Bu makale, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için hazırlanmış olup, ABD ve İsrail’in başlattığı askeri operasyonların İran üzerindeki etkilerini ve operasyonların sosyo-politik sonuçlarını değerlendirmektedir. Makalede, dış askeri müdahalelerin sivil yaşamda yol açtığı ağır hak ihlalleri ile rejimin kendi halkına yönelik uyguladığı sistematik şiddet pratiklerini eşzamanlı ve eleştirel bir perspektifle değerlendirmeyi hedefliyorum. Makalenin temel tezlerinden birisi, dış müdahale ve iç baskının farklı gerekçelerle uygulanmasına rağmen sonuçları bakımından ortak bir insani yıkım ürettiği ve sivillerin yaşam, güvenlik ve toplumsal dokusunun ciddi şekilde etkilediğidir.
Bu makalenin içeriğinde, uluslararası hukuk açısından ABD ve İsrail’in güç kullanımının meşruiyeti sorgulanmakta, mevcut askeri eylemlerin ne ‘önleyici meşru müdafaa’ kriterlerini ne de BM yetkilerini karşılamadığı ifade edilmektedir. Buradan hareketle yazar, dış müdahalelerin kısa vadede rejim değişikliğini sağlamayacağını, esas belirleyici faktörün ekonomik sürdürülebilirliğin erozyonu ve iç siyasal meşruiyet krizinin derinliği olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, İran’daki gelişmeler geçici bir askeri gerilimden ziyade, uzun erimli ve çok katmanlı bir toplumsal ve siyasal dönüşüm ihtiyacının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Savaşın olası devamı ve şiddetlenmesi, bölgesel krizlerin daha derinleşmesine, sivillerin güvenliğinin tehlikeye girmesine ve diplomatik çözüm arayışlarının zorlaşmasına yol açmaktadır. Bu durum, yalnızca askeri ve diplomatik alanlarda değil, aynı zamanda bölgesel istikrar ve uluslararası hukuk normlarının uygulanabilirliği açısından da ciddi bir test niteliği taşımaktadır.
Bu son sıcak çatışma, yalnızca askeri bir müdahale olarak okunabilecek dar bir güvenlik meselesi değildir. Aksine stratejik, ekonomik ve jeopolitik çıkarların aynı anda devreye alındığı çok katmanlı bir güç mücadelesini yansıtmaktadır. Süreç incelendiğinde, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri ve siyasi etkinliğini koruma ve bölgesel dengelerde belirleyici aktör olma iradesini sürdürdüğü görülmektedir. İsrail cephesinde ise İran’ın nükleer kapasitesi doğrudan ulusal güvenlik sorunu olarak değerlendirilmekte ve potansiyel bir varoluşsal tehdit olarak algılanmaktadır. Bu nedenle Tel Aviv yönetimi, İran’ın nükleer ve füze kapasitesini sınırlandırmayı ya da tamamen ortadan kaldırmayı temel güvenlik önceliği haline getirmiştir. Yine İsrail’in İran’da kendine dost ya da en azından düşmanlık gütmeyecek bir rejim inşa etmek istediği de açıktır. Çin açısından bakıldığında, Orta Doğu kaynaklı enerji akışının güvenliği ön plana çıkmaktadır. Çin’in bölgeden sağladığı petrol ve doğal gaz tedarikinin sekteye uğraması, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik sonuçlar doğurabilecektir. Bu nedenle İran üzerindeki baskının artması, Çin’in enerji güvenliği ve ticaret hatları açısından riskli bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Rusya ise gelişmeleri, ABD’nin bölgesel etkisini sınırlandırmak ve küresel güç rekabetinde kendi konumunu tahkim etmek için bir fırsat alanı olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede söz konusu savaş, yalnızca iki ya da üç aktör arasında yaşanan bir askeri gerilim değildir. Küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir jeopolitik rekabet alanı olarak değerlendirilmelidir.