Yazı Gönder
Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2):

Röportajlar

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2):

30 Ağustos 2023

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

KAPDEM ADMIN Fotoğrafı
KAPDEM ADMIN

KAPDEM

Kapdem Üyesi

 

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2):

Cumhuriyetimizin 100. Yılında İstiklal Harbi ve Millî Mücadelenin Yeni Nesillere Öğretilmesinin Önemi

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak tarihi alanların/milli parkların korunması ve İstiklal Harbi/Millî Mücadele Dönemi hakkında önde gelen uzmanlardan olan Dr. Selim Erdoğan ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. KAPDEM tarafından iki bölüm halinde yayınlan röportajın ilk bölümü “Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 1): Günümüzde Tarihi Alanların Korunması ve Mili Mücadele Hakkında Çarpıtılan Hakikatler” başlığı ile 26 Ağustos 2023 tarihinde yayınlamıştık.

Röportajın ikinci bölümünü Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2): Cumhuriyetimizin 100. Yılında İstiklal Harbi ve Millî Mücadelenin Yeni Nesillere Öğretilmesinin Önemi” başlığı ile okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. 

Dr. Selim Erdoğan, Millî Mücadele’de özellikle Batı cephesiyle ilgili yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplarla yıllarını İstiklal Harbi’ne adamış tarihçilerimizden biridir. Erdoğan, 1972 senesinde Ankara’da dünyaya gelmiştir.  İlk öğrenimine İltekin İlkokulu’nda ve orta öğrenimine Ankara Tevfik Fikret Lisesi'nde devam ettikten sonra Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Bölümü'nden 1996 yılında mezun olmuştur. Yine Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Bölümü’nde “Antalya Traverten Platosu Toprak Örtüsünün Jeohidrolik Özelliklerinin Alansal Değişimi” isimli tezini savunarak bilim uzmanı olmaya hak kazanmıştır. Çocukluğundan bu yana özellikle İstiklal Harbi’ne dair anılarla iç içe büyüyen Erdoğan, tarih bilimiyle daha yakından ilgilenmek istemiştir. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda yazdığı “Çevrenin Siyasallaşması ve Ramsar Sözleşmesi Örneği” isimli teziyle 2009 senesinde doktora derecesini almıştır. 

Dr. Selim Erdoğan, uzun zamandır harp tarihi, harp coğrafyası ve jeoarkeoloji gibi çeşitli disiplinlerde çalışmalar yapmaktadır. Muharebe sahalarının jeo-arkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine de çalışmış olan Erdoğan, halihazırda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nde de görev almıştır.  Sakarya Meydan Muharebesi Tarihî Millî Parkı ve Başkomutan Tarihî Millî Parkı'nın muharebe alanlarında saha çalışmalarına devam etmektedir. Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz ’un geçtiği alanlarda saha araştırmalarını yürüten Selim Erdoğan, bu süreçte her iki muharebe sahasında 200 km’den fazla siper parçası haritalayıp, 5.000’den fazla kayıp Kurtuluş Savaşı şehidinin yerinin belirlenmesine öncülük etmiştir. Başta Millî Mücadele sahaları olmak üzere, muharebe alanlarında harp coğrafyası araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Türk Tarih Kurumu’nda görev yapmakta olan Selim Erdoğan, Kurtuluş Savaşı’na yönelik çeşitli monografiler ve araştırmalar yayınlamaktadır.Erdoğan’ın anlatımıyla Türk Tarihi Kurumu’nun resmi Youtube kanalı üzerinden yayınlanan 16 bölümlük “ Afyon'dan İzmir'e Adım Adım Büyük Zafer" ve 7 bölümlük Mondros'tan Mudanya'ya: Ya İstiklâl Ya Ölüm" isimli belgeseller yayımlanmıştır. Ayrıca Erdoğan’ın Kronik Yayınları’ndan basılan başlıca eserleri şu şekilde sıralanabilir: Sakarya: Türk Bitti Demeden Bitmez (2020), Büyük Taarruz: Dağlarda Tek Tek Ateşler Yanıyordu (2021) ve İstiklal: Vatanımda Bir Tek Düşman Kalmasın (2022).

Dr. Selim Erdoğan’ın yine Kronik Yayınları’ndan çıkan ve kaleme aldığı/katkı sunduğu diğer eserler ise şu şekilde sıralanabilir: Dakikalar İçinde Millî Mücadele & Anında Açıklanan 200 Tarihi Olay ve Kavram, Dakikalar İçinde Tarih Kitaplığı ve Türk Komutanlar: Mete’den Atatürk’e Tarihe Yön Verenler. Selim Erdoğan, İş Sanat için “Ey Vatan! Kuvayi Milliye'den Hakimiyet-i Milliye’ye” isimli bir program sunmakta ve Millî Mücadele’nin çeşitli safhaları hakkında uzman olan birbirinden değerli isimleri programda ağırlamaktadır. Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yılı münasebetiyle Selim Erdoğan tarafından kaleme alınan bir başka eserin ise Kronik Yayınları tarafından yakın zamanda yayınlanması beklenmektedir. Cumhuriyetimizin yüzünü yılı nedeniyle birçok belgeselde, televizyon programında, söyleşide ve panelde yer alan Selim Erdoğan, bu alanda çok önemli bir boşluğu doldurmaya devam etmektedir.

 

Röportajın Özeti:

“Türk Tarih Kurumu çok güzel çalışmalar yaptı. Hani sadece o belgeseller değil, ilk defa gün yüzüne çıkan fotoğraflarla ilgili günlük paylaşımları da unutmamak gerek. Yani pek çok kurumun gücü dahilinde yapılabilecek bilimsel faaliyetlere imza attı Türk Tarih Kurumu.”

 

“Cumhurbaşkanlığı birtakım uygulamalar yaptı. Ama Afyon ve Dumlupınar, halbuki 2022’de dediğinizde sadece Afyon’dan İzmir’e değil, Afyon’dan Bandırma’ya kadar uzanan geniş parça ele alınmalıydı. Keşke o dönemde görüşlerimizi beyan etme şansımız olsaydı.”

 

“Şimdi harp kavramı farklı yaş gruplarına ve eğitim seviyelerine bağlı olarak farklı algılanabilen bir kavram. Çok ciddi bir pedagojik süzgeçten geçmesi lazım.”

 

“Çocuklarımıza Millî Mücadele’yi ve tarihimizi iyi niyetli de olsa uygun düşmeyen yaşlarda öğretmeye çalıştığınız zaman bu sefer ters tepkiler uyandırabiliyor. Tarihten soğutuyorsunuz.”

 

Toplumu birbirine bağlayan, millet yapan şeylerden en önemlisi kültür birliği, kader birliği ama aynı zamanda bir tarih birliğidir.”

 

“Ortak bir tarih, aynı zamanda ortak bir kültür ve dil geliştirilmesine zemin hazırlar. Bu olmadığı sürece, her zaman için, bir şeyler eksik kalacak. Yani ben burada Büyük Taarruz dediğim zaman toplumun yediden yetmiş yediye her kesiminde aynı algıyı yaratması lazım.”

 

“Düşman işgalinde bir buçuk milyon insan evsiz kaldı. 150.000 insan sistematik şekilde katledildi ve soykırıma maruz kaldı. 60.000 Türk kadınına sistematik şekilde tecavüz edildi ve 16.000 kadından bir daha haber alınamadı.”

 

“Şimdi bakın Batı’nın Goebbels’ten öğrendiği çok güzel bir şey var. Bunu emperyalist Batı çok güzel kullanıyor. Bir yalanı ne kadar sık söylersen ve ne kadar yüksek sesle söylersen o kadar fazla inanan olur.”

 

Bu ülkede, bu topraklarda, bu vatan üzerinde güçlü ve istikrarlı bir Türkiye Cumhuriyeti Batı emperyalizminin en istemediği şeydir. Bunu sağlayabilmesi için toplumun ortak değerlerini yıpratması lazım. Bir kesimin İstiklal Savaşı, Millî Mücadele ve sonrasındaki süreci sulandırmaya çalışmasının arkasında yatan sebep budur

“Millî Mücadele’yi küçümseyen ve hor gören kesimin kesinlikle bunu cehaletten yaptığına inanmıyorum. Çünkü bildiğim bir tek şey varsa o da şudur: ihanet denen şeyin beslendiği bataklık cehalettir.”

“Maalesef günümüzde okumak artık bir alışkanlık olmaktan çıktı. ‘Okur-yazarlık’ harfleri bir araya getirerek okumaktan ibaret değildir. Bir kimse düzenli kitap okuyorsa, düzenli yazabiliyorsa ve kendini ifade edebiliyorsa o ‘okur-yazardır.’ Türkiye’de artık okur-yazar yetişmiyor.”

“Bazı kanallardaki kurgu dizileri insanlar ellerine tencere ve ayakkabı çekeceği alarak motive olup seyrediyorlar. İnsanlar için ülkesinin ve milletinin tarihini bu tarz dizilerden öğrenmek daha kolay geliyor. Bu durumda, görsel içeriği yüksek belgesellere ağırlık verilmesi şart.”

“Amerika’nın Hollywood ile bütün dünyayı nasıl yönettiğini görüyorsunuz. Aslında Türkiye’de yapılması gereken şey budur. Madem Türk insanı tarihi dizilerden öğrenmek istiyor o zaman doğru dizilerden doğru tarihi öğrensin.”

“Konu sadece İstiklal Savaşı değil. Hamaset içermeyen, gerçek tarihin üzerine inşa edilmiş hiçbir film ya da dizi artık çekilmiyor. Yani toplum hamaset istiyor denilerek ana akım medya onları gırtlağına kadar hamasete boğarak saçma sapan diziler gösteriyor.”

 

Röportajın Tam Metni:

Dr. Selim Erdoğan ile Röportaj (Bölüm 2):

Cumhuriyetimizin 100. Yılında İstiklal Harbi ve Millî Mücadelenin Yeni Nesillere Öğretilmesinin Önemi

Dr. Selim Erdoğan, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederiz. Röportajımızın ikinci bölümünde sizinle özellikle Cumhuriyetimizin 100.yılını kutlamaya hazırlamaya hazırlanırken Millî Mücadelenin önemi, İstiklal Harbi’nin 100. yılı (yüzüncü yılı) münasebetiyle yapılan etkinlikler, Millî Mücadele’nin yeni nesillere anlatılması ve öğretilmesi hakkındaki düşünceleriniz üzerine konuşmak istiyoruz. Ayrıca İstiklal Harbi ile ilgili çeşitli iddialar ve Türkiye’de Millî Mücadele algısına dair görüşlerinizi almaktan memnun olacağız. Röportajımızın ikinci bölümüne sizin Türk Tarih Kurumu’ndaki çalışmalarınız ve İstiklal Harbi’nin 100. Yılı etkinliklerine dair bir soru ile başlamak istiyoruz. Türk Tarihi Kurumu’nun bünyesi altında 2022’de çok anlamlı belgesel çalışmalarına imza attınız. Geçtiğimiz sene boyunca özellikle Türk Tarih Kurumu Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve Anadolu ile Trakya’nın kurtarılması hususunda birçok faaliyette bulundu. Türk Tarihi Kurumu haricinde bu tarz faaliyetlerde bulunan başka bir kamu kurumu oldu mu? Diğer kamu kurumları neden İstiklal Harbi konusunda bu kadar sessiz kaldı?

 

Şimdi kamu kurumlarının hepsi, aslında karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalıştı. Yine Yüksek Kurum bünyesindeki ATAM (Atatürk Araştırma Merkezi) da bir şeyler yaptı. Üniversiteler değişik sempozyumlar ve organizasyonlar düzenlemeye çalıştı. Türk Tarih Kongresi’nin de aynı zamanda 2022’ye denk gelmesi güzel bir tesadüf oldu. Türk Tarih Kurumu çok güzel çalışmalar yaptı. Hani sadece o belgeseller değil, ilk defa gün yüzüne çıkan fotoğraflarla ilgili günlük paylaşımları da unutmamak gerek. Yani pek çok kurumun gücü dahilinde yapılabilecek bilimsel faaliyetlere imza attı Türk Tarih Kurumu. Ama başka kurumların da dahli ile daha etkili faaliyetler de yapılabilirdi. 

 

Two men standing in a field looking through binoculars

Description automatically generated

 

Fotoğraf-1: Selim Erdoğan ve Erkan Özçelik arazi çalışmaları esnasında. Tınaztepe/Afyonkarahisar Mart, 2022. (© KAPDEM, 2023)

 

“Cumhurbaşkanlığı birtakım uygulamalar yaptı. Ama sadece Afyon’dan İzmir’e değil, Afyon’dan Bandırma’ya kadar uzanan geniş parça ele alınmalıydı. Keşke o dönemde görüşlerimizi beyan etme şansımız olsaydı”

Diğer bazı kurumların etkinlikler konusunda eksik kaldığı yönünde çok eleştiriler oldu. Temel sorun neydi bu durumla ilgili?

Esasen bütün bunların hepsini aslında koordine edebilecek ve geniş bir coğrafyaya koordineli bir şekilde yayabilecek bir üst mercinin eksikliğini hissettik. Cumhurbaşkanlığı birtakım uygulamalar yaptı. Ama Afyon ve Dumlupınar, halbuki 2022’de dediğinizde sadece Afyon’dan İzmir’e değil, Afyon’dan Bandırma’ya kadar uzanan geniş parça ele alınmalıydı. Keşke o dönemde görüşlerimizi beyan etme şansımız olsaydı. O zaman şunu söyleyebilirdik: Bu etkinlikler 9 Eylül’de İzmir’de değil 18 Eylül’de Bandırma’da bitmelidir. Böyle olunca Bandırma Kaymakamlığı ve Bandırma Belediye Başkanlığı münferit olarak tek başına birtakım etkinlikler yapmak zorunda kalmazdı. Kurumların kötü niyetli olmasından ya da ihmalkarlığından kaynaklanan bir sorun değil bu. 

Bu dağınıklık ve düzensizlik uzun yıllardır devam ediyor mu?

Bu maalesef çok uzun yıllardır, 40-50 yıldır aynı alanda faaliyet gösteren farklı kurumlar olayının bugüne kadar gelmesinden, bugüne kadar sirayet etmesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca o tek ve liyakat sahibi kurum eksikliği göze batmaktadır. 

Bu sorunu çözmek için ne yapılabilir?

Benim somut önerim şudur: Evet, Cumhurbaşkanlığı geçen sene bir şeyler yapmaya çalıştı. Kurumlar yapmaya çalıştı. Ama ben Cumhurbaşkanlığı’nın altında, bu yaşananları gördükten sonra, ihtisas sahibi bir kurum teşkil edilmesini ve bütün bu tarihi alanların, yani sadece Çanakkale Savaşlarıyla ilgili Tarihi Alan Başkanlığı’nın değil, bütün tarihi savaş alanlarının bu kuruma bağlanması gerektiğini düşünüyorum. Mesela Kütahya-Eskişehir Muharebeleri yetimdir. Kimse Kütahya-Eskişehir’den bahsetmek istemez. Asıl konuşmamız gereken Kütahya-Eskişehir Savaşları’dır. Çünkü yenilgilerden ders alınmalıdır. Kütahya-Eskişehir Savaşları, Büyük Taarruz, doğuya gidin Harşit Savunması, Sarıkamış Harekâtı vs. aklınıza gelebilecek tüm tarihi savaş alanlarını da kapsayan, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı, kendi özerk bütçesi bulunan, liyakat sahibi bir kurum olması lazım. 

 

“Çocuklarımıza Millî Mücadele’yi ve tarihimizi iyi niyetli de olsa uygun düşmeyen yaşlarda öğretmeye çalıştığınız zaman bu sefer ters tepkiler uyandırabiliyor. Tarihten soğutuyorsunuz”

 

Siz hem bir tarihçi hem de sahada yıllarca çalışmış bir birey olarak İstiklal Harbi’nin çocuklara ve gençlere nasıl anlatılması gerektiğini düşünüyorsunuz?    

Şimdi harp kavramı farklı yaş gruplarına ve eğitim seviyelerine bağlı olarak farklı algılanabilen bir kavram. Çok ciddi bir pedagojik süzgeçten geçmesi lazım. Ben mesele bugün sizinle konuşurken anlattığım şekilde ya da bir konferansta yetişkinlere bahsettiğim haliyle ilkokul öğrencilerine Sakarya’yı, Büyük Taarruzu aktarırsam algı çok yetersiz kalır. Ne tam bir hamaset ne de kuru kuruya bir akademik üslup benimsenmeli. Belli bir süzgeçten geçirilmesi gerekiyor. Mesela benim yıllardır gördüğüm ve tecrübe ettiğim şey şu: Öğrencilere İstiklal Savaşı’nın anlatırken, sahada, şehitliklerde ve mevzilerde anlatırken, 9 ve 10. sınıflara yönelik anlattığınız zaman daha etkili oluyor. Çünkü ne üniversite sınavı nedeniyle kafaları dağılmış oluyor ne de akılları oyunda. Yani o ergen havalarında değiller. 9 ve 10. sınıflar İstiklal Harbi’nin anlatılması için ideal dönemler. Ama dediğim gibi bunların hepsinin planlamasının konunun uzmanı olan pedagoglar tarafından yapılması lazım. Çocuklarımıza Millî Mücadele’yi ve tarihimizi iyi niyetli de olsa uygun düşmeyen yaşlarda öğretmeye çalıştığınız zaman bu sefer ters tepkiler uyandırabiliyor. Tarihten soğutuyorsunuz. 

A person standing on a rocky hill

Description automatically generated

Fotoğraf-2: Selim Erdoğan, arazi çalışmaları esnasında. Söz konusu mevki, Kazuçuran direneği, Afyonkarahisar’a bağlı Ayazini ilçesinde yer almaktadır. 26 Ağustos 1922 tarihinde hücuma geçen Türk birlikleri, Afyon’un güneyinden bir yarma harekâtı başlatmıştır. Seyitgazi Grubu ile 61’inci Tümen Kazuçuran mevziine taarruz etmiştir. Kaynak: (© KAPDEM, 2023)

 

“Toplumu birbirine bağlayan, millet yapan şeylerden en önemlisi kültür birliği, kader birliği ama aynı zamanda bir tarih birliğidir”

 

Toplumların birliği için ortak değerleri öğretmek, milletlerin gelişimi ve geleceğe dair doğru politikalar üretilmesi için doğru bir tarih bilinci vermek çok önemli olarak kabul edilir. Çocuklara tarih öğretirken bu tip bir değerlendirmeyi yapmadan doğru bir eğitim politikası oluşturulmuyor o zaman. Tarihini bilmek sizce neden çok önemlidir?

Kesinlikle, doğru bir tarih bilinci elzemdir. Toplumu birbirine bağlayan, millet yapan şeylerden en önemlisi kültür birliği, kader birliği ama aynı zamanda bir tarih birliğidir. Bu ortak paylaştığımız tarihi asgari müşterekte herkesin bilmesi lazım. Toplumdaki her bireyin bilmesi lazım. 

Millî Eğitim Bakanlığı ve diğer kamu kurumları İstiklal Harbi’nin öğretilebilmesi ve anlatılabilmesi hususlarında şimdiye kadar etkili bir kamu politikası geliştirebildiler mi?

Bu konuda yorum yapabilecek kadar tecrübe ya da bilgi sahibi değilim. Olayın ilk okul ve orta öğretim kurumlarında nasıl anlatıldığıyla çok ilgilenmedim. Ama üniversitelerde anlatılan Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinin yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Hatta maalesef bazı üniversitelerde olmaması gerektiği halde seçmeli hale getirildiğini duyuyorum. Bu beni çok üzüyor. 

 

“Bir kere her şeyden önce az önce belirttiğim husus çok kritik. Ortak bir tarih, aynı zamanda ortak bir kültür ve dil geliştirilmesine zemin hazırlar. Bu olmadığı sürece, her zaman için, bir şeyler eksik kalacak”

 

İstiklal Harbi’nin üniversite tedrisatındaki yeri hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Ben üniversite boyutunu biliyorum olayın. Bir kere her şeyden önce az önce belirttiğim husus çok kritik. Ortak bir tarih, aynı zamanda ortak bir kültür ve dil geliştirilmesine zemin hazırlar. Bu olmadığı sürece, her zaman için, bir şeyler eksik kalacak. Yani ben burada Büyük Taarruz dediğim zaman toplumun yediden yetmiş yediye her kesiminde aynı algıyı yaratması lazım. Herkesin illa uzman olması gerekmiyor. Ama en azından bir 26 Ağustos 1922 demesi lazım insanların. Şimdi tarih anlatımında biz Pasarofça Antlaşması’ndan tutun da aklınıza gelebilecek her şeyin tarihini Kösedağ Meydan Muharebesi’ni, Dandanakan’ı, hepsini yüklemeye çalışırız çocuklara. Bir yandan sonra tarih enflasyonu oluyor. Ama bazı tarihler var ki herkes tarafından bilinmelidir. Dandanakan’ı bilmeyebilir belki. Ama bir Çanakkale’yi, bir Sakarya’yı bilmek zorunda.  

Toplumda İstiklal Harbi’ne yönelik dezenformasyon had safhaya ulaşmış vaziyette. Bu dezenformasyonla mücadele konusunda neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bir kere liyakat sahibi ve konunun uzmanı kimselerin daha çok üretmesi, daha çok ortaya koyması gerekiyor. Belgelerle ve günü şartlarına uygun bir biçimde elbette. Burada kastettiğim şey şu: Maalesef günümüzde okumak artık bir alışkanlık olmaktan çıktı. Bizde bir ifade vardır ya hani “okur-yazar oranı.” Okur-yazarlık harfleri bir araya getirerek okumaktan ibaret değildir. Bir kimse düzenli kitap okuyorsa, düzenli yazabiliyorsa ve kendini ifade edebiliyorsa o “okur-yazardır.” Türkiye’de artık okur-yazar yetişmiyor. Günün teknolojisinin de getirdiği birtakım dayatmalar var. Artık görsellik ön plana çıkıyor. Bu durumda, insanların İstiklal Savaşı’nı, milli tarihimizin önemli kilometre taşlarını anlatırken uzmanların görsel materyallerden daha çok yararlanmasını kaçınılmaz kılıyor. Ana akım medyada, maalesef, kaynana-gelin savaşları İstiklal Savaşı’ndan daha fazla reyting yapıyor. Bazı kanallardaki kurgu dizileri insanlar ellerine tencere ve ayakkabı çekeceği alarak motive olup seyrediyorlar. İnsanlar için ülkesinin ve milletinin tarihini bu tarz dizilerden öğrenmek daha kolay geliyor. Bu durumda, görsel içeriği yüksek belgesellere ağırlık verilmesi şart.   

 

“Düşman işgalinde bir buçuk milyon insan evsiz kaldı. 150.000 insan sistematik şekilde katledildi ve soykırıma maruz kaldı. 60.000 Türk kadınına sistematik şekilde tecavüz edildi ve 16.000 kadından bir daha haber alınamadı. Biz böyle bir süreçte bahsediyoruz”

 

Eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman’ın tam da Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin yüzüncü yılı münasebetiyle yaptığı açıklamalar çok tartışıldı. Kahraman, "2 Mart'ta Rize kurtulmuş, kim diyor? Yok Erzurum şu Mart’ta. Şehirlerin düşman işgalinden kurtuluşu dolayısıyla kutlama yapılmaz" demişti. Siz bu tartışma hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bunun yorumunu yapmak bence bir siyasetçinin işi değil. Bunun yorumunu kim yapabilir biliyor musunuz? Bunun yorumunu o düşman çizmesinin altında ezilmiş bir insanın torunu yapabilir. Nereler? Afyon, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çanakkale, Balıkesir gibi yerlerde yaşayan insanların torunlarına sormak lazım bu soruyu. Acaba kutlanmalı mıdır yoksa kutlanmamalı mıdır?  Çünkü bu acıyı onlar çekti. 2022’den, 2023’ten bakarak bazı şeylere yorum yapmak kolay. Önemli olan o şartları değerlendirebilmek. Şimdi Sn. İsmail Kahraman böyle bir yorum yapmış. Yani bunu değerlendirecek kişi ben değilim. Ama sadece şunu söyleyerek vicdanıyla baş başa bırakmak isterim kendisini. Bir buçuk milyon insan evsiz kaldı. 150.000 insan sistematik şekilde katledildi ve soykırıma maruz kaldı. 60.000 Türk kadınına sistematik şekilde tecavüz edildi ve 16.000 kadından bir daha haber alınamadı. Biz böyle bir süreçte bahsediyoruz. Bunları bildikten sonra dileyen dilediğini kutlasın.

A person walking on a rocky hill

Description automatically generated 

Fotoğraf-3: Dr. Selim Erdoğan. Kaynak: (© KAPDEM, 2023)

“Bu ülkede, bu topraklarda, bu vatan üzerinde güçlü ve istikrarlı bir Türkiye Cumhuriyeti Batı emperyalizminin en istemediği şeydir. Bunu sağlayabilmesi için toplumun ortak değerlerini yıpratması lazım. Bir kesimin İstiklal Savaşı, Millî Mücadele ve sonrasındaki süreci sulandırmaya çalışmasının arkasında yatan sebep budur”

Sizce İstiklal Harbi’nin birbirinden çok keskin çizgilerle ayrılan birçok kesim tarafından eleştirilmesinin sebebi ne olabilir? Alternatif bir tarih algısı neden yaratılmak istenmektedir?

Şimdi bakın Batı’nın Goebbels’ten öğrendiği çok güzel bir şey var. Bunu emperyalist Batı çok güzel kullanıyor. Bir yalanı ne kadar sık söylersen ve ne kadar yüksek sesle söylersen o kadar fazla inanan olur. Bu ülkede, bu topraklarda, bu vatan üzerinde güçlü ve istikrarlı bir Türkiye Cumhuriyeti Batı emperyalizminin en istemediği şeydir. Bunu sağlayabilmesi için toplumun ortak değerlerini yıpratması lazım. Bir itibar suikastına maruz bırakması lazım önemli isimleri ya da tamamen fiziki olarak kaybolması lazım bu insanların. Bunlar, toplumun hangi siyasi görüşten olursa olsun, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, bir şekilde Türk toplumunu bir arada tutan isimlerdir. Bunları ne kadar itibarsızlaştırırsan ne kadar sulandırırsan o kadar rahat bir şekilde, kendi istediğin siyasi amaçlara ulaşırsın. Bir kesimin İstiklal Savaşı, Millî Mücadele ve sonrasındaki süreci sulandırmaya çalışmasının arkasında yatan sebep budur. Millî Mücadele’yi küçümseyen ve hor gören kesimin kesinlikle bunu cehaletten yaptığına inanmıyorum. Çünkü bildiğim bir tek şey varsa o da şudur: ihanet denen şeyin beslendiği bataklık cehalettir. 

 

İstiklal Harbi ile ilgili asılsız birçok iddianın temelinde yatan düşünce sizce nedir?

Emperyalist sömürü ve bu sömürüye uşaklık eden aktörler ve figürler.

 

İlerleyen dönemlerde İstiklal Harbi’nin anlatımına yönelik nasıl çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Tarih anlatımından tutun da savaşların yürütüldüğü coğrafi mekanların korunmasına kadar yapılması gerekenleri sıralar mısınız?

Dediğim gibi Cumhurbaşkanlığı’nın altında güzel, yeterli bir bütçeye sahip ve liyakat sahibi uzmanlara yer veren bir ihtisas kurumun oluşturulması. Yine Türk Tarih Kurumu ve Cumhurbaşkanlığı’nın altındaki bu kurum şehitlikler ve muharebe sahalarından sorumlu kurumun rehberliğinde, onların yönlendireceği bir takip görsel projeler, belgeseller, diziler, filmler olabilir. Çünkü dizi ve film olayı artık günümüzde propagandanın temel unsurlardır. Yani Amerika’nın Hollywood ile bütün dünyayı nasıl yönettiğini görüyorsunuz. Aslında Türkiye’de yapılması gereken şey budur. Madem Türk insanı tarihi dizilerden öğrenmek istiyor o zaman doğru dizilerden doğru tarihi öğrensin. 

 

“Hamaset içermeyen, gerçek tarihin üzerine inşa edilmiş hiçbir film ya da dizi artık çekilmiyor”

 

Eskiden Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’na ait çeşitli kanallarda, Millî Mücadele ve İstiklal Harbi’ne dair oldukça öğretici yayınları izlerdik. Bugün bu duruma nasıl geldik?

Maalesef. Yunan ordusuna sızmış “General Cevdet” karakteriyle değil de gerçekler üzerinden mesela Tarık Buğra’nın “Küçük Ağası”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ı ya da Kurtuluş dizisi neden tekrar gösterilmez? Bunlar tekrar gösterilsin. Biz çocukluğumuzda her milli bayramda “Bir Millet Uyanıyor” seyrederdik. Niye yok şimdi? Yıllardır seyretmiyoruz. Görmüyoruz. 29 Mayıslarda o Bora Ayanoğlu’nun o günün şartları altında çok güzel çekilmiş bir İstanbul’un Fethi filmi vardı. Artık o bile gösterilmiyor. Yani bakın konu sadece İstiklal Savaşı değil. Hamaset içermeyen, gerçek tarihin üzerine inşa edilmiş hiçbir film ya da dizi artık çekilmiyor. Yani toplum hamaset istiyor denilerek ana akım medya onları gırtlağına kadar hamasete boğarak saçma sapan diziler gösteriyor. En büyük sıkıntımız bu.

İstiklal Harbi’miz ve Millî Mücadele ile ilgili farklı sorularımıza zaman ayırıp yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederiz Dr. Erdoğan. Okurlarımızın da çok yararlandığı bir sohbet olmasını diliyoruz.  

Ben teşekkür ederim. Bu konulardaki duyarlılığınızı içtenlikle kutluyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Bu anı yazısı, Türkiye’de iktidar olma iddiası taşıyan siyasi partilerin dış politika üretme kapasitesini, yazarın bizzat tanıklık ettiği iki farklı dönem üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 2002 genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) heyetinin ve 2023 seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinin Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslardan hareketle, siyasi aktörlerin uluslararası muhataplarla nasıl bir dil kurduğu, hangi konuları önceliklendirdiği ve ne ölçüde hazırlıklı olduğu incelenmektedir. Yazı, AK Parti’nin iktidar öncesi dönemde ABD temaslarına somut senaryolar, teknik analizler ve öngörülebilir bir dış politika çerçevesiyle yaklaştığını; CHP’nin ise 2023 sürecinde daha çok iç siyasi sorunlar, demokrasi ve normatif söylemler etrafında şekillenen bir anlatı sunduğunu ileri sürmektedir. Bu farkın kişisel tercihlerden ziyade, dış politika yapımına bakış ve kurumsal kapasiteyle ilgili yapısal bir meseleye işaret ettiği savunulmaktadır. Çalışma, iktidar hedefi olan siyasi aktörler açısından dış politikanın iyi niyet beyanlarıyla değil, somut hazırlık, stratejik öngörü ve teknik kapasiteyle inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.[1]

Detay
6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası 6 Şubat 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük deprem felaketlerinden birisini yaşadığımız günün üzerinden tam üç yıl geçti. Aradan geçen 3 yıla rağmen, bu felaketin yarattığı yıkım ve kayıplar, hafızalarımızda bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Başta Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere pek çok kentte yitirilen on binlerce canımız, yalnızca bir afetin değil, uzun yıllara yayılan ihmal ve yönetimsel sorunların da acı bir sonucudur. Deprem sonrası hala kayıp olan ve bulunamayan insanlar, çocuklar ise yüreğimizi en acı şekilde kanatmaya devam etmektedir. Hem depremde hayatını kaybeden insanların toplam sayısına hem kimliksiz defnedilen kişi sayısına ve gerçek kimliklerin tespit edilememesine hem kimin nerede, nasıl defnedildiği ya da bulunduğuna dair muğlak resmi/gayri resmi ifadelerin çokluğuna hem de daha sonra kayıp olduğu bildirilen ya da yakınlarının/tanıdıklarının kayıp olduğuna dair ihbarda bulunmaya devam ettikleri insanlara dair belirsizlik ve şüpheler kamuoyu vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Kamuoyu ile paylaşılan resmi bilgilere dair süregelen güvensizlik toplumun büyük bir kesiminde deprem sonrası travmayı daha da arttırmaktadır. Daha geçen günlerde depremde hayatını kaybeden bir insanımız naaşına üç yıl sonra ulaşılmış olması bu yaranın büyüklüğü ve travmasının kolay geçmeyeceğini tekrar tekrar herkese hatırlatmaya devam etmektedir. 6 Şubat 2023 depreminin 3.yıl dönümünde, yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinemeyiz. Sormamız gereken daha hayati sorular var: Sorumlular ortaya çıkarıldı mı? Türk halkında adalet duygusu onarıldı mı? Hem kamu hem özel kurumlardaki sorumlular yeterince soruşturuldu ve adil bir yargılamaya dahil edildi mi? Türkiye’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC’ye) ve daha pek çok yabancı ülkeye kadar büyük ve onulmaz kayıpların olduğu deprem sonrası ailelerin, tanıdıkların ve toplumsal grupların hayata yeniden tutunması, sosyal ve psikolojik olarak yeniden toparlanması için yeterince destek programı uygulamaya kondu mu? Benzer bir felaketin yeniden yaşanmaması için gerçekten adımlar atıldı mı? Bu topraklarda deprem, kaçınılmaz bir doğa olayı olabilir ancak bu ölçekte bir felakete dönüşmesi, denetimsizlikten, ihmallerden ve kamusal sorumluluğun fiilen askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak daha önce yayımladığımız çalışmalarda, yapı üretimi ve denetim düzeninin sadece kuralların varlığı ile açıklanamayacağını, asıl meselenin uygulama, görev ahlakı, sorumluluk bilinci ve yaptırımların caydırıcılığı olduğunu vurgulamıştık. Bir yazarımızın iki bölüm halinde kaleme aldığı değerlendirmelerde de görüleceği üzere sistemin kâğıt üstünde kurulmuş görünmesine rağmen sahada neden işlemediği sorusu, insan unsurunun ve işleyen bir sorumluluk zincirinin yokluğuyla ilişkilendirilmişti.[1][2] Bugün deprem bölgesinin yeniden inşası sürerken, mesele sadece kaç konut tamamlandı veya teslim edildi değildir. Asıl sorulması gereken soru, bu yapıların hangi denetim ve sorumluluk bilinci altında yapıldığı, risklerin hangi mekanizmalarla engellendiği ve kamu gücünün hangi ölçüde şeffaf ve denetlenebilir hale geldiğidir. Bir bölgenin yeniden inşası beton blokların yükselmesi kadar, güven duygusunun ve adalet beklentisinin de onarılmasıdır. Toplum vicdanını ve devlete olan güven ve adalet duygusunu sadece fiziki olarak o şehri yeniden inşa etmek toparlayamaz. Bu güven yeniden tesis edilmeden, yapılan fiziki yatırımlar eksik kalacaktır. Bu noktada, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başlığın altını özellikle çizmek gerekir: İmar affı ya da imar barışı uygulamaları. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çalışmasında, deprem sonrası yeniden alevlenen -imar barışı- tartışmalarının, çoğu zaman her yıkımı tek bir sebebe bağlayan kolaycı bir algı ürettiği; oysa meselenin hem hukuki hem idari yönleriyle daha kapsamlı ele alınması gerektiği belirtilmişti.[3] Yine aynı çalışmada, imar affı/imar barışı düzenlemelerinin kural ihlalini ödüllendiren, kurala uyanlarda adalet duygusunu zedeleyen ve kamu yönetiminde zehirleyici bir etki üreten yönleri vurgulanmıştır. Özellikle 2018’de yapılan düzenlemenin teknik denetim bakımından belirsizliği ve sorumluluğu fiilen çıkar sahibi vatandaşa yıkan yaklaşımı eleştirilmişti. Ayrıca aynı çalışmada görülecektir ki yazarımız yıkımın tek sebebinin imar afları gibi gösterilmesinin de başka sorumluluk alanlarını görünmez kılabileceğini hatırlatarak, gerçekçi bir soruşturmanın tüm sistemi kapsaması gerektiğini ifade etmişti.[4] Üç yılın ardından, sorumluluğun dar bir alana sıkıştırıldığı ve karar–onay süreçlerinin bütünüyle aydınlatılmadığı kanaati güçleniyorsa, bu yalnızca bir adalet sorunu değil, doğrudan bir kamu güvenliği sorunudur. Etkili ve hızlı işleyen yargı süreçleri, şeffaf delil yönetimi, kamu görevlileri dahil olmak üzere sorumluluk zincirinin tamamına uzanabilen hesap verebilirlik ve gerçek caydırıcılık sağlanmadan, topluma böyle bir felaketi bu ülke bir daha yaşamayacak duygusu ve güveni verilemez. Bu sebeple, yalnız cezai süreçler değil, aynı zamanda tazminat düzeni, mesleki yaptırımlar ve kamu görevinin doğurduğu sonuçlara dair somut bedel mekanizmaları da işletilmelidir. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çözüm önerilerinde de caydırıcılığın yalnız uzun süren ceza yargılamalarına bırakılamayacağı, hızlı ve etkili mali/mesleki sonuçlar doğuran sistemlerle desteklenmesi gerektiği savunulmuştu.[5] Bugün, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı anarken bir temenniden fazlasını söylüyoruz: Şeffaf, doğru, hesap verebilir ve adil yönetim, bir tercih değil; anayasadaki yaşam hakkının asgari şartıdır. Kamu görevi yalnız yetki kullanmak değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hukuki ve vicdani hesabını da verebilmektir. Bu vesileyle, 6 Şubat 2023 depremlerinde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve tüm Türk milletine sabırlar diliyoruz. Dileğimiz, adaletin gecikmediği, denetimin işlediği, yeniden inşanın güven verdiği ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışının hâkim olmasıdır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    6 Şubat 2026                                                                                                                                                                       Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) [1] https://kapdem.org/depremden-sonra-yine-mi-ayni-seyleri-soylemek-lazim-islemeyen-sistemin-bas-aktorleri-muteahhitler-yapi-denetim-sirketleri-ve-ruhsat-makamlari-bolum-1/ [2] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/ [3] https://kapdem.org/bir-felaketin-ardindan-imar-affi-imar-barisi-nedir-ne-degildir-ve-buyuk-yikimdaki-etkileri/ [4] https://kapdem.org/imar-hakki-aktarimi-kamulastirma-parasi-odemekten-kurtulmanin-yontemi-mi/ [5] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/

Detay