri, her alanda yaptıkları ve öncülük ettiği değişimler ile çok özel bir öneme ve müstesna bir yere sahiptir. Fatih Sultan Mehmed’in liderlik özellikleri ve tüm yaptıkları kendisinden sonra gelen pek çok lidere de örnek olmuş, ilham vermiş; devlet yönetimleri, sivil ve askeri idareler ve kamu yönetimi sistemleri üzerine de önemli etkiler yapmıştır. Araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu’nun Fatih Sultan Mehmed üzerine yaptığı detaylı çalışmaları derlediği kitabı hem tarihi gerçekler hem de yönetim stratejileri bağlamında bir yandan o döneme ışık tutarken bir yandan da günümüze dair önemli dersler içeriyor. Bu bağlamda, KAPDEM olarak Gizem Magemizoğlu ile yaptığımız röportajda, Osmanlı padişahı II. Mehmet’in kamusal imajını, siyasi vizyonunu, devlet yönetiminde uyguladığı stratejileri, onun bir imparatora yükselişini ve genel olarak Osmanlı Devleti’ne kattığı imparatorluk anlayışını derinlemesine ele aldık. Günümüzde ulus devletlerin daha merkezi ve otoriter idarelere geçme stratejileri, bazı devletlerin ‘imparatorluk,’ siyasi liderlerin ‘imparator’ gibi davranma eğilimleri ile eski dönemin ‘imparatorluk’ anlayışları arasındaki ilişkileri, benzerlik ve farkları sorguladık. Fatih imgesi ve imparatorluk anlayışları üzerinden ulus devletlerin geleceğini ele aldık. Böylece hem geçmişe ışık tutan hem de Fatih Sultan Mehmed’den günümüze uzanan ve bugünkü önemli gelişmeleri de irdelediğimiz iki bölümlük kapsamlı bir sohbet ortaya çıktı. Röportajın bu ilk bölümünde, doğrudan “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabının içeriğine odaklanarak Osmanlı devlet geleneği, yönetim pratikleri, devletin kurumsallaşma süreci ve tarihsel bağlamda modern dünyada imparatorluk kavramı ve Fatih Sultan Mehmet’in kamusal imajı üzerine yoğunlaştık. İkinci bölümde ise kitaptan yola çıkarak bugünün siyasi, idari ve sosyal konularını ele aldık. Bu bağlamda, imparatorluk düşüncesinin/tartışmalarının günümüze uzanan yansımalarını, Osmanlı Devleti yönetim mirasının modern Türkiye Cumhuriyeti devletine ve uluslararası siyasetteki güncel tartışmalara etkilerini değerlendirdik. Gizem Magemizoğlu, araştırmacı ve yazar olarak özellikle tarihi konularda önemli araştırmalar yapmakta ve yazılar kaleme almaktadır. “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı dışında pek çok yazı ve makalesi bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktora öğrenimine devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve mali tarihi, bağımlılık ilişkileri, genel devlet teorisi ve bozkır toplumlarında devlet olgusu gibi konular üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Son Bölüm) (Seri 4: Dördüncü Aile): Türkiye’ye Sığınan Irak Türkmenlerinin Son Durumu
roportajlar

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Son Bölüm) (Seri 4: Dördüncü Aile): Türkiye’ye Sığınan Irak Türkmenlerinin Son Durumu

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) kamuoyunun dikkatini Türkiye’ye sığınan Irak Türkmenlerine çekmek istemiştir. Bu nedenle Ankara’nın ilçelerinde yaşayan sekiz farklı Türkmen aileyle görüşülmüştür. Yapılan görüşmelerde yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış mülakat yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmecilerin önemli bir kısmı erkektir. Türkmenler, genellikle daha geleneksel bir topluluk olduğu için, Türkmen kadınların yabancılarla aynı mekânda bulunması tercih edilmemektedir. Bu nedenle KAPDEM tarafından yapılan röportajlarda sadece birkaç kadın katılımcıyla görüşülebilmiştir. Türkmenler, Irak’taki olayların neticesinde Türkiye’ye sığındığı için hemen hemen tamamı “uluslararası geçici koruma” statüsüne tabi bulunmaktadırlar. KAPDEM, Irak’tan gelerek Türkiye’ye sığınmış ve Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile yaptığı özel röportajları, bir röportaj serisi şeklinde yayınlamaktadır. Bu bağlamda, ilk Türkmen aile yapılan röportaj, “Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları” başlığı ile yayınlamıştır. Röportaj serisinin ikinci bölümü “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 2: İkinci Aile): Irak Türkmenlerinin Türkiye’den Beklentileri” ismiyle KAPDEM okuyucularının takdirine sunulmuştur. Röportaj serisinin üçüncü bölümü ise “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 3: Üçüncü Aile): Irak Türkmenlerinin Statüsünden Kaynaklanan Problemler” başlığı ile KAPDEM’de yayınlanmıştır. Belirli izinler alındıktan sonra yayına hazırlanan röportaj serisinin bu dördüncü ve son bölümünde yine bir Türkmen aile ile evlerinde yapılan görüşmeye yer verilmektedir. 17/12/2022 tarihinde yapılan bu görüşme, Telafer/Musul’dan Türkiye’ye sığınmış bir Türkmen aile ile yapılmıştır. Aile, Ankara’da ikamet etmektedir ve Keçiören ilçesine bağlı Aktepe semtinde yaşamaktadır. Mülakat esnasında iki kişi sorulara cevap vermiştir. Katılımcıların birisi erkek, diğeri ise kadındır. Erkek katılımcı 42 yaşındadır. Telafer/Musul’da dünyaya gelmiştir. Ortaokul mezunudur. Daha doğru bir deyişle liseyi bitiremeden okulunu terk etmek durumunda kalmıştır. Türkiye’ye geldiğinden beri araba yıkayarak geçimini sağlayabilmektedir. Diğer katılımcı ise yine 32 yaşında bir kadındır. Söz konusu erkek katılımcının eşidir. Kadın katılımcı ev hanımıdır ve Telafer/Musul doğumludur. Kadın katılımcı lise mezunudur. Bizimle görüşmeyi kabul eden Türkmen katılımcılar Sünni Türkmen nüfusunun parçasıdırlar. Erkek katılımcı tüm sorulara cevap vermiştir. Kadın katılımcı ise bazı sorulara cevap vermeyi tercih etmiştir. Ailenin üçü erkek ikisi kız olmak üzere toplamda beş çocuğu bulunmaktadır. Üç çocuk eğitim hayatına devam edebilmektedir. Maalesef en büyük çocukların okuldan ayrılması gerekmiştir. Küçük çocukların tamamı ise ilkokul öğrencisidir. Kadın katılımcının Türkçesi oldukça iyidir. Erkek katılımcının Türkçesi ise, eşine kıyasla, daha zayıftır. Ailenin en küçük çocuğu Türkiye’de dünyaya gelmiştir. Diğer tüm çocuklar ise Irak doğumludur. Evde anne, baba ve beş çocuk bir arada yaşamaktadır. Katılımcılar arasında yer alan hanımefendi, çok şiddetli bir hastalığa tutulduğu için, gücü el verdiğince birkaç soruya cevap vermiştir. Ancak söz konusu ailede, diğer bazı Türkmen evlerinde gözlemlendiğimizin aksine, kadın ve erkek arasında kaç göç adeti bulunmamaktadır. Ailedeki bireyler fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmemişlerdir. Tüm aile, uluslararası koruma statüsüne tabidir.

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 3: Üçüncü Aile): Irak Türkmenlerinin Statüsünden Kaynaklanan Problemler
roportajlar

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 3: Üçüncü Aile): Irak Türkmenlerinin Statüsünden Kaynaklanan Problemler

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) kamuoyunun dikkatini Türkiye’ye sığınan Irak Türkmenlerine çekmek istemiştir. Bu nedenle Ankara’nın ilçelerinde yaşayan sekiz farklı Türkmen aileyle görüşülmüştür. Yapılan görüşmelerde yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış mülakat yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmecilerin önemli bir kısmı erkektir. Türkmenler, genellikle daha geleneksel bir topluluk olduğu için, Türkmen kadınların yabancılarla aynı mekânda bulunması tercih edilmemektedir. Bu nedenle KAPDEM tarafından yapılan röportajlarda sadece birkaç kadın katılımcıyla görüşülebilmiştir. Türkmenler, Irak’taki olayların neticesinde Türkiye’ye sığındığı için hemen hemen tamamı “uluslararası geçici koruma” statüsüne tabi bulunmaktadırlar. KAPDEM, Irak’tan gelerek Türkiye’ye sığınmış ve Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile yaptığı özel röportajları, bir röportaj serisi şeklinde yayınlamaktadır. Bu bağlamda, ilk Türkmen aile ile yapılan röportaj, “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları” başlığı ile yayınlamıştır. Röportaj serisinin ikinci bölümü ise “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 2: İkinci Aile): Irak Türkmenlerinin Türkiye’den Beklentileri” ismiyle KAPDEM okuyucularının takdirine sunulmuştur. Röportaj serisinin bu üçüncü bölümünde yine bir Türkmen aile ile evlerinde yapılan röportaja yer verilmektedir. Üçüncü röportaj Telafer/Musul’dan Türkiye’ye sığınmış bir Türkmen aileyle yapılmıştır. Aile, Ankara’da ikamet etmektedir ve Yenimahalle ilçesine bağlı Demetevler semtinde yaşamaktadır. Röportaj yapılan üçüncü Türkmen ailesi, altı kişiden oluşmaktadır. Mülakat esnasında iki kişi sorulara cevap vermiştir. Katılımcıların birisi erkek, diğeri ise kadındır. Erkek katılımcı 37 yaşındadır. Kadın katılımcı ise 32 yaşında olduğunu beyan etmiştir. Diğer Türkmen ailelerin aksine, kadın katılımcı oldukça aktif bir şekilde röportaja katılmıştır. Söz konusu Türkmen ailede, hane dışından gelen erkekler söz konusu olduğu vakit eğer erkekler ailenin reisi tarafından biliniyorsa, kaç-göç adeti bulunmamaktadır. Üçüncü aile, dört çocuk sahibidir. Ailedeki bireylerin Türkçesi oldukça iyidir. Aile, Türkiye’ye yerleştikten sonra çocuk sahibi olmamıştır. Çocukların tamamı sadece Türkçe konuşmaktadır. Aile, Türkiye’ye yerleşmek amacıyla geldiği için çocuklara Arapça öğretme gereği duymamıştır. Çocuklar Arapça bilmemektedir. Kadın katılımcı, erkek katılımcıya göre, daha akıcı bir şekilde Türkçe konuşmaktadır. Erkek katılımcının da Türkçesi oldukça akıcıdır. Ancak erkek katılımcının konuşma dilinde Kerkük şivesi daha belirgin bir şekilde hissedilirken kadın katılımcının ise İstanbul şivesine daha yakın bir konuşma üslubuna sahip olduğu söylenebilir. Kadın katılımcı, ortaokul mezunudur. Erkek katılımcının da ortaokul mezunu olduğu dile getirilmiştir. Çocuklardan ikisi ilkokula devam ederken diğer çocukların ortaokul talebesi olduğu ifade edilmiştir. Tüm çocuklar, aile Irak’ta yaşarken dünyaya gelmiştir. Ankara’daki bazı Türkmen ailelerine nispeten ailenin çekirdek aile hüviyetine sahip olduğu iddia edilebilir. Evde sadece anne, baba ve dört çocuk yaşamaktadır. Ailedeki bireyler fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmemişlerdir. Tüm aile, birkaç yıl öncesine kadar uluslararası geçici koruma statüsüne tabi imiş. Türkiye’deki tecrübelerini KAPDEM ekibiyle paylaşan aile, Ankara’ya ulaştıktan sonra çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Şu anda çocuklar özellikle sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Ayrıca erkek katılımcı, kendisinin bilmediği bir sebepten dolayı üç ay boyunca tutuklandığını belirtmiştir. Aile şu anda Türkiye’de kaçak bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 2: İkinci Aile): Irak Türkmenlerinin Türkiye’den Beklentileri
roportajlar

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 2: İkinci Aile): Irak Türkmenlerinin Türkiye’den Beklentileri

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) kamuoyunun dikkatini Türkiye’ye sığınan Irak Türkmenlerine çekmek istemiştir. Bu nedenle Ankara’nın ilçelerinde yaşayan sekiz farklı Türkmen aileyle görüşülmüştür. Yapılan görüşmelerde yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış mülakat yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmecilerin önemli bir kısmı erkektir. Türkmenler, genellikle daha geleneksel bir topluluk olduğu için, Türkmen kadınların yabancılarla aynı mekânda bulunması tercih edilmemektedir. Bu nedenle KAPDEM tarafından yapılan röportajlarda sadece birkaç kadın katılımcıyla görüşülebilmiştir. Türkmenler, Irak’taki olayların neticesinde Türkiye’ye sığındığı için hemen hemen tamamı “uluslararası geçici koruma” statüsüne tabi bulunmaktadırlar. KAPDEM, Irak’tan gelerek Türkiye’ye sığınmış ve Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile yaptığı özel röportajları, bir röportaj serisi şeklinde yayınlamaktadır. Bu bağlamda, ilk Türkmen aile yapılan röportaj, “Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları” başlığı ile 15 Mayıs 2023 tarihinde yayınlamıştır. Röportaj serisinin bu ikinci bölümünde ise ikinci Türkmen aile ile evlerinde yapılan röportaja yer verilmektedir. Serinin ikinci röportajına konuk olan ikinci Türkmen aile ile 17/12/2022 tarihinde yapılan bu görüşme, Telafer/Musul’dan Türkiye’ye sığınmış bir Türkmen aile ile yapılmıştır. Aile, Ankara’da ikamet etmektedir ve Keçiören ilçesine bağlı Aktepe semtinde yaşamaktadır. Mülakat esnasında iki kişi sorulara cevap vermiştir. Katılımcıların birisi erkek, diğeri ise kadındır. Erkek katılımcı 42 yaşındadır. Telafer/Musul’da dünyaya gelmiştir. Kendisi üniversite mezunudur. Irak’ta bilgisayar programlama bölümünden mezun olmuştur. Türkiye’de ise özellikle Orta Doğu’dan gelen Araplar için tercümanlık yapmaktadır. Diğer katılımcı ise yine 42 yaşında bir kadındır. Söz konusu erkek katılımcının eşidir. Kadın katılımcı ev hanımıdır ve Telafer/Musul doğumludur. Erkek katılımcı tüm sorulara cevap vermiştir. Kadın katılımcı ise bazı sorulara cevap vermeyi tercih etmiştir. Ailenin ikisi erkek ikisi kız olmak üzere toplamda dört çocuğu bulunmaktadır. Çocukların eğitim hayatı sürmektedir. 9 yaşındaki bir kız çocuğu, ailenin evinin yakınlarındaki bir ilkokula devam etmektedir. 13 yaşındaki bir başka kız çocuğu ise önümüzdeki sene lise sınavlarına hazırlanacaktır ve şu anda bir ortaokul talebesidir. 17 yaşındaki bir erkek ise lise öğrencisidir. 19 yaşındaki en büyük çocuk ise erkektir ve Irak’ta üniversite hayatına devam etmektedir. Ailedeki bireylerin Türkçesi oldukça iyidir. Aile, Türkiye’ye yerleştikten sonra çocuk sahibi olmamıştır. Tüm çocuklar, aile Irak’ta yaşarken dünyaya gelmiştir. Ankara’daki bazı Türkmen ailelerine nispeten ailenin çekirdek aile hüviyetine sahip olduğu iddia edilebilir. Evde sadece anne, baba ve üç çocuk yaşamaktadır. Katılımcılar arasında yer alan hanımefendi, oldukça çekingen olduğu için sadece birkaç soruya cevap vermiştir. Ancak söz konusu ailede, diğer bazı Türkmen evlerinde gözlemlendiğini aksine, kadın ve erkek arasında kaç göç adeti bulunmamaktadır. Ailedeki bireyler fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmemişlerdir. Tüm aile, uluslararası koruma statüsüne tabidir.

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları
roportajlar

Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları

Irak Türkmenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllardan bu yana Türk kamuoyunu meşgul eden ve Türkiye’nin Irak politikasını şekillendiren Türk topluluklarının başında gelmektedir. Irak Türkmenleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının takip eden yıllardan günümüze değin Irak’taki tüm hükümetlerin asimilasyon politikalarının da hedefinde yer almıştır. Irak Türkmenleri, Rumeli’de yaşayan Türklerin çoğunluğunun aksine, Osmanlı İmparatorluğu parçalandıktan sonra Irak’ta yaşamaya devam etmişlerdir. Bu durumun birçok sebebi bulunmakla birlikte özellikle birkaç hususa değinmek gerekmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki Rumeli’de yaşayan Türklerin, Batı Trakya Türkleri dâhil olmak üzere, Türkiye’nin bölgede yeniden hak iddia edeceğine dair bir beklentisi bulunmamaktaydı. Irak Türkmenleri ise, günümüze değin, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunun artacağına dair ümitlerini korumuşlardır. Türkiye, Rumeli’ndeki Türklerin göçünü desteklerken Türkmenlerin Irak’taki nüfuslarını korumaları son derece önemliydi. Nitekim Misak-ı Milli içerisinde yer alan Musul ve Kerkük’teki Türkmen varlığının muhafazası Türkiye için hayatiydi. Nitekim İngiltere ve Türkiye arasında çözümlenemeyen ancak Lozan Barış Görüşmeleri sonrasına bırakılan Musul Meselesi’nde de aynı durum görülmektedir. Türkiye ve Irak arsındaki sınır anlaşmazlığını ortadan kaldıran 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’nda ise 4. madde ile Irak Türkmenleri istemeleri halinde ve anlaşma tarihinden sonraki iki ay içinde, “Türkiye tarafına göç etme ve Türkiye’de yerleşme hakkını” elde etmişlerdir. Ancak çoğu Irak Türkmeni bu haktan faydalanmamıştır. 1926 tarihli Ankara Antlaşması çerçevesinde belirtilmesi gereken birkaç husus daha bulunmaktadır. Yapılan anlaşmanın sadece 16. maddesinde, Musul Meselesi esnasında Türkiye’nin lehine hareket edenlere güvence verilmesi ve onları genel bir aftan yararlandırılmaları hedeflenmiştir. Türkiye, kendisini destekleyen Türkmenlerin cezalandırılmaması için elinden gelen çabayı göstermiştir. Üstelik 1930’dan sonra Irak ile Türkiye arasındaki ilişkilerin normale dönmesi, Irak Türkmenlerinin iktisadi ve sosyal durumlarını olumlu bir şekilde etkilemiştir. 1932 yılında Irak ile imzalanan Türkiye-Irak İkamet Mukavelenamesi, Irak Türkmenlerinin yararına olmuş, Türkiye’de oturmaları ve çalışmaları için düzenlemeler yapılmıştır. Ancak Sadabat Paktı’nın imzalanması için bölgeye gelen Türk heyetinin Irak Türkmenleri tarafından coşkuyla karşılanması üzerine panikleyen Irak hükümeti, bu dönemden sonra bir müddet Türk heyetlerinin Kerkük bölgesine ziyaretine izin vermemiş ve Irak devlet okullarında 1935-1936 yıllarından itibaren Türk dil ve yazısına göre eğitim yapılması yasaklanmıştır. Irak Türkmenlerinin daha sonraki dönemlerde çektiği acılar ve karşı karşıya kaldığı katliamlar kamuoyu tarafından da bilinmektedir. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak 2014’ün sonlarında Irak’ta yaşanan çatışmalardan kaçan bazı Türkmen ailelerine ulaştık. Türkiye, 2011’den sonra özellikle Suriye ve Irak’tan gelen farklı toplumsal grupların sığındığı bir ülke haline gelmiştir. Türk kamuoyunda özellikle Suriye’den gelen Türkmenler ve Araplar ön plana çıkmaktadır. Ancak Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Irak Türkmenlerine yönelik ilgi, diğer sığınmacılara kıyasla, son derece azdır. KAPDEM, ulaşabildiği sekiz Türkmen ailesiyle çeşitli tarihlerde görüşmeyi başarmıştır. KAPDEM, neden Ankara’da yaşayan Irak Türkmenleri ile röportaj yapmak istemiştir? Sebepleri şu şekilde sıralanabilir: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu andan 2015 tarihine değin Türkiye, Irak Türkmenlerinin Türkiye’ye yerleşmesi hususunda son derece mesafeliydi. Hem Kerkük-Musul üzerindeki olası egemenlik iddiaları hem de Türkiye’nin azınlık anlayışından kaynaklanan bir durum hâkim idi. Nitekim Lozan Barış Görüşmeleri esnasında İngiltere ve müttefikleri antlaşmada “Müslüman Azınlıklar” kavramının da bulunması konusunda ısrar etmiştir. Ancak Türk heyeti, Türkiye’nin bütünlüğünü koruyabilmek amacıyla sadece gayrimüslimlerin azınlık olarak kabul edileceği hususunda ısrar etmiştir. Velhasıl Türkiye’nin son yıllarda özellikle Irak Türkmenlerine olan ilgisini kaybetmesi, Türkiye’nin Irak politikasının da değiştiğini göstermektedir. Artık Türkiye, Irak Türkmenlerinin Türkiye’ye yerleşmesini engelleyebilmek amacıyla en azından belirgin tedbirler almaktan vazgeçmiştir. Bu durum, Türkiye’nin Kerkük ve Musul konusundaki iddialarından feragat ettiği şeklinde yorumlanabilir. Irak Türkmenleri ile yapılan röportajlar yukarıda dile getirilen düşünceler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Son yıllarda Türkiye çeşitli Türk topluluklarını “Türk soylu” olarak kabul etmesine rağmen Irak Türkmenlerini bu şekilde değerlendirmemektedir. Irak Türkmenlerinin röportajlarda dile getirdiği birçok sorun, Türkmenlerin “Türk soylu” sayılmasıyla hukuk önünde de çözülebilecek meselelerdir. Irak Türkmenleri, Türkiye’ye sığınan topluluklar arasında en korumasız gruplardan birisidir. Sorunlarını dile getirmek ve çözmek konusunda vakıf, dernek ya da diğer sivil toplum örgütlerinin herhangi bir faaliyette bulunduklarını iddia etmek güçtür. Türkmenlere yönelik kamuoyunda birçok iddia ortaya atılmıştır. Mesela 30 Aralık 2022’de Ankara’da gerçekleşen Sinan Ateş cinayetinin tetikçisi olduğu iddia edilen Eray Özyağcı’nın uzun yıllar boyunca Türkmen Direnişi’ne destek olduğu iddia edilmiştir. Söz konusu iddianın bir parçası olan Türkmenler, Suriye Türkmenleridir. Söz konusu kişi ya da kişilerin Suriye’deki Türkmen Direnişi’ne destek olup olmadıklarının doğruluğu, aktif bir katkılarının olup olmadığının içyüzü ise başka bir yazı konusudur. Irak Türkmenleri, Türkiye’deki sığınmacılar arasında en mazlum topluluklardan biri olup bu tarz ilişkilerden uzak durdukları söylenebilir. Irak Türkmenlerinin de kendi seslerini duyuracak bir mecraya ihtiyaçları vardır. Birçok siyasetçi ve bürokrat, Türkiye’nin yabancılara karşı son derece sevecen bir şekilde davrandığını söylemektedir. Ancak Irak Türkmenlerinin yaşadığı bazı kişisel tecrübeler, bu iddiaları çürütebilecek niteliktedir. Türk kamuoyunda bazı yaygın düşünceler bulunmaktadır. Mesela tüm sığınmacıların eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlerden ücretsiz yararlandığı ve bu insanların tamamına devlet tarafından yardım edildiğine yönelik düşüncelerin tamamı, en azından Irak Türkmenleri söz konusu olduğunda, ön yargılardan ibarettir. Yukarıdaki gerekçelere dayanarak KAPDEM kamuoyunun dikkatini Türkiye’ye sığınan Irak Türkmenlerine çekmek istemiştir. KAPDEM’in nihai amacı hem Türkiye’de yaşayan Iraklı Türkmenlerin seslerini duyurmasına katkı sağlamak hem de Türkiye’nin Türkmenlere dair kamu politikasında bir değişiklik olup olmadığını analiz etmektir. Bu nedenle Ankara’nın ilçelerinde yaşayan sekiz farklı Türkmen aileyle görüşülmüştür. Yapılan görüşmelerde yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış mülakat yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmecilerin önemli bir kısmı erkektir. Türkmenler, genellikle daha geleneksel bir topluluk olduğu için, Türkmen kadınların genel itibariyle yabancılarla aynı mekânda bulunması tercih edilmemektedir. Bu nedenle KAPDEM tarafından yapılan röportajlarda sadece üç kadın katılımcıyla görüşülebilmiştir. Türkmenler, Irak’taki olayların neticesinde Türkiye’ye sığındığı için hemen hemen tamamı “uluslararası geçici koruma” statüsüne tabi bulunmaktadırlar. 17/12/2022 tarihli bu görüşme, Telafer/Musul’dan Türkiye’ye sığınmış bir Türkmen aile ile yapılmıştır. Mülakat esnasında iki kişi sorulara cevap vermiştir. Katılımcıların ikisi de erkektir. Katılımcılardan biri 28 yaşındadır. Diğer katılımcı, genç Türkmen’in babasıdır, 54 yaşındadır ve memur emeklisidir. 54 yaşındaki beyefendinin toplamda on çocuğu bulunmaktadır. 54 yaşındaki katılımcı sekiz kız ve iki erkek evladının babasıdır. Çocukların hepsi Irak doğumludur. Şu anda üç çocuk üniversite eğitimine de devam etmektedir. Gerek 28 yaşındaki katılımcı gerekse ağabeyi Türkmen kadınlarla evlenmişler. Aynı zamanda 54 yaşındaki katılımcının iki kızı da Irak Türkmenleri ile evlidir. 54 yaşındaki Türkmen’in en büyük çocuğu 31 yaşında bir erkektir ve Ankara’da yaşamaktadır. 31 yaşındaki Türkmen, üniversite üçüncü sınıftan okulu terk etmek zorunda kalmıştır. Irak Türkmenlerinin geleneklerine oldukça düşkün olduğu söylenebilir. Görüşme yapılan evde yabancılar bulunduğu için reşit olmuş kadınların yabancıların bulunduğu oturma odasına girmesine müsaade edilmemiştir. Kısacası Türkmen kadınlar ile görüşülememiştir. Türkmenlerin kullandığı Türkçe daha çok Urfa veya Azerbaycan Türkçesi’ne yakındır. Röportaj Türkmen ailenin İncirli/Keçiören-Ankara’daki evinde yapılmıştır. KAPDEM, röportaj yapılan Türkmenler, “uluslararası koruma statüsü” altında oldukları için yüzleri tanınacak şekilde fotoğraflarının çekilmesi ve yayınlanmasını doğru bulmamaktadır. Bu nedenle, katılımcıları fotoğrafları, isimleri ya da soy isimleri röportaj içerisinde kullanılmamıştır. Röportaj yayına hazırlanırken katılımcıların cevapları okuyucunun kolay anlaması için lehçe ve ağız farkları değiştirilerek resmi Türkçe şeklinde düzenlenmiştir.

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2):
roportajlar

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2):

Cumhuriyetimizin 100. Yılında İstiklal Harbi ve Millî Mücadelenin Yeni Nesillere Öğretilmesinin Önemi Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak tarihi alanların/milli parkların korunması ve İstiklal Harbi/Millî Mücadele Dönemi hakkında önde gelen uzmanlardan olan Dr. Selim Erdoğan ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. KAPDEM tarafından iki bölüm halinde yayınlan röportajın ilk bölümü “ Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1): Günümüzde Tarihi Alanların Korunması ve Mili Mücadele Hakkında Çarpıtılan Hakikatler ” başlığı ile 26 Ağustos 2023 tarihinde yayınlamıştık. Röportajın ikinci bölümünü “ Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2): Cumhuriyetimizin 100. Yılında İstiklal Harbi ve Millî Mücadelenin Yeni Nesillere Öğretilmesinin Önemi ” başlığı ile okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Dr. Selim Erdoğan, Millî Mücadele’de özellikle Batı cephesiyle ilgili yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplarla yıllarını İstiklal Harbi’ne adamış tarihçilerimizden biridir. Erdoğan, 1972 senesinde Ankara’da dünyaya gelmiştir. İlk öğrenimine İltekin İlkokulu’nda ve orta öğrenimine Ankara Tevfik Fikret Lisesi'nde devam ettikten sonra Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Bölümü'nden 1996 yılında mezun olmuştur. Yine Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Bölümü’nde “Antalya Traverten Platosu Toprak Örtüsünün Jeohidrolik Özelliklerinin Alansal Değişimi” isimli tezini savunarak bilim uzmanı olmaya hak kazanmıştır. Çocukluğundan bu yana özellikle İstiklal Harbi’ne dair anılarla iç içe büyüyen Erdoğan, tarih bilimiyle daha yakından ilgilenmek istemiştir. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda yazdığı “ Çevrenin Siyasallaşması ve Ramsar Sözleşmesi Örneği ” isimli teziyle 2009 senesinde doktora derecesini almıştır. Dr. Selim Erdoğan, uzun zamandır harp tarihi, harp coğrafyası ve jeoarkeoloji gibi çeşitli disiplinlerde çalışmalar yapmaktadır. Muharebe sahalarının jeo-arkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine de çalışmış olan Erdoğan, halihazırda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nde de görev almıştır. Sakarya Meydan Muharebesi Tarihî Millî Parkı ve Başkomutan Tarihî Millî Parkı'nın muharebe alanlarında saha çalışmalarına devam etmektedir. Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz ’un geçtiği alanlarda saha araştırmalarını yürüten Selim Erdoğan, bu süreçte her iki muharebe sahasında 200 km’den fazla siper parçası haritalayıp, 5.000’den fazla kayıp Kurtuluş Savaşı şehidinin yerinin belirlenmesine öncülük etmiştir. Başta Millî Mücadele sahaları olmak üzere, muharebe alanlarında harp coğrafyası araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Türk Tarih Kurumu’nda görev yapmakta olan Selim Erdoğan, Kurtuluş Savaşı’na yönelik çeşitli monografiler ve araştırmalar yayınlamaktadır.Erdoğan’ın anlatımıyla Türk Tarihi Kurumu’nun resmi Youtube kanalı üzerinden yayınlanan 16 bölümlük “ A fyon'dan İzmir'e Adım Adım Büyük Zafer" ve 7 bölümlük Mondros'tan Mudanya'ya: Ya İstiklâl Ya Ölüm" isimli belgeseller yayımlanmıştır. Ayrıca Erdoğan’ın Kronik Yayınları’ndan basılan başlıca eserleri şu şekilde sıralanabilir: Sakarya: Türk Bitti Demeden Bitmez (2020), Büyük Taarruz: Dağlarda Tek Tek Ateşler Yanıyordu (2021) ve İstiklal: Vatanımda Bir Tek Düşman Kalmasın (2022). Dr. Selim Erdoğan’ın yine Kronik Yayınları’ndan çıkan ve kaleme aldığı/katkı sunduğu diğer eserler ise şu şekilde sıralanabilir: Dakikalar İçinde Millî Mücadele Anında Açıklanan 200 Tarihi Olay ve Kavram, Dakikalar İçinde Tarih Kitaplığı ve Türk Komutanlar: Mete’den Atatürk’e Tarihe Yön Verenler. Selim Erdoğan, İş Sanat için “Ey Vatan! Kuvayi Milliye'den Hakimiyet-i Milliye’ye” isimli bir program sunmakta ve Millî Mücadele’nin çeşitli safhaları hakkında uzman olan birbirinden değerli isimleri programda ağırlamaktadır. Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yılı münasebetiyle Selim Erdoğan tarafından kaleme alınan bir başka eserin ise Kronik Yayınları tarafından yakın zamanda yayınlanması beklenmektedir. Cumhuriyetimizin yüzünü yılı nedeniyle birçok belgeselde, televizyon programında, söyleşide ve panelde yer alan Selim Erdoğan, bu alanda çok önemli bir boşluğu doldurmaya devam etmektedir. Röportajın Özeti: “Türk Tarih Kurumu çok güzel çalışmalar yaptı. Hani sadece o belgeseller değil, ilk defa gün yüzüne çıkan fotoğraflarla ilgili günlük paylaşımları da unutmamak gerek. Yani pek çok kurumun gücü dahilinde yapılabilecek bilimsel faaliyetlere imza attı Türk Tarih Kurumu.” “Cumhurbaşkanlığı birtakım uygulamalar yaptı. Ama Afyon ve Dumlupınar, halbuki 2022’de dediğinizde sadece Afyon’dan İzmir’e değil, Afyon’dan Bandırma’ya kadar uzanan geniş parça ele alınmalıydı. Keşke o dönemde görüşlerimizi beyan etme şansımız olsaydı.” “Şimdi harp kavramı farklı yaş gruplarına ve eğitim seviyelerine bağlı olarak farklı algılanabilen bir kavram. Çok ciddi bir pedagojik süzgeçten geçmesi lazım.” “Çocuklarımıza Millî Mücadele’yi ve tarihimizi iyi niyetli de olsa uygun düşmeyen yaşlarda öğretmeye çalıştığınız zaman bu sefer ters tepkiler uyandırabiliyor. Tarihten soğutuyorsunuz.” “ Toplumu birbirine bağlayan, millet yapan şeylerden en önemlisi kültür birliği, kader birliği ama aynı zamanda bir tarih birliğidir .” “Ortak bir tarih, aynı zamanda ortak bir kültür ve dil geliştirilmesine zemin hazırlar. Bu olmadığı sürece, her zaman için, bir şeyler eksik kalacak. Yani ben burada Büyük Taarruz dediğim zaman toplumun yediden yetmiş yediye her kesiminde aynı algıyı yaratması lazım.” “Düşman işgalinde b ir buçuk milyon insan evsiz kaldı. 150.000 insan sistematik şekilde katledildi ve soykırıma maruz kaldı. 60.000 Türk kadınına sistematik şekilde tecavüz edildi ve 16.000 kadından bir daha haber alınamadı.” “Şimdi bakın Batı’nın Goebbels’ten öğrendiği çok güzel bir şey var. Bunu emperyalist Batı çok güzel kullanıyor. Bir yalanı ne kadar sık söylersen ve ne kadar yüksek sesle söylersen o kadar fazla inanan olur.” “ Bu ülkede, bu topraklarda, bu vatan üzerinde güçlü ve istikrarlı bir Türkiye Cumhuriyeti Batı emperyalizminin en istemediği şeydir. Bunu sağlayabilmesi için toplumun ortak değerlerini yıpratması lazım. Bir kesimin İstiklal Savaşı, Millî Mücadele ve sonrasındaki süreci sulandırmaya çalışmasının arkasında yatan sebep budur ” “Millî Mücadele’yi küçümseyen ve hor gören kesimin kesinlikle bunu cehaletten yaptığına inanmıyorum. Çünkü bildiğim bir tek şey varsa o da şudur: ihanet denen şeyin beslendiği bataklık cehalettir.” “Maalesef günümüzde okumak artık bir alışkanlık olmaktan çıktı. ‘Okur-yazarlık’ harfleri bir araya getirerek okumaktan ibaret değildir. Bir kimse düzenli kitap okuyorsa, düzenli yazabiliyorsa ve kendini ifade edebiliyorsa o ‘okur-yazardır.’ Türkiye’de artık okur-yazar yetişmiyor.” “Bazı kanallardaki kurgu dizileri insanlar ellerine tencere ve ayakkabı çekeceği alarak motive olup seyrediyorlar. İnsanlar için ülkesinin ve milletinin tarihini bu tarz dizilerden öğrenmek daha kolay geliyor. Bu durumda, görsel içeriği yüksek belgesellere ağırlık verilmesi şart.” “Amerika’nın Hollywood ile bütün dünyayı nasıl yönettiğini görüyorsunuz. Aslında Türkiye’de yapılması gereken şey budur. Madem Türk insanı tarihi dizilerden öğrenmek istiyor o zaman doğru dizilerden doğru tarihi öğrensin.” “Konu sadece İstiklal Savaşı değil. Hamaset içermeyen, gerçek tarihin üzerine inşa edilmiş hiçbir film ya da dizi artık çekilmiyor. Yani toplum hamaset istiyor denilerek ana akım medya onları gırtlağına kadar hamasete boğarak saçma sapan diziler gösteriyor.” Röportajın Tam Metni: Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2): Cumhuriyetimizin 100. Yılında İstiklal Harbi ve Millî Mücadelenin Yeni Nesillere Öğretilmesinin Önemi Dr. Selim Erdoğan, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederiz. Röportajımızın ikinci bölümünde sizinle özellikle Cumhuriyetimizin 100.yılını kutlamaya hazırlamaya hazırlanırken Millî Mücadelenin önemi, İstiklal Harbi’nin 100. yılı (yüzüncü yılı) münasebetiyle yapılan etkinlikler, Millî Mücadele’nin yeni nesillere anlatılması ve öğretilmesi hakkındaki düşünceleriniz üzerine konuşmak istiyoruz. Ayrıca İstiklal Harbi ile ilgili çeşitli iddialar ve Türkiye’de Millî Mücadele algısına dair görüşlerinizi almaktan memnun olacağız. Röportajımızın ikinci bölümüne sizin Türk Tarih Kurumu’ndaki çalışmalarınız ve İstiklal Harbi’nin 100. Yılı etkinliklerine dair bir soru ile başlamak istiyoruz. Türk Tarihi Kurumu’nun bünyesi altında 2022’de çok anlamlı belgesel çalışmalarına imza attınız. Geçtiğimiz sene boyunca özellikle Türk Tarih Kurumu Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve Anadolu ile Trakya’nın kurtarılması hususunda birçok faaliyette bulundu. Türk Tarihi Kurumu haricinde bu tarz faaliyetlerde bulunan başka bir kamu kurumu oldu mu? Diğer kamu kurumları neden İstiklal Harbi konusunda bu kadar sessiz kaldı? Şimdi kamu kurumlarının hepsi, aslında karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalıştı. Yine Yüksek Kurum bünyesindeki ATAM (Atatürk Araştırma Merkezi) da bir şeyler yaptı. Üniversiteler değişik sempozyumlar ve organizasyonlar düzenlemeye çalıştı. Türk Tarih Kongresi’nin de aynı zamanda 2022’ye denk gelmesi güzel bir tesadüf oldu. Türk Tarih Kurumu çok güzel çalışmalar yaptı. Hani sadece o belgeseller değil, ilk defa gün yüzüne çıkan fotoğraflarla ilgili günlük paylaşımları da unutmamak gerek. Yani pek çok kurumun gücü dahilinde yapılabilecek bilimsel faaliyetlere imza attı Türk Tarih Kurumu. Ama başka kurumların da dahli ile daha etkili faaliyetler de yapılabilirdi. Fotoğraf-1 : Selim Erdoğan ve Erkan Özçelik arazi çalışmaları esnasında. Tınaztepe/Afyonkarahisar Mart, 2022. (© KAPDEM, 2023) “Cumhurbaşkanlığı birtakım uygulamalar yaptı. Ama sadece Afyon’dan İzmir’e değil, Afyon’dan Bandırma’ya kadar uzanan geniş parça ele alınmalıydı. Keşke o dönemde görüşlerimizi beyan etme şansımız olsaydı” Diğer bazı kurumların etkinlikler konusunda eksik kaldığı yönünde çok eleştiriler oldu. Temel sorun neydi bu durumla ilgili? Esasen bütün bunların hepsini aslında koordine edebilecek ve geniş bir coğrafyaya koordineli bir şekilde yayabilecek bir üst mercinin eksikliğini hissettik. Cumhurbaşkanlığı birtakım uygulamalar yaptı. Ama Afyon ve Dumlupınar, halbuki 2022’de dediğinizde sadece Afyon’dan İzmir’e değil, Afyon’dan Bandırma’ya kadar uzanan geniş parça ele alınmalıydı. Keşke o dönemde görüşlerimizi beyan etme şansımız olsaydı. O zaman şunu söyleyebilirdik: Bu etkinlikler 9 Eylül’de İzmir’de değil 18 Eylül’de Bandırma’da bitmelidir. Böyle olunca Bandırma Kaymakamlığı ve Bandırma Belediye Başkanlığı münferit olarak tek başına birtakım etkinlikler yapmak zorunda kalmazdı. Kurumların kötü niyetli olmasından ya da ihmalkarlığından kaynaklanan bir sorun değil bu. Bu dağınıklık ve düzensizlik uzun yıllardır devam ediyor mu? Bu maalesef çok uzun yıllardır, 40-50 yıldır aynı alanda faaliyet gösteren farklı kurumlar olayının bugüne kadar gelmesinden, bugüne kadar sirayet etmesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca o tek ve liyakat sahibi kurum eksikliği göze batmaktadır. Bu sorunu çözmek için ne yapılabilir? Benim somut önerim şudur: Evet, Cumhurbaşkanlığı geçen sene bir şeyler yapmaya çalıştı. Kurumlar yapmaya çalıştı. Ama ben Cumhurbaşkanlığı’nın altında, bu yaşananları gördükten sonra, ihtisas sahibi bir kurum teşkil edilmesini ve bütün bu tarihi alanların, yani sadece Çanakkale Savaşlarıyla ilgili Tarihi Alan Başkanlığı’nın değil, bütün tarihi savaş alanlarının bu kuruma bağlanması gerektiğini düşünüyorum. Mesela Kütahya-Eskişehir Muharebeleri yetimdir. Kimse Kütahya-Eskişehir’den bahsetmek istemez. Asıl konuşmamız gereken Kütahya-Eskişehir Savaşları’dır. Çünkü yenilgilerden ders alınmalıdır. Kütahya-Eskişehir Savaşları, Büyük Taarruz, doğuya gidin Harşit Savunması, Sarıkamış Harekâtı vs. aklınıza gelebilecek tüm tarihi savaş alanlarını da kapsayan, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı, kendi özerk bütçesi bulunan, liyakat sahibi bir kurum olması lazım. “Çocuklarımıza Millî Mücadele’yi ve tarihimizi iyi niyetli de olsa uygun düşmeyen yaşlarda öğretmeye çalıştığınız zaman bu sefer ters tepkiler uyandırabiliyor. Tarihten soğutuyorsunuz” Siz hem bir tarihçi hem de sahada yıllarca çalışmış bir birey olarak İstiklal Harbi’nin çocuklara ve gençlere nasıl anlatılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Şimdi harp kavramı farklı yaş gruplarına ve eğitim seviyelerine bağlı olarak farklı algılanabilen bir kavram. Çok ciddi bir pedagojik süzgeçten geçmesi lazım. Ben mesele bugün sizinle konuşurken anlattığım şekilde ya da bir konferansta yetişkinlere bahsettiğim haliyle ilkokul öğrencilerine Sakarya’yı, Büyük Taarruzu aktarırsam algı çok yetersiz kalır. Ne tam bir hamaset ne de kuru kuruya bir akademik üslup benimsenmeli. Belli bir süzgeçten geçirilmesi gerekiyor. Mesela benim yıllardır gördüğüm ve tecrübe ettiğim şey şu: Öğrencilere İstiklal Savaşı’nın anlatırken, sahada, şehitliklerde ve mevzilerde anlatırken, 9 ve 10. sınıflara yönelik anlattığınız zaman daha etkili oluyor. Çünkü ne üniversite sınavı nedeniyle kafaları dağılmış oluyor ne de akılları oyunda. Yani o ergen havalarında değiller. 9 ve 10. sınıflar İstiklal Harbi’nin anlatılması için ideal dönemler. Ama dediğim gibi bunların hepsinin planlamasının konunun uzmanı olan pedagoglar tarafından yapılması lazım. Çocuklarımıza Millî Mücadele’yi ve tarihimizi iyi niyetli de olsa uygun düşmeyen yaşlarda öğretmeye çalıştığınız zaman bu sefer ters tepkiler uyandırabiliyor. Tarihten soğutuyorsunuz. Fotoğraf-2 : Selim Erdoğan, arazi çalışmaları esnasında. Söz konusu mevki, Kazuçuran direneği, Afyonkarahisar’a bağlı Ayazini ilçesinde yer almaktadır. 26 Ağustos 1922 tarihinde hücuma geçen Türk birlikleri, Afyon’un güneyinden bir yarma harekâtı başlatmıştır. Seyitgazi Grubu ile 61’inci Tümen Kazuçuran mevziine taarruz etmiştir. Kaynak: (© KAPDEM, 2023) “Toplumu birbirine bağlayan, millet yapan şeylerden en önemlisi kültür birliği, kader birliği ama aynı zamanda bir tarih birliğidir” Toplumların birliği için ortak değerleri öğretmek, milletlerin gelişimi ve geleceğe dair doğru politikalar üretilmesi için doğru bir tarih bilinci vermek çok önemli olarak kabul edilir. Çocuklara tarih öğretirken bu tip bir değerlendirmeyi yapmadan doğru bir eğitim politikası oluşturulmuyor o zaman. Tarihini bilmek sizce neden çok önemlidir? Kesinlikle, doğru bir tarih bilinci elzemdir. Toplumu birbirine bağlayan, millet yapan şeylerden en önemlisi kültür birliği, kader birliği ama aynı zamanda bir tarih birliğidir. Bu ortak paylaştığımız tarihi asgari müşterekte herkesin bilmesi lazım. Toplumdaki her bireyin bilmesi lazım. Millî Eğitim Bakanlığı ve diğer kamu kurumları İstiklal Harbi’nin öğretilebilmesi ve anlatılabilmesi hususlarında şimdiye kadar etkili bir kamu politikası geliştirebildiler mi? Bu konuda yorum yapabilecek kadar tecrübe ya da bilgi sahibi değilim. Olayın ilk okul ve orta öğretim kurumlarında nasıl anlatıldığıyla çok ilgilenmedim. Ama üniversitelerde anlatılan Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinin yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Hatta maalesef bazı üniversitelerde olmaması gerektiği halde seçmeli hale getirildiğini duyuyorum. Bu beni çok üzüyor. “Bir kere her şeyden önce az önce belirttiğim husus çok kritik. Ortak bir tarih, aynı zamanda ortak bir kültür ve dil geliştirilmesine zemin hazırlar. Bu olmadığı sürece, her zaman için, bir şeyler eksik kalacak” İstiklal Harbi’nin üniversite tedrisatındaki yeri hakkında ne söyleyebilirsiniz? Ben üniversite boyutunu biliyorum olayın. Bir kere her şeyden önce az önce belirttiğim husus çok kritik. Ortak bir tarih, aynı zamanda ortak bir kültür ve dil geliştirilmesine zemin hazırlar. Bu olmadığı sürece, her zaman için, bir şeyler eksik kalacak. Yani ben burada Büyük Taarruz dediğim zaman toplumun yediden yetmiş yediye her kesiminde aynı algıyı yaratması lazım. Herkesin illa uzman olması gerekmiyor. Ama en azından bir 26 Ağustos 1922 demesi lazım insanların. Şimdi tarih anlatımında biz Pasarofça Antlaşması’ndan tutun da aklınıza gelebilecek her şeyin tarihini Kösedağ Meydan Muharebesi’ni, Dandanakan’ı, hepsini yüklemeye çalışırız çocuklara. Bir yandan sonra tarih enflasyonu oluyor. Ama bazı tarihler var ki herkes tarafından bilinmelidir. Dandanakan’ı bilmeyebilir belki. Ama bir Çanakkale’yi, bir Sakarya’yı bilmek zorunda. Toplumda İstiklal Harbi’ne yönelik dezenformasyon had safhaya ulaşmış vaziyette. Bu dezenformasyonla mücadele konusunda neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Bir kere liyakat sahibi ve konunun uzmanı kimselerin daha çok üretmesi, daha çok ortaya koyması gerekiyor. Belgelerle ve günü şartlarına uygun bir biçimde elbette. Burada kastettiğim şey şu: Maalesef günümüzde okumak artık bir alışkanlık olmaktan çıktı. Bizde bir ifade vardır ya hani “okur-yazar oranı.” Okur-yazarlık harfleri bir araya getirerek okumaktan ibaret değildir. Bir kimse düzenli kitap okuyorsa, düzenli yazabiliyorsa ve kendini ifade edebiliyorsa o “okur-yazardır.” Türkiye’de artık okur-yazar yetişmiyor. Günün teknolojisinin de getirdiği birtakım dayatmalar var. Artık görsellik ön plana çıkıyor. Bu durumda, insanların İstiklal Savaşı’nı, milli tarihimizin önemli kilometre taşlarını anlatırken uzmanların görsel materyallerden daha çok yararlanmasını kaçınılmaz kılıyor. Ana akım medyada, maalesef, kaynana-gelin savaşları İstiklal Savaşı’ndan daha fazla reyting yapıyor. Bazı kanallardaki kurgu dizileri insanlar ellerine tencere ve ayakkabı çekeceği alarak motive olup seyrediyorlar. İnsanlar için ülkesinin ve milletinin tarihini bu tarz dizilerden öğrenmek daha kolay geliyor. Bu durumda, görsel içeriği yüksek belgesellere ağırlık verilmesi şart. “Düşman işgalinde b ir buçuk milyon insan evsiz kaldı. 150.000 insan sistematik şekilde katledildi ve soykırıma maruz kaldı. 60.000 Türk kadınına sistematik şekilde tecavüz edildi ve 16.000 kadından bir daha haber alınamadı. Biz böyle bir süreçte bahsediyoruz” Eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman’ın tam da Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin yüzüncü yılı münasebetiyle yaptığı açıklamalar çok tartışıldı. Kahraman, "2 Mart'ta Rize kurtulmuş, kim diyor? Yok Erzurum şu Mart’ta. Şehirlerin düşman işgalinden kurtuluşu dolayısıyla kutlama yapılmaz" demişti. Siz bu tartışma hakkında neler düşünüyorsunuz? Bunun yorumunu yapmak bence bir siyasetçinin işi değil. Bunun yorumunu kim yapabilir biliyor musunuz? Bunun yorumunu o düşman çizmesinin altında ezilmiş bir insanın torunu yapabilir. Nereler? Afyon, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çanakkale, Balıkesir gibi yerlerde yaşayan insanların torunlarına sormak lazım bu soruyu. Acaba kutlanmalı mıdır yoksa kutlanmamalı mıdır? Çünkü bu acıyı onlar çekti. 2022’den, 2023’ten bakarak bazı şeylere yorum yapmak kolay. Önemli olan o şartları değerlendirebilmek. Şimdi Sn. İsmail Kahraman böyle bir yorum yapmış. Yani bunu değerlendirecek kişi ben değilim. Ama sadece şunu söyleyerek vicdanıyla baş başa bırakmak isterim kendisini. Bir buçuk milyon insan evsiz kaldı. 150.000 insan sistematik şekilde katledildi ve soykırıma maruz kaldı. 60.000 Türk kadınına sistematik şekilde tecavüz edildi ve 16.000 kadından bir daha haber alınamadı. Biz böyle bir süreçte bahsediyoruz. Bunları bildikten sonra dileyen dilediğini kutlasın. Fotoğraf-3: Dr. Selim Erdoğan. Kaynak: (© KAPDEM, 2023) “Bu ülkede, bu topraklarda, bu vatan üzerinde güçlü ve istikrarlı bir Türkiye Cumhuriyeti Batı emperyalizminin en istemediği şeydir. Bunu sağlayabilmesi için toplumun ortak değerlerini yıpratması lazım. Bir kesimin İstiklal Savaşı, Millî Mücadele ve sonrasındaki süreci sulandırmaya çalışmasının arkasında yatan sebep budur” Sizce İstiklal Harbi’nin birbirinden çok keskin çizgilerle ayrılan birçok kesim tarafından eleştirilmesinin sebebi ne olabilir? Alternatif bir tarih algısı neden yaratılmak istenmektedir? Şimdi bakın Batı’nın Goebbels’ten öğrendiği çok güzel bir şey var. Bunu emperyalist Batı çok güzel kullanıyor. Bir yalanı ne kadar sık söylersen ve ne kadar yüksek sesle söylersen o kadar fazla inanan olur. Bu ülkede, bu topraklarda, bu vatan üzerinde güçlü ve istikrarlı bir Türkiye Cumhuriyeti Batı emperyalizminin en istemediği şeydir. Bunu sağlayabilmesi için toplumun ortak değerlerini yıpratması lazım. Bir itibar suikastına maruz bırakması lazım önemli isimleri ya da tamamen fiziki olarak kaybolması lazım bu insanların. Bunlar, toplumun hangi siyasi görüşten olursa olsun, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, bir şekilde Türk toplumunu bir arada tutan isimlerdir. Bunları ne kadar itibarsızlaştırırsan ne kadar sulandırırsan o kadar rahat bir şekilde, kendi istediğin siyasi amaçlara ulaşırsın. Bir kesimin İstiklal Savaşı, Millî Mücadele ve sonrasındaki süreci sulandırmaya çalışmasının arkasında yatan sebep budur. Millî Mücadele’yi küçümseyen ve hor gören kesimin kesinlikle bunu cehaletten yaptığına inanmıyorum. Çünkü bildiğim bir tek şey varsa o da şudur: ihanet denen şeyin beslendiği bataklık cehalettir. İstiklal Harbi ile ilgili asılsız birçok iddianın temelinde yatan düşünce sizce nedir? Emperyalist sömürü ve bu sömürüye uşaklık eden aktörler ve figürler. İlerleyen dönemlerde İstiklal Harbi’nin anlatımına yönelik nasıl çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Tarih anlatımından tutun da savaşların yürütüldüğü coğrafi mekanların korunmasına kadar yapılması gerekenleri sıralar mısınız? Dediğim gibi Cumhurbaşkanlığı’nın altında güzel, yeterli bir bütçeye sahip ve liyakat sahibi uzmanlara yer veren bir ihtisas kurumun oluşturulması. Yine Türk Tarih Kurumu ve Cumhurbaşkanlığı’nın altındaki bu kurum şehitlikler ve muharebe sahalarından sorumlu kurumun rehberliğinde, onların yönlendireceği bir takip görsel projeler, belgeseller, diziler, filmler olabilir. Çünkü dizi ve film olayı artık günümüzde propagandanın temel unsurlardır. Yani Amerika’nın Hollywood ile bütün dünyayı nasıl yönettiğini görüyorsunuz. Aslında Türkiye’de yapılması gereken şey budur. Madem Türk insanı tarihi dizilerden öğrenmek istiyor o zaman doğru dizilerden doğru tarihi öğrensin. “Hamaset içermeyen, gerçek tarihin üzerine inşa edilmiş hiçbir film ya da dizi artık çekilmiyor” Eskiden Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’na ait çeşitli kanallarda, Millî Mücadele ve İstiklal Harbi’ne dair oldukça öğretici yayınları izlerdik. Bugün bu duruma nasıl geldik? Maalesef. Yunan ordusuna sızmış “General Cevdet” karakteriyle değil de gerçekler üzerinden mesela Tarık Buğra’nın “Küçük Ağası”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ı ya da Kurtuluş dizisi neden tekrar gösterilmez? Bunlar tekrar gösterilsin. Biz çocukluğumuzda her milli bayramda “Bir Millet Uyanıyor” seyrederdik. Niye yok şimdi? Yıllardır seyretmiyoruz. Görmüyoruz. 29 Mayıslarda o Bora Ayanoğlu’nun o günün şartları altında çok güzel çekilmiş bir İstanbul’un Fethi filmi vardı. Artık o bile gösterilmiyor. Yani bakın konu sadece İstiklal Savaşı değil. Hamaset içermeyen, gerçek tarihin üzerine inşa edilmiş hiçbir film ya da dizi artık çekilmiyor. Yani toplum hamaset istiyor denilerek ana akım medya onları gırtlağına kadar hamasete boğarak saçma sapan diziler gösteriyor. En büyük sıkıntımız bu. İstiklal Harbi’miz ve Millî Mücadele ile ilgili farklı sorularımıza zaman ayırıp yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederiz Dr. Erdoğan. Okurlarımızın da çok yararlandığı bir sohbet olmasını diliyoruz. Ben teşekkür ederim. Bu konulardaki duyarlılığınızı içtenlikle kutluyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Röportajda yer alan görüşler yalnızca röportaj yapılan kişiye aittir ve KAPDEM'in kurumsal duruşunu, editoryal yaklaşımını veya politik tutumunu yansıtmayabilir. The views expressed in this interview are solely those of the interviewee and may not reflect the institutional stance, editorial approach, or policy orientation of KAPDEM.

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1)
roportajlar

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1)

“İçinde yetiştiğim aile ve ondan sonra eğitim aldığım okullar, Tevfik Fikret Lisesi gibi, eğitime önem veren kurumlardı. Dolayısıyla tarihten kopuk bir hayatım veya tarihe uzaktan bakan bir yaşamım olmasına imkân yoktu zaten.” “Bu muharebelerin, yani Millî Mücadele’deki muharebelerin, mekân boyutunu da ortaya koyacak şekilde saha çalışmaları yürütüyorum ağırlıklı olarak. “ “Pek çok sorun var. Bunların en başında geleni, çok başlılık. Şimdi birden fazla kurumun yetkisinde bu tarih alanlar. Mesela bir Sakarya Meydan Muharebesi sahasında hem sit uygulaması var (Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir) hem de Doğa Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün milli park uygulaması var. Sınırlar bazı yerlerde çakışırken bazı yerlerde çelişiyor.” “Şu anda dört tarafı alev alev yanan bir coğrafyada yaşıyoruz. Yeniden savunma harcamaları ön plana çıkmaya başladı. Elbette 1950’den önce, Cumhuriyet’in ilk kurulduğu dönemde, bu koruma konuşulduğu zaman, söylendiği zaman nasıl lüks algılanıyorsa şu anda da maalesef lüks olarak telakki ediliyor.” “İngiltere’deki Commonwealth War Graves Commission gibi, bütün şehitliklerden, muharebe sahalarından sorumlu bir tek otorite kurulmalıdır. Böylesine bir otorite, herhangi bir icracı bakanlığa bağlanmadan, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’nın tasarrufu altında olmalıdır.” “Türkiye’de, İstiklal Harbi’ne ait coğrafi mekanların korunmasına yönelik belirgin bir kamu politikası kesinlikle yok. Türkiye’de korumacılık çok yeni.” “Bakın 1821 Yunan Ayaklanması’ndan sonra, Mora İsyanı’ndan sonra bizim neredeyse 1922’ye kadar, yüz yıl boyunca savaşmadığımız bir tek zaman dilimi olmadı.” “Bizim tarihimizde, kültürümüzde şehitlik geleneği yoktur. Kurumlar da toplumla birlikte yaşadıkları ve nefes aldıkları için toplumla beraber ortak reaksiyon gösteriyorlar. Yavaş yavaş kurumların sistematiğine girmeye başlıyor. Bu durum, Çanakkale ile başlayan süreçtir.” “İstiklal Harbi’nde asker firar sayısı abartılmaktadır. Firarların çoğu da aslında hep onu söylüyorum, bildiğimiz anlamda bir cepheden kaçıp evine, ocağına ya da dağlara saklanmak anlamında değildir.” “Silah altındakilerin çoğu da Birinci Dünya Savaşı’ndan beri savaşmış, esaret görmüş, şu olmuş, bu olmuş ve artık burasına kadar gelmiş insanlar. Silah altına alınanların çoğu, İç Anadolu Bölgesi’nin evladı. Muharebelerin geçtiği yerler kendi yaşadığı coğrafya. Aklı sürekli karısında, çocuğundan, annesinde, babasında.” “Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde firarlar için çok ciddi tedbirler alınıyor.  Birtakım akıllı uygulamalara da başvuruyor Mustafa Kemal Paşa. Mesela, Güneydoğu’dan sevk edilen, Antep bölgesinden getirilen 5. ve 9. Tümenleri cephenin en önüne yerleştiriyor.” “Milli Meclisin açılması, Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi önemli tarihi aşamaların yüzüncü yıl anma ve kutlamaları olması gereken düzeyde olamadı. Çevresel ve ekonomik etkenler de vardı ama şu da bir gerçek ki daha iyi yapılmasını sağlayacak liyakat ve öngörü sahibi kişiler sürecin dışında tutuldu.” “Mesela ben yüzüncü yıl anmasında şunu görmek isterdim: Kocatepe’de, 26 Ağustos sabahı, sabah 05.00 sularında taarruzun başladığı saatte karşıdaki mevziler Tınaztepe, Çiğiltepe, Erkmen vs. cayır cayır yansın. Kocatepe’ye Zafer Yolu’ndan yürüyerek gelen insanlar, sabaha karşı saat 05.00’te, orada kuru kuru karanlığa bakmasınlar. Cepheyi o şekilde, sanki muharebe varmış gibi görsün. Top sesleri duysun. Ama olmadı. İnşallah olacağı günlerde gelecektir. “

Fulya Ekmen ile Röportaj: Türkiye’de Engelli Hakları ve Toplumsal Engeller
roportajlar

Fulya Ekmen ile Röportaj: Türkiye’de Engelli Hakları ve Toplumsal Engeller

“Hitap ettiğimiz kesimin bir tüzel kişilik aradığını görerek 2011 yılında yolumuza Down Sendromu Derneği olarak devam etme kararı aldık.” “Devlet kurumlarıyla bir ekip olduğumuzun ve karşılıklı güven içerisinde iyi bir ekip çalışması geliştirmemizin öneminin farkındayız.” “Birçok bakanlık, sivil toplum örgütleri için geçmişte olmadığı kadar erişilebilir bir konumda.” “Eylem planları gerçekten ihtiyacı olan kişilerin beklediği şekilde çıkıyor. Bunların oluşumunda sivil toplum dinleniyor, uzmanlar var olan sorunları çok titiz bir şekilde raporlayıp çözüm önerileri sunuyorlar.” “Yurt dışında ayrımcılık, engellilik, ya da farklı gruplara yönelik yapılan söylemleri değiştirmeye yönelik çok ciddi adımlar atılıyor. Türkiye’nin bunun dışında kalması gibi bir şey söz konusu olamaz ve olmuyor.” “Türkiye’deki en büyük sıkıntı değişimlerin bir sistemden yoksun olarak gerçekleşmesinde ve kaynağının baştaki yöneticilerin vizyonları ile sınırlı olarak kalmasında yatıyor.” “Çok fazla değişimin olduğu yerde bir kurum hafızası kalmıyor.” “Sosyal model, insan hakları modeli ve erişilebilir sağlık hizmetleri, engelli bireyler için bağımsız yaşayabilmenin temelini oluşturuyor.” “Çevre etkisini dolayısıyla sosyal modeli hesaba katmadan, engelli bireyi çevresinden bağımsız değerlendirip ihtiyaçlarını belirlemek ya da ona çevresinden bağımsız hizmetler sunmak, kaynakların boşa harcanmasına sebep oluyor.” “Zihinsel özel gereksinimli kişileri düşündüğünüz zaman onların kolaylaştırıcı materyallerle ya da anlaşılabilir içeriklerle adalete erişiminin ya da adaletle ilgili bilgi sahibi olabilmelerinin önünde engeller bulunuyor.” “Türkiye’de özel eğitim alanında var olan şikayetlere rağmen uluslararası mahkemelerde bu alanda herhangi bir emsal karar ya da dava bulunmuyor.” “Erişilebilirlik denilince herkesin gözü önüne fiziksel erişilebilirlik geliyor. Fakat zihinsel özel gereksinimli gruplar için kolay anlaşılabilir metinler, kolay anlaşılabilir yönlendirmeler, el kitapları gibi kolay anlaşılabilir uygulamalar hiç aklımıza gelmiyor. Bunlar da aslında erişilebilirlik standardıdır.” “Avrupa’daki destekli istihdam uygulamalarına baktığımızda bu uzmanların yılda yapabileceği işe yerleştirme sayısı maksimum 20-30 kişidir.” “İş etiğini, istihdamın nasıl gerçekleşeceğini, engelli bireylerin orada nasıl çalışması gerektiğini, onlardan performans beklenmesi gerektiğini, çalıştığı ortama gerekli desteği verebilmesini işler bir düzene oturtabilmenin yolu yine kanun ve uygulamalardan geçiyor.”