Yazı Gönder
Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1)

Röportajlar

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1)

26 Ağustos 2023

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

KAPDEM ADMIN Fotoğrafı
KAPDEM ADMIN

KAPDEM

Kapdem Üyesi

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1):

Günümüzde Tarihi Alanların Korunması ve Millî Mücadele Hakkında Çarpıtılan Hakikatler

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak tarihi alanların/milli parkların korunması ve İstiklal Harbi/Millî Mücadele Dönemi hakkında önde gelen uzmanlardan olan Dr. Selim Erdoğan ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. Erdoğan, Millî Mücadele’de özellikle Batı cephesiyle ilgili yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplarla yıllarını İstiklal Harbi’ne adamış tarihçilerimizden biridir.

Dr. Selim Erdoğan, 1972 senesinde Ankara’da dünyaya gelmiştir.  İlk öğrenimine İltekin İlkokulu’nda ve orta öğrenimine Ankara Tevfik Fikret Lisesi'nde devam ettikten sonra Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Bölümü'nden 1996 yılında mezun olmuştur. Yine Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Bölümü’nde “Antalya Traverten Platosu Toprak Örtüsünün Jeohidrolik Özelliklerinin Alansal Değişimi” isimli tezini savunarak bilim uzmanı olmaya hak kazanmıştır. Çocukluğundan bu yana özellikle İstiklal Harbi’ne dair anılarla iç içe büyüyen Erdoğan, tarih bilimiyle daha yakından ilgilenmek istemiştir. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda yazdığı “Çevrenin Siyasallaşması ve Ramsar Sözleşmesi Örneği” isimli teziyle 2009 senesinde doktora derecesini almıştır. 

Dr. Selim Erdoğan, uzun zamandır harp tarihi, harp coğrafyası ve jeoarkeoloji gibi çeşitli disiplinlerde çalışmalar yapmaktadır. Muharebe sahalarının jeo-arkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine de çalışmış olan Erdoğan, halihazırda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nde de görev almıştır.  Sakarya Meydan Muharebesi Tarihî Millî Parkı ve Başkomutan Tarihî Millî Parkı'nın muharebe alanlarında saha çalışmalarına devam etmektedir. Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz ’un geçtiği alanlarda saha araştırmalarını yürüten Selim Erdoğan, bu süreçte her iki muharebe sahasında 200 km’den fazla siper parçası haritalayıp, 5.000’den fazla kayıp Kurtuluş Savaşı şehidinin yerinin belirlenmesine öncülük etmiştir. Başta Millî Mücadele sahaları olmak üzere, muharebe alanlarında harp coğrafyası araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Türk Tarih Kurumu’nda görev yapmakta olan Selim Erdoğan, Kurtuluş Savaşı’na yönelik çeşitli monografiler ve araştırmalar yayınlamaktadır.Erdoğan’ın anlatımıyla Türk Tarihi Kurumu’nun resmi Youtube kanalı üzerinden yayınlanan 16 bölümlük “ Afyon'dan İzmir'e Adım Adım Büyük Zafer" ve 7 bölümlük Mondros'tan Mudanya'ya: Ya İstiklâl Ya Ölüm" isimli belgeseller yayımlanmıştır. Ayrıca Erdoğan’ın Kronik Yayınları’ndan basılan başlıca eserleri şu şekilde sıralanabilir: Sakarya: Türk Bitti Demeden Bitmez (2020), Büyük Taarruz: Dağlarda Tek Tek Ateşler Yanıyordu (2021) ve İstiklal: Vatanımda Bir Tek Düşman Kalmasın (2022).

Röportajın Özeti:

İçinde yetiştiğim aile ve ondan sonra eğitim aldığım okullar, Tevfik Fikret Lisesi gibi, eğitime önem veren kurumlardı. Dolayısıyla tarihten kopuk bir hayatım veya tarihe uzaktan bakan bir yaşamım olmasına imkân yoktu zaten.

 

Bu muharebelerin, yani Millî Mücadele’deki muharebelerin, mekân boyutunu da ortaya koyacak şekilde saha çalışmaları yürütüyorum ağırlıklı olarak.

 

Pek çok sorun var. Bunların en başında geleni, çok başlılık. Şimdi birden fazla kurumun yetkisinde bu tarih alanlar. Mesela bir Sakarya Meydan Muharebesi sahasında hem sit uygulaması var (Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir) hem de Doğa Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün milli park uygulaması var. Sınırlar bazı yerlerde çakışırken bazı yerlerde çelişiyor.

 

Şu anda dört tarafı alev alev yanan bir coğrafyada yaşıyoruz. Yeniden savunma harcamaları ön plana çıkmaya başladı. Elbette 1950’den önce, Cumhuriyet’in ilk kurulduğu dönemde, bu koruma konuşulduğu zaman, söylendiği zaman nasıl lüks algılanıyorsa şu anda da maalesef lüks olarak telakki ediliyor.

İngiltere’deki Commonwealth War Graves Commission gibi, bütün şehitliklerden, muharebe sahalarından sorumlu bir tek otorite kurulmalıdır. Böylesine bir otorite, herhangi bir icracı bakanlığa bağlanmadan, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’nın tasarrufu altında olmalıdır.

Türkiye’de, İstiklal Harbi’ne ait coğrafi mekanların korunmasına yönelik belirgin bir kamu politikası kesinlikle yok. Türkiye’de korumacılık çok yeni.

Bakın 1821 Yunan Ayaklanması’ndan sonra, Mora İsyanı’ndan sonra bizim neredeyse 1922’ye kadar, yüz yıl boyunca savaşmadığımız bir tek zaman dilimi olmadı.”

“Bizim tarihimizde, kültürümüzde şehitlik geleneği yoktur. Kurumlar da toplumla birlikte yaşadıkları ve nefes aldıkları için toplumla beraber ortak reaksiyon gösteriyorlar. Yavaş yavaş kurumların sistematiğine girmeye başlıyor. Bu durum, Çanakkale ile başlayan süreçtir.”

“İstiklal Harbi’nde asker firar sayısı abartılmaktadır. Firarların çoğu da aslında hep onu söylüyorum, bildiğimiz anlamda bir cepheden kaçıp evine, ocağına ya da dağlara saklanmak anlamında değildir.”

Silah altındakilerin çoğu da Birinci Dünya Savaşı’ndan beri savaşmış, esaret görmüş, şu olmuş, bu olmuş ve artık burasına kadar gelmiş insanlar. Silah altına alınanların çoğu, İç Anadolu Bölgesi’nin evladı. Muharebelerin geçtiği yerler kendi yaşadığı coğrafya. Aklı sürekli karısında, çocuğundan, annesinde, babasında.

Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde firarlar için çok ciddi tedbirler alınıyor.  Birtakım akıllı uygulamalara da başvuruyor Mustafa Kemal Paşa. Mesela, Güneydoğu’dan sevk edilen, Antep bölgesinden getirilen 5. ve 9. Tümenleri cephenin en önüne yerleştiriyor.

Milli Meclisin açılması, Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi önemli tarihi aşamaların yüzüncü yıl anma ve kutlamaları olması gereken düzeyde olamadı. Çevresel ve ekonomik etkenler de vardı ama şu da bir gerçek ki daha iyi yapılmasını sağlayacak liyakat ve öngörü sahibi kişiler sürecin dışında tutuldu.

Mesela ben yüzüncü yıl anmasında şunu görmek isterdim: Kocatepe’de, 26 Ağustos sabahı, sabah 05.00 sularında taarruzun başladığı saatte karşıdaki mevziler Tınaztepe, Çiğiltepe, Erkmen vs. cayır cayır yansın. Kocatepe’ye Zafer Yolu’ndan yürüyerek gelen insanlar, sabaha karşı saat 05.00’te, orada kuru kuru karanlığa bakmasınlar. Cepheyi o şekilde, sanki muharebe varmış gibi görsün. Top sesleri duysun. Ama olmadı. İnşallah olacağı günlerde gelecektir.

 

Röportajın Tam Metni:

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1):

Günümüzde Tarihi Alanların Korunması ve Millî Mücadele Hakkında Çarpıtılan Hakikatler

Dr. Selim Erdoğan, öncelikle Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bu röportajda sizinle özellikle tarihi milli alanların ve parkların koruması, söz konusu alanları korunmasına yönelik geliştirilen kamu politikaları ve sizin bu konudaki düşünceleriniz üzerine tartışmak istiyoruz. Ayrıca İstiklal Harbi ile ilgili çeşitli iddialar, Türkiye’de Millî Mücadele algısı ve çocuklara İstiklal Harbi’nin öğretilmesine dair görüşlerinizi almaktan memnun olacağız. Öncelikle sizin çok emek verdiğiniz bir konu ile ilgili bir soru ile başlamak istiyoruz. Siz, özellikle, İstiklal Harbi’ne yönelik faaliyetleriniz ve çalışmalarınız ile tanınıyorsunuz. İstiklal Harbi tarihimiz açısından oldukça önemli ve üzerine pek çok çalışma yapıldı. Ama bizim görebildiğimiz kadarıyla siz hayatınızı özellikle İstiklal Harbi’ne dair birçok hatayı düzeltmek için adamış vaziyettesiniz. Nasıl başladı bu süreç bizi aydınlatabilir misiniz?

“Büyük dedem Birinci Dünya Savaşı’nda şehit oldu. Diğer büyük dedem ise Sakarya gazisiydi. İstiklal madalyasını almaya hak kazanmış bir Millî Mücadele gazisiydi. Onların hikayelerini dinleyerek büyüdüm”

 

Tarih merakım hep vardı zaten. İçinde yetiştiğim aile ve ondan sonra eğitim aldığım okullar, Tevfik Fikret Lisesi gibi, eğitime önem veren kurumlardı. Dolayısıyla tarihten kopuk bir hayatım veya tarihe uzaktan bakan bir yaşamım olmasına imkân yoktu zaten. Bunun dışında Birinci Dünya Savaşı’nda şehit olmuş bir büyük dedem var. Bir diğer büyük dedem Sakarya gazisiydi. İstiklal madalyasını almaya hak kazanmış bir Millî Mücadele gazisiydi. Onların hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Bir yerden sonra artık bu bir merak olmanın ötesine geçmeye başladı. Ne zaman? Özellikle 2005 yılında, Çanakkale Savaşları’nın yüzüncü yılına yaklaşırken, o zaman çalıştığım kurum, Gelibolu tarihi adasının milli parkında, çok ciddi çalışmalara girişti yüzüncü yıl kutlamaları adına. Ben de o ekipteydim ve orada ilk yapmaya başladığım çalışmanın, alaylı başladığım çalışmanın, aslında harp coğrafyası olduğunu, benim de eğitimini aldığım alanla, yer bilimleriyle, doğrudan ilintili olduğunu fark ettim. 

 

Bildiğimiz kadarıyla daha sonra uluslararası ilişkiler ve tarih alanlarında da eğitiminizi derinleştirdiniz. O süreçler nasıl gelişti? 

 

Dediğiniz gibi bu noktadan itibaren tarihle ilgili çalışmalarımı mektepli bir şekilde yapmaya karar verdim. Önce Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde de uluslararası ilişkiler tabanlı bir tezim vardı. O şekilde bu alanda çalışmaya başladım. Gerisi ise tarih şeklinde devam etti. Fakat benim yapmaya çalıştığım şey, geleneksel, birinci kaynak olarak arşive odaklanmak yerine, daha doğrusu arşivin yanı sıra sahaya odaklanmak. Yani coğrafya dediğimiz şey aslında bir mekandır aynı zamanda. Bu muharebelerin, yani Millî Mücadele’deki muharebelerin, mekân boyutunu da ortaya koyacak şekilde saha çalışmaları yürütüyorum ağırlıklı olarak. 

A person standing in front of a sign

Description automatically generated

Fotoğraf 2: Selim Erdoğan, Kütahya. Kütahya Çöğürler Köyü, Şehit Nazım Bey Tren İstasyonu önünden geçen yol. Miralay Nazım Bey şehit olduğu istasyona Yumrucal Tepe’den bu yolla getirilmiştir. (Selim Erdoğan’ın anlatımıyla). Kaynak: (© KAPDEM, 2023)

 

 

“Tarihi alanları korumada ciddi sıkıntı var. Kurumsal birtakım çatışmalar da mevcut. Ayrıca Türkiye’de maalesef kurumsal taassup çok yaygın görülüyor. Sadece koruma alanında değil tüm kurumlarda oldukça yaygın”

 

İstiklal Harbi’nde çatışmaların yaşandığı hemen her alanı yakından bilen ve bizzat bu alanlarda çalışmış bir tarihçisiniz. Mesela Afyon’daki Başkomutan Tarihi Milli Parkı ya da Sakarya Meydan Muharebesi Tarihi Milli Parkı gibi tarihimiz açısından oldukça mühim parkların korunmasında veya düzenlenmesinde nasıl sorunlar ile karşılaşıldığını anlatabilir misiniz?

 

Pek çok sorun var. Bunların en başında geleni, çok başlılık. Şimdi birden fazla kurumun yetkisinde bu tarih alanlar. Mesela bir Sakarya Meydan Muharebesi sahasında hem sit uygulaması var (Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir) hem de Doğa Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün milli park uygulaması var. Sınırlar bazı yerlerde çakışırken bazı yerlerde çelişiyor. Daha da kötüsü iki uygulamanın da kendine göre farklı koruma yaklaşımları var. Mesela bir tarafta yapılması gerekeni öbür kurum engelleyebiliyor, çünkü iki taraftan da izin alınması gerekiyor, farklı davranabiliyorlar. Kurumun bir tanesi adım atacağı zaman, öbür yetkili idareden izin alması gerekiyor. Kurumsal birtakım çatışmalar da mevcut. Ayrıca Türkiye’de maalesef kurumsal taassup çok yaygın görülüyor. Sadece koruma alanında değil, tüm kurumlarda oldukça yaygın. Maalesef takım tutarmış gibi kurum tutuyor yapılar ve insanlar. Bundan kaynaklanan bir şekilde, istenilen koruma randımanı elde edilemiyor.

 

Bu noktada söz konusu tarihi milli parkları koruyabilmek adına yeterince ödenek de tahsis edilemiyor diye biliyoruz.  Bu doğru mu?

 

Evet. Yukarıdaki sıralanan hususlara bir de bütçe kısıtlarını da eklemek gerekiyor. Mesela Sakarya Meydan Muharebesi Tarihi Milli Parkı’nda kurum ne kadar bir şeyler yapmak isterse istesin, birtakım engellerle karşılaşıyor. Üstelik güncel ekonomik şartlarda koruma artık öncelikli bir harcama kalemi olmaktan çıktı maalesef. Öncelikler çok daha farklı. Şu anda dört tarafı alev alev yanan bir coğrafyada yaşıyoruz. Yeniden savunma harcamaları ön plana çıkmaya başladı. Elbette 1950’den önce, Cumhuriyet’in ilk kurulduğu dönemde, bu koruma konuşulduğu zaman, söylendiği zaman nasıl lüks algılanıyorsa şu anda da maalesef lüks olarak telakki ediliyor. 

 

Tarih alanlarının hala etkili şekilde korunamıyor olması ciddi bir sorun. Bu kurumlar arası çatışma ve kurumsal karmaşayı çözmek için ne yapılabilir sizce?

 

Bu durumun çaresi şudur: Mesela İngiltere’deki Commonwealth War Graves Commission gibi, bütün şehitliklerden, muharebe sahalarından sorumlu bir tek otorite kurulmalıdır. Böylesine bir otorite, herhangi bir icracı bakanlığa bağlanmadan, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’nın tasarrufu altında olmalıdır. Liyakat sahibi insanlar, harp tarihçileri, arkeologlar, jeofizikçiler, harp coğrafyacıları gibi, yer almalıdır böyle bir kurumda. Aynı zamanda bu kurum, akademi ile dirsek temasında bulunmalıdır. Başka çaresi yok.

 

“Türkiye’de, İstiklal Harbi’ne ait coğrafi mekanların korunmasına yönelik belirgin bir kamu politikası kesinlikle yok”

 

 

Sizce devletin özellikle İstiklal Harbi’ne ilişkin coğrafi mekanların korunmasına yönelik belirgin bir kamu politikası mevcut mu? 

 

Türkiye’de, İstiklal Harbi’ne ait coğrafi mekanların korunmasına yönelik belirgin bir kamu politikası kesinlikle yok. Türkiye’de korumacılık çok yeni. Yani baktığınız zaman, aslında zaten bizim Cumhuriyetimiz de oldukça genç. Daha yeni yüzüncü yaşını kutlayacağız Cumhuriyetin. Ama cumhuriyetin öncesinden gelen bir koruma geleneğimiz yok maalesef. Evet müzecilik var. Eski bir takım arkeolojik çalışmalar Cumhuriyet’ten önce başlamış. Bunların sergilenmesi ve korunması daha önce başlamış. Doğrudur. Ama onun dışında ekosistem koruma veya tarihi değerlerin/muharebe alanlarının bu şekilde korunması 1950’lerden sonra başlamış. Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün kuruluşundan sonra başlamış diyebiliriz. 

 

İstiklal Harbi ile ilgili “Eğer böyle bir savaş yaşandıysa şehitlikler mevcut olurdu” minvaline gelen birçok iddia bulunmaktadır. Bu tip iddiaları dile getiren bazı şahıslar maalesef makam sahibi bazı siyasilerden de destek görebilmektedir. Sizin kişisel gayretinizle birçok şehitliğin yerini tespit ettiğinizi biliyoruz. Bu konuda devletin aldığı tedbirler mevcut mudur? İstiklal Harbi’nde şehit düşen askerlerimizin ve subaylarımızın defnedildiği noktalar nasıl tespit edilebilir? 

Şimdi bu “Madem İstiklal Savaşı oldu, Sakarya vuku buldu. Nerede bu şehitlikler?” sorusuna verilecek çok güzel bir soruyla cevap var. Madem biz 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Meydan Muharebesi’ni kazandık, Anadolu’ya devlet olarak girdik e nerede bunun şehitleri? Ya da madem 29 Mayıs 1453’te biz İstanbul’u fethettik nerede bunun şehitleri? Bizim geleneğimizde böyle bir şehitlik olayı yok. Çanakkale’de insanlar “Ya bakın İngilizlerin, Fransızların ne güzel mezarlıkları var. Pırıl pırıl, şıkır şıkır anıtları var. Bizim niye yok?” diye ayağa kalkana kadar Çanakkale’de de şehitlik yoktu. 

 

“Çok uzun bir zamandır, eğer iç güvenlik harekatlarını, Libya, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’daki süreçleri saymazsak, resmi yoğunluklu bir savaş yaşamadığımız için artık şehit kavramı o yüz sene önceki sıradanlığından tekrar çıkıp olağanüstü bir nitelik kazandı”

 

 Bu noktada şu soru soruları sormak somut gerçekliği anlamak ve vurgulamak için önemli hale geliyor o zaman. Bizim tarihimizde, kültürümüzde şehitlik geleneği var mı?  Bizde şehitlerimizin ebedi istirahatgahlarını koruma fikri ne zaman şekillendi?

 

Aslında bizim tarihimizde şehitlik gibi bir gelenekten bahsetmek mümkün değildir. Bakın 1821 Yunan Ayaklanması’ndan sonra, Mora İsyanı’ndan sonra bizim neredeyse 1922’ye kadar, yüz yıl boyunca savaşmadığımız bir tek zaman dilimi olmadı. Her savaşta şehitler oldu. Artık 18 Eylül 1922’de, İstiklal Harbi bittiğinde, her haneden ikişer üçer şehit çıkmıştı. Benim dedemin ailesinde üç kız ve iki erkek çocuk var. İki erkekten bir tanesi Birinci Dünya Savaşı’nın şehididir ve bir tanesi Sakarya gazisidir. Malul gazi olarak evine dönmüştür. Diğer üç halanın ikişer evliliği var. Toplam altı damat olması gerekiyor. Ancak beş damat şehit düşmüş. Bir damat ise bacağı olmadan savaştan geri dönmüş. Türkiye bu şartlarla kuruldu. Her evden, her aileden şehit çıktığı için, nasıl COVID-19 salgını ilk başladığında ilk üç ay, beş ay deliler gibi televizyonda istatistik takip ediyorduk, bir süre sonra vaka-i adiye döndü, şehitler de aynı noktaya geldi. Ama ne zaman değişti bu düzen? Çanakkale’de insanlar isyan ettiler “Bizim niye şehitliğimiz yok?” diye. Yani Çanakkale’de başlayan bir süreç aslında. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı şehitleri yeni yeni ortaya çıkıyor. Neden? Çok uzun bir zamandır, eğer iç güvenlik harekatlarını, Libya, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’daki süreçleri saymazsak, resmi yoğunluklu bir savaş yaşamadığımız için artık şehit kavramı o yüz sene önceki sıradanlığından tekrar çıkıp olağanüstü bir nitelik kazandı. Olması gereken noktaya geldi. 

 

“Devletin bugün belki bütçesi ve öncelikleri farklıdır. Bütçesini bu noktadan ziyade yeni şehitler vermemek için başka noktalara kaydırıyordur. Ama şehitliklerin yerini biliyorsa gereğini de bir gün yapar”

 

Sizce Türkiye’de kurumlar şehitliklerin yerlerini bulma ve koruma altına alma sürecinin neresinde, bu konularda gelişme kaydediliyor mu?

 

Kurumlar da toplumla birlikte yaşadıkları ve nefes aldıkları için toplumla beraber ortak reaksiyon gösteriyorlar. Yavaş yavaş kurumların sistematiğine girmeye başlıyor. Bu durum, Çanakkale ile başlayan süreçtir. Ama şu var: Devlet var, devlet var. Devletten ne aldığınız ile alakalı. Ben biliyorsam devlet biliyor. Ben bu şehitlikleri buluyorsam, ben bu şehitliklerin koordinatlarını bir daha kaybolmayacak şekilde eğer metodolojik olarak devletin envanterine sokuyorsam devlet artık bu durumu biliyordur. Ha devletin bugün belki bütçesi ve öncelikleri farklıdır. Bütçesini bu noktadan ziyade yeni şehitler vermemek için başka noktalara kaydırıyordur. Bu durum, saygı duyulması gereken bir tasarruftur. Ama yarın bütçe rahatladığında, şartlar el verdiğinde de gereğini yapar devlet. Önemli olan bilmesi.

 

A person standing on a rock

Description automatically generated

Fotoğraf 3: Sakarya Meydan Muharebesi Sahası’nda, Çanakçı Köyü yakınlarında arazi çalışması yaparken Selim Erdoğan. Kaynak: (© KAPDEM, 2023)

 

İstiklal Harbi’nde ordumuzun neredeyse üçte birinin firari olduğuna yönelik iddialar var. Okurlarımızla bu konudaki düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?

 

Firar meselesi çok istismar edilen bir konu. Özellikle Sakarya Meydan Muharebesi’nde, %40-45, değişiyor o sayı, zaten firar etmişti deyip güncel siyasi konjonktürle eşleştirme yapanlar oluyor. Bir kere Sakarya Meydan Muharebesi esnasında %40-45 gibi bir firari oranı yok. Sakarya’daki firar oranı %5’tir. Ordunun mevcudu 96.000 civarındadır. Resmi firar sayısı ise 5.000 personel ve askerle sınırlıdır. Yani 96.000’lik mevcudu 100.000 olarak kabul ederseniz, 100.000 mevcutlu bir orduda 5.000’dir. Aslında %5’lük bir orana tekabül etmektedir. %40-46 diyebilecekleri bir sayı ise Kütahya-Eskişehir Muharebeleri söz konusu olduğunda daha anlamlı görünebilir. Çok buhranlı bir dönemdir. Çok ciddi bozgun yaşadığımız bir savaştır. 30.000’e yakın firar var. 

 

“İstiklal Harbi’nde firar sayısı abartılıyor. Cephe yarılmış. Ne yapacak bu adam? Kalabalık nereye gidiyorsa oraya gidiyor. Ertesi gün içtimada da bunlar yok sayılınca firar deyip geçiyorlar”

 

 

Firar ettiğine inanılan askerlerimizin başından geçen hadiseleri anlatabilir misiniz? Askerlerimiz neden “firari” olarak yaftalanmıştı?

 

Fakat bu firarlar da aslında hep onu söylüyorum, bildiğimiz anlamda bir cepheden kaçıp evine, ocağına ya da dağlara saklanmak anlamında değildir. O bozgun gecesinde, gecenin kör karanlığında, asker başında ona ne yapması gerektiğini söyleyecek bir subay, astsubay ya da rütbeli birisi kalmadığı için, çünkü çok ağır subay ve astsubay zayiatımız var, yumurtası gelmiş tavuk gibi, kalabalığı nerede gördüyse oraya koşuyor. Bilmediği bir coğrafyada adam. Kaldırmışlar Kars’tan, Erzurum’dan getirmişler Kütahya’ya Yunan ile savaş diye. Cephe yarılmış. Ne yapacak bu adam? Kalabalık nereye gidiyorsa oraya gidiyor. Ertesi gün içtimada da bunlar yok sayılınca firar deyip geçiyorlar. Ama sonra bunları döküntü olarak yollardan tümenler toplayıp geri götürüyor. Bunların çoğu Sakarya Meydan Muharebesi’nde savaşıyor. Hepsi değil. Ama 30.000 firar Kütahya-Eskişehir Muharebeleri için de anormal bir sayı. Bunun çok ciddi bir şekilde çalışılması lazım. Esamelerden karşılaştırma yapılması gerekiyor. Yoksa 30.000 değil. Orada da belki 5.000-6.000 civarında. 

 

Galiba o dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşılaştığı en ciddi meseleler arasında yer alıyor firari askerler, değil mi?

 

O zaman ordunun en büyük problemi. Çünkü onlarca yıl savaşmış bir toplum var. Silah altındakilerin çoğu da Birinci Dünya Savaşı’ndan beri savaşmış, esaret görmüş, şu olmuş, bu olmuş ve artık burasına kadar gelmiş insanlar. Silah altına alınanların çoğu, İç Anadolu Bölgesi’nin evladı. Muharebelerin geçtiği yerler kendi yaşadığı coğrafya. Aklı sürekli karısında, çocuğundan, annesinde, babasında. O yüzden firar çok fazla. Ama Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde çok ciddi tedbirler alınıyor.  Birtakım akıllı uygulamalara da başvuruyor Mustafa Kemal Paşa. Mesela, Güneydoğu’dan sevk edilen, Antep bölgesinden getirilen 5. ve 9. Tümenleri cephenin en önüne yerleştiriyor. Bu adamların evleri barkları Antep, Diyarbakır, Urfa, Maraş gibi kentlerde. En yakını 700-800 kilometrelik bir mesafede. Kaçsa nereye kaçacak? Öyle olunca adamlar firar etmiyor. Alınan bir takım yasal önlemlerle de Sakarya’da firarın önüne geçiliyor ve 5.000 civarında tutuluyor. Firarın olayı budur. Firar, Birinci Dünya Savaşı’nda asıl bizim çok ciddi bir problemimizdir. 300.000-500.000 arasında sayılar telaffuz edilir. Yani en iyimser tahminle 300.000 firar vardır. Ordu mevcudunun 1.300.000-1.400.00 olduğu bir noktada, yukarıda dile getirilen sayılar çok büyük meblağlardır. 

 

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ve ülkemizin kurtarılmasının üzerinden yüz yıl geçti. Vatanımızın işgalden kurtarılmasının yüzüncü yılının hakkıyla anlatıldığını düşünüyor musunuz?

 

“Milli Meclisin açılması, Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi önemli tarihi aşamaların yüzüncü yıl anma ve kutlamaları olması gereken düzeyde olamadı. Ekonomik ve çevresel etkenler de vardı ama bir gerçek de daha iyi yapılmasını sağlayacak liyakat ve öngörü sahibi kişiler sürecin dışında tutuldu”

 

Sadece Başkomutanlık değil, Sakarya Meydan Muharebesi de ondan önce Milli Meclisimizin açılışının yüzüncü yıl dönümü de o kadar kötü bir döneme denk geldi ki. Hiç bahane bulmaya gerek yok ya da kurumları suçlamak isteyecek bir şeyler bulursunuz da pandemi bir kere her şeyden önce sadece Türkiye’yi değil dünyayı da allak bullak etti. Pek çok açıdan bizi kısıtladı. Yine ülkenin gelir-gider dengesinde çok önemli meblağların sağlık sektörüne aktarılması gerekti. Buna rağmen bir şeyler yapılabilir miydi? Yapılabilirdi. Ama biraz bu noktada ben yapılması gereken etkinliklerin liyakat sahibi, konunun içindeki ve gerçekten izleyenlerin, bir parçası olup katılanların mutlu olacağı, tatmin olacağı, işte buydu dedirtecek şeyleri yapabilecek ön görüsü olan insanların sürecin dışında tutulduğunu düşünüyorum. 

 

Bize göre Millî Mücadele’nin yüzüncü yılı vesilesiyle kendi imkanları dahilinde ellerinden gelen her türlü çabayı gösteren insanlar da var. Siz de bu insanlardan birisiniz.  Süreç dışında tutuldu dediğiniz bu insanlar da birtakım çalışmalar yapabildiler mi? 

 

Teşekkür ederim. Evet, yaptılar ama karınca kararınca, kendi imkanlarıyla bir şeyler yapmaya çalıştılar. Mesela ben kendi adıma, vicdanen çok müsterihim. Yani bir âdemoğlu olarak açıkçası elimden gelen ve gücümün yettiği her şeyi hem maddi hem de manevi ortaya koyarak yapmaya çalıştım. Ama keşke, gönül isterdi ki bunların hepsi kurumsal bir yapı altında toplanabilseydi. Mesela ben şunu görmek isterdim: Kocatepe’de, 26 Ağustos sabahı, sabah 05.00 sularında taarruzun başladığı saatte karşıdaki mevziler Tınaztepe, Çiğiltepe, Erkmen vs. cayır cayır yansın. Kocatepe’ye Zafer Yolu’ndan yürüyerek gelen insanlar, sabaha karşı saat 05.00’te, orada kuru kuru karanlığa bakmasınlar. Cepheyi o şekilde, sanki muharebe varmış gibi görsün. Top sesleri duysun. Ama olmadı. İnşallah olacağı günlerde gelecektir. 

 

  • DEVAM EDECEK - 

 

 

Teşekkür ederiz. Dr. Selim Erdoğan ile yaptığımız sohbetin devamı röportajın ikinci bölümünde yayınlanacaktır.   

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Bu anı yazısı, Türkiye’de iktidar olma iddiası taşıyan siyasi partilerin dış politika üretme kapasitesini, yazarın bizzat tanıklık ettiği iki farklı dönem üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 2002 genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) heyetinin ve 2023 seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinin Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslardan hareketle, siyasi aktörlerin uluslararası muhataplarla nasıl bir dil kurduğu, hangi konuları önceliklendirdiği ve ne ölçüde hazırlıklı olduğu incelenmektedir. Yazı, AK Parti’nin iktidar öncesi dönemde ABD temaslarına somut senaryolar, teknik analizler ve öngörülebilir bir dış politika çerçevesiyle yaklaştığını; CHP’nin ise 2023 sürecinde daha çok iç siyasi sorunlar, demokrasi ve normatif söylemler etrafında şekillenen bir anlatı sunduğunu ileri sürmektedir. Bu farkın kişisel tercihlerden ziyade, dış politika yapımına bakış ve kurumsal kapasiteyle ilgili yapısal bir meseleye işaret ettiği savunulmaktadır. Çalışma, iktidar hedefi olan siyasi aktörler açısından dış politikanın iyi niyet beyanlarıyla değil, somut hazırlık, stratejik öngörü ve teknik kapasiteyle inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.[1]

Detay
6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası 6 Şubat 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük deprem felaketlerinden birisini yaşadığımız günün üzerinden tam üç yıl geçti. Aradan geçen 3 yıla rağmen, bu felaketin yarattığı yıkım ve kayıplar, hafızalarımızda bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Başta Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere pek çok kentte yitirilen on binlerce canımız, yalnızca bir afetin değil, uzun yıllara yayılan ihmal ve yönetimsel sorunların da acı bir sonucudur. Deprem sonrası hala kayıp olan ve bulunamayan insanlar, çocuklar ise yüreğimizi en acı şekilde kanatmaya devam etmektedir. Hem depremde hayatını kaybeden insanların toplam sayısına hem kimliksiz defnedilen kişi sayısına ve gerçek kimliklerin tespit edilememesine hem kimin nerede, nasıl defnedildiği ya da bulunduğuna dair muğlak resmi/gayri resmi ifadelerin çokluğuna hem de daha sonra kayıp olduğu bildirilen ya da yakınlarının/tanıdıklarının kayıp olduğuna dair ihbarda bulunmaya devam ettikleri insanlara dair belirsizlik ve şüpheler kamuoyu vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Kamuoyu ile paylaşılan resmi bilgilere dair süregelen güvensizlik toplumun büyük bir kesiminde deprem sonrası travmayı daha da arttırmaktadır. Daha geçen günlerde depremde hayatını kaybeden bir insanımız naaşına üç yıl sonra ulaşılmış olması bu yaranın büyüklüğü ve travmasının kolay geçmeyeceğini tekrar tekrar herkese hatırlatmaya devam etmektedir. 6 Şubat 2023 depreminin 3.yıl dönümünde, yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinemeyiz. Sormamız gereken daha hayati sorular var: Sorumlular ortaya çıkarıldı mı? Türk halkında adalet duygusu onarıldı mı? Hem kamu hem özel kurumlardaki sorumlular yeterince soruşturuldu ve adil bir yargılamaya dahil edildi mi? Türkiye’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC’ye) ve daha pek çok yabancı ülkeye kadar büyük ve onulmaz kayıpların olduğu deprem sonrası ailelerin, tanıdıkların ve toplumsal grupların hayata yeniden tutunması, sosyal ve psikolojik olarak yeniden toparlanması için yeterince destek programı uygulamaya kondu mu? Benzer bir felaketin yeniden yaşanmaması için gerçekten adımlar atıldı mı? Bu topraklarda deprem, kaçınılmaz bir doğa olayı olabilir ancak bu ölçekte bir felakete dönüşmesi, denetimsizlikten, ihmallerden ve kamusal sorumluluğun fiilen askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak daha önce yayımladığımız çalışmalarda, yapı üretimi ve denetim düzeninin sadece kuralların varlığı ile açıklanamayacağını, asıl meselenin uygulama, görev ahlakı, sorumluluk bilinci ve yaptırımların caydırıcılığı olduğunu vurgulamıştık. Bir yazarımızın iki bölüm halinde kaleme aldığı değerlendirmelerde de görüleceği üzere sistemin kâğıt üstünde kurulmuş görünmesine rağmen sahada neden işlemediği sorusu, insan unsurunun ve işleyen bir sorumluluk zincirinin yokluğuyla ilişkilendirilmişti.[1][2] Bugün deprem bölgesinin yeniden inşası sürerken, mesele sadece kaç konut tamamlandı veya teslim edildi değildir. Asıl sorulması gereken soru, bu yapıların hangi denetim ve sorumluluk bilinci altında yapıldığı, risklerin hangi mekanizmalarla engellendiği ve kamu gücünün hangi ölçüde şeffaf ve denetlenebilir hale geldiğidir. Bir bölgenin yeniden inşası beton blokların yükselmesi kadar, güven duygusunun ve adalet beklentisinin de onarılmasıdır. Toplum vicdanını ve devlete olan güven ve adalet duygusunu sadece fiziki olarak o şehri yeniden inşa etmek toparlayamaz. Bu güven yeniden tesis edilmeden, yapılan fiziki yatırımlar eksik kalacaktır. Bu noktada, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başlığın altını özellikle çizmek gerekir: İmar affı ya da imar barışı uygulamaları. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çalışmasında, deprem sonrası yeniden alevlenen -imar barışı- tartışmalarının, çoğu zaman her yıkımı tek bir sebebe bağlayan kolaycı bir algı ürettiği; oysa meselenin hem hukuki hem idari yönleriyle daha kapsamlı ele alınması gerektiği belirtilmişti.[3] Yine aynı çalışmada, imar affı/imar barışı düzenlemelerinin kural ihlalini ödüllendiren, kurala uyanlarda adalet duygusunu zedeleyen ve kamu yönetiminde zehirleyici bir etki üreten yönleri vurgulanmıştır. Özellikle 2018’de yapılan düzenlemenin teknik denetim bakımından belirsizliği ve sorumluluğu fiilen çıkar sahibi vatandaşa yıkan yaklaşımı eleştirilmişti. Ayrıca aynı çalışmada görülecektir ki yazarımız yıkımın tek sebebinin imar afları gibi gösterilmesinin de başka sorumluluk alanlarını görünmez kılabileceğini hatırlatarak, gerçekçi bir soruşturmanın tüm sistemi kapsaması gerektiğini ifade etmişti.[4] Üç yılın ardından, sorumluluğun dar bir alana sıkıştırıldığı ve karar–onay süreçlerinin bütünüyle aydınlatılmadığı kanaati güçleniyorsa, bu yalnızca bir adalet sorunu değil, doğrudan bir kamu güvenliği sorunudur. Etkili ve hızlı işleyen yargı süreçleri, şeffaf delil yönetimi, kamu görevlileri dahil olmak üzere sorumluluk zincirinin tamamına uzanabilen hesap verebilirlik ve gerçek caydırıcılık sağlanmadan, topluma böyle bir felaketi bu ülke bir daha yaşamayacak duygusu ve güveni verilemez. Bu sebeple, yalnız cezai süreçler değil, aynı zamanda tazminat düzeni, mesleki yaptırımlar ve kamu görevinin doğurduğu sonuçlara dair somut bedel mekanizmaları da işletilmelidir. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çözüm önerilerinde de caydırıcılığın yalnız uzun süren ceza yargılamalarına bırakılamayacağı, hızlı ve etkili mali/mesleki sonuçlar doğuran sistemlerle desteklenmesi gerektiği savunulmuştu.[5] Bugün, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı anarken bir temenniden fazlasını söylüyoruz: Şeffaf, doğru, hesap verebilir ve adil yönetim, bir tercih değil; anayasadaki yaşam hakkının asgari şartıdır. Kamu görevi yalnız yetki kullanmak değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hukuki ve vicdani hesabını da verebilmektir. Bu vesileyle, 6 Şubat 2023 depremlerinde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve tüm Türk milletine sabırlar diliyoruz. Dileğimiz, adaletin gecikmediği, denetimin işlediği, yeniden inşanın güven verdiği ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışının hâkim olmasıdır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    6 Şubat 2026                                                                                                                                                                       Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) [1] https://kapdem.org/depremden-sonra-yine-mi-ayni-seyleri-soylemek-lazim-islemeyen-sistemin-bas-aktorleri-muteahhitler-yapi-denetim-sirketleri-ve-ruhsat-makamlari-bolum-1/ [2] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/ [3] https://kapdem.org/bir-felaketin-ardindan-imar-affi-imar-barisi-nedir-ne-degildir-ve-buyuk-yikimdaki-etkileri/ [4] https://kapdem.org/imar-hakki-aktarimi-kamulastirma-parasi-odemekten-kurtulmanin-yontemi-mi/ [5] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/

Detay