Yazı Gönder

Özel Dosyalar Bölümü

Bu bölümde yer alan raporlar KAPDEM'in en özel ve detaylı çalışmalarıdır. Sadece özet kısımlarını görüntüleyebilirsiniz. Tam içerik için giriş yapmanız veya bizimle iletişime geçmeniz gerekmektedir.

Özel Erişim Gerekli

Özel Dosyalar

KAPDEM'in en kapsamlı araştırma raporları ve stratejik analizleri. Derinlemesine incelemeler ve özel çalışmalar bu bölümde yer almaktadır.

TÜRKİYE’DE DÜZENSİZ GÖÇ, HUKUKİ STATÜLER VE YABANCILARIN İSTİHDAMI

TÜRKİYE’DE DÜZENSİZ GÖÇ, HUKUKİ STATÜLER VE YABANCILARIN İSTİHDAMI

I. Giriş Göç, insanlık tarihi boyunca bireylerin ve toplulukların ekonomik, siyasal, çevresel ve toplumsal nedenlerle yer değiştirmesini ifade eden çok boyutlu bir olgu olarak varlığını sürdürmüştür. İlkel dönemlerde daha çok hayatta kalma ve doğal kaynaklara erişim amacıyla gerçekleşen göç hareketleri, modern dönemde ulus devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte sınır, egemenlik ve güvenlik kavramlarıyla doğrudan ilişkili hâle gelmiştir. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası sistemde yaşanan dönüşümler, göçü yalnızca bireysel bir hareketlilik biçimi olmaktan çıkararak küresel ölçekte siyasal, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğuran yapısal bir meseleye dönüştürmüştür. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte hız kazanan küreselleşme süreci, sermaye ve malların dolaşımını büyük ölçüde serbestleştirirken, emek hareketliliğini aynı ölçüde özgürleştirmemiştir. Bu asimetrik yapı, özellikle gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelen düzensiz göç hareketlerini artırmıştır. Gelir dağılımındaki küresel eşitsizlikler, bölgesel çatışmalar, iç savaşlar, otoriter rejimler, çevresel krizler ve devlet kapasitelerinin zayıflaması, milyonlarca insanı zorunlu göçe sürüklemiştir. Bu bağlamda çağdaş göç hareketlerinin önemli bir kısmı gönüllü tercihlerden ziyade zorunlulukların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alması, tarihsel ticaret ve göç yolları üzerinde bulunması ve çevresindeki istikrarsız bölgeler nedeniyle bu küresel dönüşümden en fazla etkilenen ülkelerden biridir. Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren göç alan bir coğrafya olan Anadolu, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu kaynaklı göç hareketlerine sahne olmuştur. Ancak özellikle 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’nin göç profili niteliksel olarak değişmiş; ülke, yalnızca göç veren değil, aynı zamanda göç alan ve transit ülke konumuna da sahip karmaşık bir göç rejimiyle karşı karşıya kalmıştır. 1980’lerden itibaren İran Devrimi, İran-Irak Savaşı ve Afganistan’daki siyasal istikrarsızlıklar, Türkiye’ye yönelen düzensiz göç hareketlerini artırmıştır. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkelerinden gelen düzensiz işgücü göçü, Türkiye’nin özellikle büyük kentlerinde ve emek yoğun sektörlerinde görünür hâle gelmiştir. Bu dönemde Türkiye, büyük ölçüde “geçici” olarak tanımlanan göç hareketleriyle karşılaşmış, göçün kalıcı etkileri yeterince dikkate alınmamıştır. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş ise Türkiye’nin göç rejiminde tarihsel bir kırılma yaratmıştır. Kısa süre içerisinde milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye sığınması, ülkeyi dünyanın en fazla sığınmacı barındıran ülkesi konumuna getirmiştir. Bu gelişme, Türkiye’nin yalnızca transit ülke değil, fiilen bir hedef ülke hâline geldiğini göstermiştir. Suriyelilere ek olarak Afganistan, Irak, İran ve Afrika ülkelerinden gelen düzensiz göçmenler de Türkiye’deki göç dinamiklerini daha karmaşık bir yapıya büründürmüştür. Bu süreçte Türkiye, bir yandan uluslararası hukuk çerçevesinde mülteci ve sığınmacılara yönelik yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan düzensiz göç, kayıt dışı istihdam, kamu hizmetlerine erişim, toplumsal uyum ve güvenlik gibi alanlarda artan yapısal baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Göçmen nüfusun hızla artması, özellikle emek piyasasında rekabet algısını güçlendirmiş; bu durum toplumsal gerilimleri ve yabancı karşıtı söylemleri beslemiştir. Göç meselesinin siyasal alanda giderek daha fazla popülist söylemler üzerinden tartışılması, kavramsal belirsizlikleri ve yanlış genellemeleri derinleştirmiştir. “Mülteci”, “sığınmacı”, “düzensiz göçmen” ve “geçici koruma” gibi hukuki kavramların kamuoyunda sıklıkla birbirinin yerine kullanılması, hem göçmenlere yönelik politikaların etkinliğini azaltmakta hem de toplumsal algıyı olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bağlamda Türkiye’de göç olgusunun, güvenlik merkezli ve geçici çözümler yerine, hukuki, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla bütüncül bir çerçevede ele alınması zorunlu hâle gelmiştir. II. Göç ve Düzensiz Göç Kavramı Göç kavramı, sosyal bilimler literatüründe çok disiplinli bir yaklaşımla ele alınmakta; sosyoloji, iktisat, siyaset bilimi, hukuk ve uluslararası ilişkiler gibi alanların kesişiminde incelenmektedir. Uluslararası Göç Örgütü’ne (IOM) göre göç, bireylerin ya da grupların olağan ikamet yerlerini, geçici veya kalıcı olarak, ülke sınırları içinde ya da sınır aşan biçimde terk etmelerini ifade etmektedir. Bu tanım, göçü yalnızca fiziksel bir yer değiştirme olarak değil; ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal sonuçlar doğuran karmaşık bir süreç olarak ele almaktadır. Göç, bireysel bir karar olabildiği gibi, zorunlu koşulların dayattığı kolektif bir hareketlilik biçimi de olabilmektedir. Göç literatüründe kavramsal netliğin sağlanabilmesi amacıyla çeşitli sınıflandırmalar yapılmaktadır. Bunlar arasında iç göç–dış göç, gönüllü göç–zorunlu göç, geçici göç–kalıcı göç ve düzenli göç–düzensiz göç ayrımları öne çıkmaktadır. Bu ayrımlar, göçün nedenlerini, hukuki boyutunu ve sonuçlarını analiz etmede önemli bir işlev görmektedir. Özellikle düzenli ve düzensiz göç ayrımı, modern ulus devlet sisteminde göçün nasıl algılandığını ve yönetildiğini anlamak açısından merkezi bir öneme sahiptir. Düzenli göç, göçmenlerin menşe ülkeden çıkış, transit ülkelerden geçiş ve hedef ülkeye giriş süreçlerinin tamamının ilgili devletlerin hukuki düzenlemelerine uygun şekilde gerçekleştiği göç biçimini ifade etmektedir. Bu kapsamda düzenli göç; geçerli pasaport, vize, oturma izni ve çalışma izni gibi belgelerle gerçekleştirilen, devletler tarafından tanınan ve denetlenen bir hareketlilik türüdür. Düzenli göç, devletlerin egemenlik alanı içinde gerçekleştiği için hukuki koruma mekanizmalarına daha açık bir yapı arz etmektedir. Buna karşılık düzensiz göç, bireylerin bir ülkeye yasadışı yollarla giriş yapması, yasal kalış süresini aşması ya da gerekli izinleri olmaksızın çalışması gibi durumları kapsamaktadır. Düzensiz göç, yalnızca sınırların izinsiz geçilmesini değil, aynı zamanda yasal yollarla giriş yapılmasına rağmen sonradan hukuki statünün kaybedilmesini de içermektedir. Bu yönüyle düzensiz göç, tek bir eyleme indirgenemeyecek kadar geniş ve dinamik bir olgudur. Göçmenlerin hukuki statülerinin zaman içinde değişebilmesi, düzenli ve düzensiz göç arasındaki sınırların her zaman net olmamasına yol açmaktadır. Uluslararası literatürde uzun süre “yasadışı göç” (illegal migration) kavramı kullanılmış olsa da, son yıllarda bu terimin yerini büyük ölçüde “düzensiz göç” (irregular migration) ifadesi almıştır. Bu terminolojik dönüşümün temelinde, göçmenlerin kendilerinin değil, göç süreçlerinin hukuka aykırı olabileceği düşüncesi yatmaktadır. Başka bir ifadeyle, bireylerin varoluşlarının “yasadışı” olarak tanımlanmasının insan hakları perspektifiyle bağdaşmadığı kabul edilmektedir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler, Uluslararası Göç Örgütü ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar, “düzensiz göç” kavramının kullanılmasını teşvik etmektedir. Bununla birlikte, “düzensiz” ifadesinin tercih edilmesi, göçün hukuki boyutunu ortadan kaldırmamaktadır. Düzensiz göç hâlen devletlerin sınır rejimleri, kamu düzeni ve egemenlik anlayışları çerçevesinde hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Ancak kavramsal düzeyde yapılan bu değişiklik, göçmenlerin suçla özdeşleştirilmesini engellemeyi ve daha insan hakları temelli bir söylem geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu durum, göç yönetiminde güvenlik merkezli yaklaşımlarla hak temelli yaklaşımlar arasındaki gerilimi de görünür kılmaktadır. Düzensiz göç olgusunun ortaya çıkmasında birçok yapısal etken rol oynamaktadır. Küresel ölçekte gelir dağılımındaki eşitsizlikler, savaşlar, iç çatışmalar, çevresel felaketler ve siyasal baskılar, bireyleri yaşadıkları ülkeleri terk etmeye zorlamaktadır. Buna karşılık hedef ülkelerin vize rejimleri ve sınır kontrolleri, düzenli göç kanallarını sınırlamakta; bu durum göçmenleri düzensiz yollara yöneltmektedir. Dolayısıyla düzensiz göç, çoğu zaman bireysel tercihlerden ziyade yapısal kısıtların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Düzensiz göçmenler, hukuki statülerinin belirsizliği nedeniyle kırılgan bir konumda bulunmaktadır. Çalışma hayatında kayıt dışı istihdam, düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve kötü çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalmaları yaygındır. Aynı zamanda sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlere erişimde ciddi engellerle karşılaşmaktadırlar. Bu durum, düzensiz göçü yalnızca bir sınır güvenliği meselesi olmaktan çıkararak, aynı zamanda sosyal politika ve insan hakları sorunu hâline getirmektedir. Sonuç olarak göç ve düzensiz göç kavramları, yalnızca hukuki tanımlar üzerinden değil, tarihsel, ekonomik ve siyasal bağlamlar dikkate alınarak ele alınmalıdır. Kavramsal netliğin sağlanması, göç yönetiminde etkili ve sürdürülebilir politikalar geliştirilebilmesinin ön koşullarından biridir. Düzensiz göçün nedenlerini yalnızca bireysel tercihlere indirgemek yerine, küresel eşitsizlikler ve yapısal faktörler çerçevesinde değerlendirmek, daha bütüncül bir analiz imkânı sunmaktadır. III. Türkiye’nin Transit Ülke Konumu Türkiye’nin göç coğrafyasındaki konumu, büyük ölçüde “transit ülke” niteliği üzerinden tanımlanmaktadır. Transit göç, göçmenlerin nihai hedef ülkeye ulaşmadan önce geçici bir süreyle bir ülkede bulunmalarını ifade eden bir kavramdır. Bu göç türünde transit ülke, teorik olarak yalnızca bir geçiş alanı olarak görülmektedir. Ancak uygulamada transit göç, çoğu zaman kalıcı göçe dönüşmekte; göçmenler hedef ülkelere ulaşamadıkları veya geri dönüş imkânları bulunmadığı için transit ülkede uzun süreli ya da kalıcı biçimde yaşamaya başlamaktadır. Bu durum, transit ülke kavramının pratikte hedef ülke işleviyle iç içe geçmesine yol açmaktadır. Türkiye’nin transit ülke konumu, coğrafi özellikleriyle doğrudan ilişkilidir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alan Türkiye, tarihsel olarak ticaret, savaş ve göç yollarının merkezinde bulunmuştur. Anadolu coğrafyası, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de farklı etnik ve dini toplulukların geçiş ve yerleşim alanı olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise bu tarihsel miras, modern ulus devlet sınırları içerisinde yeni bir anlam kazanmış; Türkiye, özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren artan düzensiz göç hareketlerinin odağı hâline gelmiştir. 1979 İran Devrimi, Türkiye’nin transit ülke rolünü belirginleştiren ilk büyük kırılma noktalarından biridir. Devrim sonrasında İran’dan kaçan çok sayıda kişi, Avrupa’ya ulaşmak amacıyla Türkiye’yi geçiş güzergâhı olarak kullanmıştır. Bunu Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali, İran-Irak Savaşı ve 1991 Körfez Savaşı izlemiş; Orta Doğu ve Orta Asya kaynaklı düzensiz göç akımları Türkiye’nin doğu ve güney sınırlarında yoğunlaşmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye’yi Doğu’dan Batı’ya uzanan düzensiz göç rotalarının merkez ülkelerinden biri hâline getirmiştir. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinden gelen göç hareketleri Türkiye’nin transit ülke rolünü daha da pekiştirmiştir. Bu dönemde Türkiye, yalnızca siyasi sığınmacılar için değil, aynı zamanda ekonomik nedenlerle hareket eden düzensiz işgücü için de bir geçiş noktası hâline gelmiştir. Ancak bu göçmenlerin önemli bir bölümü, Avrupa’ya geçişin zorlaşması nedeniyle Türkiye’de kalıcı hâle gelmiş; böylece transit göç ile hedef göç arasındaki sınırlar giderek belirsizleşmiştir. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş, Türkiye’nin göç rejiminde niteliksel bir dönüşüm yaratmıştır. Kısa süre içerisinde milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye sığınması, ülkeyi dünyanın en fazla sığınmacı barındıran ülkesi konumuna getirmiştir. Bu gelişme, Türkiye’nin transit ülke olarak tanımlanmasının yetersiz kaldığını açık biçimde ortaya koymuştur. Suriyeliler için Türkiye, geçici bir durak olmaktan çıkmış; fiilen uzun süreli yerleşim alanı hâline gelmiştir. Buna paralel olarak Afganistan, Irak, İran ve Afrika ülkelerinden gelen düzensiz göçmenlerin de Türkiye’de kalma süreleri uzamıştır. Türkiye’nin transit ülke rolünün kurumsal bir nitelik kazanmasında Avrupa Birliği ile yürütülen iş birliği süreçleri önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle geri kabul anlaşmaları, Türkiye’nin Avrupa’ya yönelen düzensiz göç akımlarını kontrol etme sorumluluğunu artırmıştır. Bu anlaşmalar çerçevesinde Türkiye, Avrupa Birliği ülkelerine ulaşmaya çalışan düzensiz göçmenlerin önemli bir bölümünü kendi topraklarında tutmak ve geri kabul etmekle yükümlü hâle gelmiştir. Bu durum, Türkiye’nin göç yönetiminde artan bir yük üstlenmesine yol açmıştır. Ancak geri kabul anlaşmaları, yük paylaşımı ilkesinin adil biçimde işletilmediği yönünde ciddi eleştirilere konu olmaktadır. Türkiye, milyonlarca sığınmacı ve düzensiz göçmeni barındırmasına rağmen, Avrupa Birliği’nden beklenen düzeyde mali, hukuki ve siyasal destek alamadığı gerekçesiyle eleştirilmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin transit ülke rolü, yalnızca coğrafi bir gerçeklik değil, aynı zamanda uluslararası siyasetin bir sonucu olarak şekillenmektedir. Sonuç olarak Türkiye’nin transit ülke konumu, geçici bir durum olmaktan ziyade, kalıcı ve yapısal bir özellik hâline gelmiştir. Transit göçün büyük ölçüde kalıcı göçe dönüşmesi, Türkiye’nin göç politikalarını kısa vadeli güvenlik önlemlerinin ötesine taşımasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin hem transit hem de hedef ülke olarak karşı karşıya kaldığı bu karmaşık göç rejimi, hukuki düzenlemelerden istihdam politikalarına, toplumsal uyumdan dış politikaya kadar geniş bir alanda bütüncül ve sürdürülebilir bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. IV. Uluslararası Hukuk ve Türkiye’de Yabancıların Hukuki Statüleri Uluslararası göçün hukuki boyutu, devletlerin egemenlik hakları ile bireylerin temel hak ve özgürlükleri arasındaki denge üzerinden şekillenmektedir. Modern uluslararası hukuk düzeninde devletler, sınırlarını kontrol etme ve ülkeye giriş–çıkışı düzenleme yetkisine sahip olmakla birlikte, bu yetki mutlak değildir. Özellikle zorunlu göç söz konusu olduğunda, devletlerin uluslararası insan hakları hukuku ve mülteci hukuku çerçevesinde belirli yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de yabancıların hukuki statülerini anlamak için hem uluslararası düzenlemelerin hem de ulusal mevzuatın birlikte ele alınması gerekmektedir. Uluslararası mülteci hukukunun temelini, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi ve 1967 tarihli New York Protokolü oluşturmaktadır. Bu belgeler, zulüm korkusu nedeniyle ülkesini terk eden bireylerin korunmasını amaçlamakta ve “geri göndermeme” (non-refoulement) ilkesini mülteci hukukunun merkezine yerleştirmektedir. Geri göndermeme ilkesi, bir kişinin hayatı veya özgürlüğü tehdit altında olacaksa menşe ülkesine ya da üçüncü bir ülkeye zorla geri gönderilemeyeceğini ifade etmektedir. Bu ilke, günümüzde uluslararası teamül hukuku niteliği kazanmış temel bir norm olarak kabul edilmektedir. Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmakla birlikte, sözleşmeye koyduğu coğrafi çekince nedeniyle yalnızca Avrupa’da meydana gelen olaylar sonucunda Türkiye’ye sığınan kişilere “mülteci” statüsü tanımaktadır. Avrupa dışından gelen sığınmacılar ise mülteci statüsü yerine farklı hukuki kategoriler altında değerlendirilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin mülteci hukukunda kendine özgü bir statü rejimi geliştirmesine yol açmıştır ve Türkiye’yi diğer sözleşmeye taraf ülkelerden ayıran temel unsurlardan biridir. Türkiye’de yabancıların hukuki statülerini düzenleyen temel iç hukuk metni, 2013 yılında yürürlüğe giren 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’dur. Bu kanun, Türkiye’nin göç yönetiminde kurumsal ve hukuki bir çerçeve oluşturmayı amaçlamış; yabancıların ülkeye giriş, ikamet, çalışma ve uluslararası koruma süreçlerini sistematik bir yapıya kavuşturmuştur. Kanunla birlikte Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuş ve göç yönetimi büyük ölçüde sivil bir yapıya devredilmiştir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çerçevesinde Türkiye’de dört temel uluslararası koruma statüsü bulunmaktadır: mülteci, şartlı mülteci, ikincil koruma ve geçici koruma. Mülteci statüsü, yalnızca Avrupa’dan gelen ve sözleşmede tanımlanan zulüm koşullarını taşıyan kişilere tanınmaktadır. Şartlı mülteci statüsü ise Avrupa dışından gelen, ancak mülteci tanımına giren kişilere üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar verilen geçici bir statüdür. İkincil koruma, mülteci tanımına girmemekle birlikte, ölüm cezası, işkence ya da silahlı çatışma tehdidi altında olan bireyler için öngörülmüştür. Geçici koruma statüsü, Türkiye’nin göç hukukunda özel bir yere sahiptir. Bu statü, kitlesel akınlar halinde gelen ve bireysel mülteci statüsü değerlendirmesi yapılamayan gruplar için uygulanmaktadır. Özellikle 2011 sonrası Suriye’den gelen milyonlarca kişi, geçici koruma statüsü kapsamında değerlendirilmiştir. Geçici koruma, kişilere acil koruma sağlamakla birlikte, kalıcı bir hukuki statü sunmamakta; bu durum uzun vadede hukuki belirsizliklere yol açmaktadır. Uluslararası koruma statülerinin dışında kalan ve herhangi bir yasal statüye sahip olmayan kişiler ise düzensiz göçmen olarak tanımlanmaktadır. Düzensiz göçmenler, hukuki statülerinin belirsizliği nedeniyle en kırılgan gruplar arasında yer almaktadır. Bu kişiler, sınır dışı edilme riski, idari gözetim uygulamaları ve temel haklara sınırlı erişim gibi sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Ancak düzensiz statüye sahip olmak, kişilerin insan haklarından tamamen yoksun bırakılabileceği anlamına gelmemektedir. Türkiye, taraf olduğu uluslararası sözleşmeler gereği, statüsünden bağımsız olarak tüm bireylerin temel haklarını korumakla yükümlüdür. Türkiye’de göç tartışmalarında sıkça kullanılan “misafir”, “muhacir” veya “ensar” gibi kavramlar ise hukuki karşılığı olmayan, daha çok siyasal ve ideolojik nitelikli söylemlerdir. Bu kavramların resmi statülerle karıştırılması, hem kamuoyunda yanlış algılara yol açmakta hem de göç politikalarının tutarlılığını zayıflatmaktadır. Hukuki statülerin belirsizleşmesi, yabancıların çalışma, eğitim ve sosyal hizmetlere erişiminde ciddi sorunlara neden olmaktadır. Sonuç olarak Türkiye’de yabancıların hukuki statü rejimi, uluslararası yükümlülükler ile ulusal çıkarlar arasında kurulan hassas bir denge üzerine inşa edilmiştir. Ancak geçici çözümlere dayalı bu yapı, göçün kalıcı bir olgu hâline gelmesiyle birlikte giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Hukuki statülerin uzun vadeli entegrasyon perspektifiyle yeniden değerlendirilmesi, Türkiye’nin göç yönetiminde sürdürülebilir ve hak temelli bir yaklaşım geliştirmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. V. Yabancıların İstihdamı ve Çalışma Hakkı: Kayıtlı–Kayıt Dışı Ekseninde Bir Değerlendirme Göç olgusunun hedef ya da transit ülkelerde yarattığı en belirleyici etkilerden biri, yabancıların işgücü piyasalarına katılımı ve çalışma hayatında karşılaştıkları yapısal sınırlılıklardır. Göçmenler, sığınmacılar ve uluslararası koruma statüsü altındaki bireyler açısından istihdam, yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; aynı zamanda barınma, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçların sürdürülebilir biçimde karşılanmasının ön koşuludur. Bu nedenle çalışma hakkı, insan onuruna yakışır yaşam standardının temel bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmekte; ulusal anayasal düzenlemeler yanında uluslararası insan hakları belgelerinde de güvence altına alınmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 23. maddesi, herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkına sahip olduğunu belirtir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 49. maddesinde de çalışma “herkes için bir hak ve ödev” olarak tanımlanmış; devlete çalışma barışını sağlama, işsizliği önleyici ortam yaratma ve çalışanları koruma yükümlülüğü yüklenmiştir. Bununla birlikte, yabancıların çalışma hakkı, vatandaşlarla eşit şekilde ve koşulsuz biçimde tanınan bir hak değildir; devletler, kamu düzeni, işgücü piyasası dengesi ve ulusal çıkarlar gerekçesiyle yabancıların istihdamına çeşitli sınırlamalar getirebilmektedir. Türkiye’de bu alanın temel yasal çerçevesi, 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanunu başta olmak üzere, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ve geçici koruma kapsamındaki kişilere ilişkin ikincil mevzuat tarafından belirlenmektedir. Türkiye’de yabancıların kayıtlı istihdamı, esasen “çalışma izni” mekanizması üzerinden yürümektedir. Uluslararası İşgücü Kanunu, yabancıların Türkiye’de bağımlı veya bağımsız çalışabilmesi için izin alma zorunluluğunu temel ilke olarak benimser. Mevzuatta süreli çalışma izni, süresiz çalışma izni, bağımsız çalışma izni, istisnai çalışma izni ve turkuaz kart gibi farklı izin türleri öngörülmüştür. Bu izin rejimi, bir yandan kayıt dışı istihdamı azaltmayı ve işgücü piyasasını düzenlemeyi amaçlarken, diğer yandan yabancı emeğin “kontrollü” biçimde sisteme dâhil edilmesini hedeflemektedir. Ancak uygulamada çalışma iznine erişimin her yabancı grup için aynı ölçüde mümkün olmadığı görülmektedir. Eğitim düzeyi, mesleki yeterlilik, işverenin başvuru iradesi, bürokratik süreçlerin uzunluğu ve sektörel kısıtlar, çalışma izni mekanizmasının kapsayıcılığını belirleyen başlıca unsurlardır. Kayıtlı istihdama erişimde belirleyici eşiklerden biri, yabancının hukuki statüsüdür. Örneğin mülteci veya ikincil koruma statüsü kazanmış kişiler bakımından, kimlik belgesinin aynı zamanda çalışma izni belgesi sayılması gibi görece kolaylaştırıcı düzenlemeler bulunabilirken; uluslararası koruma başvuru sahipleri çoğunlukla başvuru tarihinden itibaren belirli bir süre geçtikten sonra çalışma iznine müracaat edebilmektedir. Geçici koruma kapsamındaki kişiler açısından ise çalışma hakkı, özel bir yönetmelik çerçevesinde düzenlenmekte ve fiilen işveren başvurusu ile işlemektedir. Dolayısıyla yabancıların hukuki statüleri, çalışma hakkını teorik olarak tanıyor gibi görünse de, pratikte işgücü piyasasına girişlerini hızlandıran ya da yavaşlatan bir filtre işlevi görmektedir. Türkiye’de yabancıların istihdamına ilişkin en kritik mesele ise kayıt dışı çalışmanın yaygınlığıdır. Kayıt dışı istihdam, yalnızca çalışma izni olmaksızın çalışmayı değil; aynı zamanda sigortasız, güvencesiz, düşük ücretli ve denetim dışı iş ilişkilerini kapsamaktadır. Özellikle geçici koruma altındaki Suriyeliler, uluslararası koruma başvuru sahipleri ve düzensiz göçmenler, çoğu zaman işgücü piyasasına ancak kayıt dışı biçimde dâhil olabilmektedir. Bunun başlıca nedenleri arasında işverenlerin maliyet düşürme arzusu, yabancıların statü belirsizliği, çalışma izni prosedürlerinin karmaşıklığı, dil bariyeri, ayrımcılık ve denetim mekanizmalarının sınırlı etkinliği sayılabilir. Ayrıca bazı yabancı grupların kayıtlı istihdama geçmeleri halinde sosyal yardım ve nakdi destek programlarının kesilmesi ihtimali, kayıt dışı çalışmayı “rasyonel” bir stratejiye dönüştürebilmektedir. Kayıt dışı yabancı istihdamı, işveren açısından kısa vadede maliyet avantajı üretse de, hem işçi hakları hem de toplumsal düzen bakımından çok boyutlu riskler doğurmaktadır. Kayıt dışı çalışan yabancılar; emeklilik, işsizlik sigortası, iş kazası ve meslek hastalığı güvenceleri, kıdem–ihbar tazminatı, yıllık izin, doğum izni ve genel sağlık sigortası gibi sosyal devletin sağladığı koruma mekanizmalarından fiilen yararlanamamaktadır. Bu durum, yabancı emeği “ucuz ve ikame edilebilir” bir kategoriye indirgerken, emek sömürüsünü sistematikleştirmektedir. Kayıt dışı istihdamın yaygınlığı, aynı zamanda yerli işgücü açısından haksız rekabet tartışmalarını da beslemekte; yabancıların daha düşük ücretle çalışması, kamuoyunda “işleri ellerinden alma” söylemiyle birleşerek toplumsal gerilimleri artırabilmektedir. Bu çerçevede istihdam alanı, göçün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal uyum ve güvenlik boyutlarını da doğrudan etkileyen bir kesişim alanıdır. Yabancıların çalışma yaşamındaki konumu, sektörel ve toplumsal cinsiyet temelli ayrışmalarla daha da belirginleşmektedir. Türkiye’de yabancıların yoğunlaştığı sektörler genellikle emek yoğun ve düşük ücretli alanlardır: tarım, inşaat, tekstil, imalat, hizmet ve ev içi bakım işleri bunların başında gelmektedir. Bu sektörlerin ortak özelliği, kayıt dışılığa açık olmaları ve denetimin göreli olarak zor gerçekleşmesidir. Kadın yabancı emeği ise çoğu zaman ev hizmetleri, çocuk/yaşlı bakımı veya tekstil gibi alanlarda görünür olmakta; toplumsal cinsiyet rolleri ve bakım emeğinin kadınlara atfedilmesi, kadın göçmenlerin istihdam seçeneklerini daraltmaktadır. Kadın ve çocuk emeği söz konusu olduğunda, sömürü biçimleri katmerlenmekte; uzun çalışma saatleri, düşük ücret ve güvencesizlik daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir. Bu tablo, Türkiye’de yabancıların istihdama katılımının, yalnızca bireysel uyum veya kişisel çaba meselesi olmadığını; hukuk, ekonomi ve sosyal politikanın iç içe geçtiği yapısal bir sorun alanı olduğunu göstermektedir. Çalışma izni süreçlerinin hızlandırılması ve şeffaflaştırılması, yabancıların haklara erişimini artıracak bilgilendirme mekanizmalarının güçlendirilmesi, işveren denetimlerinin etkinleştirilmesi ve kayıtlı istihdamı teşvik eden mali–idari araçların geliştirilmesi bu alanda öne çıkan politika başlıklarıdır. Bununla birlikte, istihdam politikaları yalnızca “kontrol” amaçlı değil; toplumsal uyumu destekleyen, emek sömürüsünü azaltan ve hem yerli hem yabancı işgücünü koruyan bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Aksi halde kayıt dışılık, yalnızca göçmenlerin kırılganlığını derinleştiren bir olgu olarak kalmayacak; aynı zamanda işgücü piyasasının genel işleyişini bozan, sosyal güvenlik sistemini zayıflatan ve toplumsal gerilimleri artıran kronik bir yapısal sorun üretmeye devam edecektir. VI. Kayıt Dışı İstihdamın Sosyoekonomik Etkileri ve Toplumsal Uyum Kayıt dışı istihdam, göç olgusunun işgücü piyasaları üzerindeki etkilerini anlamada merkezi bir kavramdır. Türkiye bağlamında yabancıların istihdamı söz konusu olduğunda, kayıt dışılık yalnızca bireysel düzeyde yaşanan bir hukuka aykırılık değil; ekonomik yapı, sosyal politika ve toplumsal ilişkiler üzerinde çok katmanlı sonuçlar doğuran yapısal bir sorundur. Özellikle düzensiz göçmenler, geçici koruma altındaki kişiler ve çalışma iznine erişimi sınırlı olan yabancılar açısından kayıt dışı istihdam, çoğu zaman tek geçim kaynağı hâline gelmektedir. Ekonomik açıdan bakıldığında, kayıt dışı yabancı istihdamı kısa vadede işverenler için maliyet avantajı sağlamakta; ücret, sigorta primi ve vergilerden kaçınma yoluyla üretim maliyetleri düşürülebilmektedir. Ancak bu durum, orta ve uzun vadede hem işgücü piyasasının dengelerini bozmakta hem de kamu maliyesi üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşması, vergi ve prim kayıplarına yol açmakta; sosyal güvenlik sisteminin finansman tabanını zayıflatmaktadır. Bu durum, sosyal devletin sürdürülebilirliği açısından ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yabancıların yoğun biçimde kayıt dışı çalıştırıldığı sektörlerde ücretler genel olarak aşağı yönlü baskı altına girmekte, çalışma koşulları kötüleşmektedir. Bu süreç yalnızca yabancı işçileri değil, aynı sektörlerde çalışan yerli işçileri de dolaylı olarak etkilemektedir. Yerli işgücü, daha düşük ücretle ve güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanabilmekte; bu durum emek piyasasında haksız rekabet algısını güçlendirmektedir. Böylece kayıt dışı istihdam, göçmenlerle yerli nüfus arasında ekonomik temelli bir gerilim üretmektedir. Toplumsal uyum açısından bakıldığında, kayıt dışı istihdamın etkileri daha da derinleşmektedir. İstihdam, göçmenlerin toplumsal hayata katılımında ve aidiyet duygusu geliştirmesinde temel bir rol oynamaktadır. Ancak kayıt dışı çalışan yabancılar, işyerlerinde görünmez, güvencesiz ve sürekli risk altında oldukları bir konumda kalmaktadır. Bu durum, göçmenlerin dil öğrenme, mesleki gelişim ve sosyal ağlar kurma gibi uyum süreçlerini sekteye uğratmaktadır. Sürekli sınır dışı edilme korkusu yaşayan bireyler, kamusal alandan ve resmi kurumlardan uzak durmakta; bu da toplumsal dışlanmayı derinleştirmektedir. Kayıt dışı istihdamın yaygınlığı, kamuoyunda yabancılara yönelik olumsuz algıların güçlenmesine de katkı sunmaktadır. Göçmenlerin “ucuz işgücü” olarak görülmesi, onların emek sömürüsüne maruz kalmalarını meşrulaştırırken, aynı zamanda yerli nüfusun göçmenleri ekonomik bir tehdit olarak algılamasına neden olmaktadır. Bu algı, özellikle ekonomik kriz dönemlerinde daha da keskinleşmekte; yabancı karşıtı söylemler siyasal alanda daha görünür hâle gelmektedir. Böyle bir ortamda göç, toplumsal bütünleşmeyi zedeleyen bir faktör olarak sunulmakta; sorunun yapısal nedenleri geri plana itilmektedir. Kayıt dışı istihdam, toplumsal cinsiyet boyutuyla da ele alınması gereken bir olgudur. Yabancı kadınlar, çoğu zaman ev içi hizmetler, bakım emeği ve tekstil gibi alanlarda kayıt dışı biçimde çalışmakta; bu alanlarda denetim mekanizmalarının zayıf olması, sömürü riskini artırmaktadır. Kadın göçmenler, düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve kimi zaman fiziksel ya da psikolojik şiddet gibi çoklu kırılganlıklarla karşı karşıya kalmaktadır. Çocuk göçmenlerin çalışma hayatına dâhil olması ise kayıt dışı istihdamın en ağır sonuçlarından biri olarak çocuk işçiliği sorununu gündeme getirmektedir. Bu bağlamda kayıt dışı yabancı istihdamı, yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda sosyal adalet, insan hakları ve toplumsal uyum sorunu olarak değerlendirilmelidir. Etkili bir mücadele için yalnızca cezai yaptırımlara dayalı bir yaklaşım yeterli değildir. Kayıtlı istihdamı teşvik eden, yabancıların hukuki statülerini netleştiren ve işgücü piyasasında eşitlikçi bir çerçeve oluşturan politikalar, toplumsal uyumun güçlendirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. VII. SONUÇ Bu çalışma, Türkiye’de göç olgusunu düzensiz göç, transit ülke konumu, hukuki statüler ve yabancıların istihdamı ekseninde bütüncül bir çerçevede ele almayı amaçlamıştır. Yapılan değerlendirmeler, Türkiye’nin göç deneyiminin geçici ya da istisnai bir durum olmaktan çıktığını; kalıcı, yapısal ve çok boyutlu bir toplumsal gerçekliğe dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Özellikle son kırk yılda yaşanan bölgesel ve küresel gelişmeler, Türkiye’yi hem göç alan hem transit hem de fiilen hedef ülke konumuna taşımıştır. Türkiye’nin göç yönetimi, büyük ölçüde güvenlik ve kontrol odaklı politikalar ile insani yükümlülükler arasında kurulan kırılgan bir dengeye dayanmaktadır. Uluslararası hukuk çerçevesinde üstlenilen sorumluluklar, iç hukukta önemli düzenlemeler yapılmasını sağlamış olsa da, geçici çözümlerin uzun süreli hâle gelmesi yeni sorun alanları üretmiştir. Geçici koruma rejimi, kısa vadede acil insani ihtiyaçları karşılamış; ancak uzun vadede hukuki belirsizlikleri derinleştirmiştir. Bu belirsizlikler, yabancıların çalışma hayatına katılımında ve toplumsal uyum süreçlerinde önemli engeller yaratmaktadır. Yabancıların istihdamı alanında ortaya çıkan kayıt dışılık, göç yönetiminin en kritik sorunlarından biridir. Kayıt dışı istihdam, bir yandan yabancı emeğin sömürülmesini kolaylaştırırken, diğer yandan yerli işgücü piyasasında haksız rekabet algısını güçlendirmektedir. Bu durum, ekonomik etkilerin ötesinde toplumsal gerilimleri artırmakta ve yabancı karşıtlığını beslemektedir. Dolayısıyla istihdam politikaları, yalnızca ekonomik verimlilik üzerinden değil; sosyal adalet ve toplumsal uyum perspektifiyle ele alınmalıdır. Çalışmanın ortaya koyduğu temel bulgulardan biri, kavramsal karmaşanın göç politikalarının etkinliğini zayıflattığıdır. Mülteci, sığınmacı, düzensiz göçmen ve geçici koruma gibi hukuki kavramların kamuoyunda ve siyasal söylemde birbirinin yerine kullanılması, yanlış algıları pekiştirmektedir. Bu durum, hem göçmenlerin haklara erişimini zorlaştırmakta hem de politika yapım süreçlerini belirsizleştirmektedir. Kavramsal netlik, etkili ve sürdürülebilir bir göç yönetiminin ön koşullarından biridir. Sonuç olarak Türkiye’de göç, yalnızca bir güvenlik meselesi ya da geçici bir insani kriz olarak ele alınamaz. Göçün kalıcı niteliği, uzun vadeli, hak temelli ve bütüncül bir politika yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. Hukuki statülerin entegrasyon perspektifiyle yeniden değerlendirilmesi, çalışma izni süreçlerinin erişilebilir hâle getirilmesi, kayıtlı istihdamın teşvik edilmesi ve toplumsal uyumu güçlendiren sosyal politikaların hayata geçirilmesi, bu sürecin temel bileşenleridir. Aksi halde düzensiz göç ve kayıt dışı istihdam, yalnızca göçmenlerin kırılganlığını artırmakla kalmayacak; Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısı üzerinde uzun vadeli baskılar üretmeye devam edecektir. KAYNAKÇA Akpınar, T. (2009). Türkiye’ye yönelik düzensiz göçler ve göçmenlerin inşaat sektöründe enformel istihdamı (Yayınlanmamış doktora tezi). Ankara Üniversitesi, Ankara. Alçı, N. (2022, 22 Ekim). El Kaide lideri Zevahiri’nin öldürüldüğü binadan ve BM üssünden notlar…. Habertürk . https://www.haberturk.com/yazarlar/nagehan-alci/3531693-el-kaide-lideri-zevahirinin-olduruldugu-binadan-ve-bm-ussunden-notlar Apan, A. (2018). Türkiye’de ve Avrupa’da düzensiz göç gerçeği: Türk göç politikasının evrimi. Türk İdare Dergisi , (486), 11–46. Aslantürk, O., Tunç, Y. E. (2018). Türkiye’de yabancıların çalışma izinleri: Suriyeliler örneği. Ombudsman Akademik , 5(9), 141–180. Aslantürk, O., Tunç, Y. E. (2018). Yabancıların Türkiye’de kayıt dışı istihdamı. Aksaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , 4(10), 13–20. Atasü Topçuoğlu, R. (2016). Göç yazınındaki düzenli ve düzensiz göç kavramları: İnsan hakları temelinde bir kavramsal sorgulama. İnsan Hakları Yıllığı , 34, 1–20. Atasever, B. (2021). Düzensiz göç hareketleri çerçevesinde Türkiye rotasındaki göçmen kaçakçılığı (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Nevşehir. Avaner, T., Ocaklı, L. (2021). Suriye krizinin ardından Türkiye’de meydana gelen düzensiz göç ve Covid-19 salgınının düzensiz göç üzerindeki etkisi. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , 39, 1–13. Aydın, H. (2017). Afrika’dan günümüz Türkiyesine göç hareketleri. Afrika Araştırmacıları Derneği . https://afam.org.tr/afrikadan-gunumuz-turkiyesine-goc-hareketleri/ Aygül, H. H. (2018). Mülteci emeğinin Türkiye işgücü piyasalarındaki görünümü ve etkileri. Süleyman Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi , 9(20), 68–82. Balaban, A. (2022). Çeşitli kavramlar üzerine bir deneme: Göç olgusu ve Türkiye. KAPDEM . https://kapdem.org Bodur Ün, M., Paydak, A. (2017). Küreselleşen dünyada düzensiz göç ve Türkiye: Adana ili yabancılar misafirhanesi çalışması. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi , 17(3), 187–204. Bostan, H., Demiray, D. K. (2019). Türkiye’de düzensiz göçle mücadelede yeni bir yaklaşım: Sınır güvenlik duvarı. Türk İdare Dergisi , 91(488), 125–170. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği. (2021). UNHCR Türkiye istatistikleri . https://www.unhcr.org/tr/unhcr-turkiye-istatistikleri Cumhuriyet. (2021, 26 Temmuz). Erdoğan’ın danışmanı Aktay: Suriyeliler giderse ülke ekonomisi çöker. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdoganin-danismani-aktay-suriyeliler-giderse-ulke-ekonomisi-coker-1855405 Çelikel, A. (2015). Yabancılar hukuku . Beta Yayınları. Çiçekli, B. (2014). Yabancılar ve mülteci hukuku (5. bs.). Seçkin Yayıncılık. Çoruhlu Kamalıoğlu, N. (2014). Kayıt dışı istihdam ve Türkiye’de uygulanan mücadele politikalarının değerlendirilmesi (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Hacettepe Üniversitesi, Ankara. Dalboy, E. (2020). Türk yabancılar hukukunda geçici koruma statüsü sahibi yabancıların çalışma hakları (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Ankara Üniversitesi, Ankara. Diker, N. P., Karan, O. (2021). Suriyeli mültecilerin karşılaştıkları sosyal dışlanma ve geliştirdikleri direniş taktikleri: Ankara örneği. Ankara Araştırmaları Dergisi , 9(2), 281–321. Erdoğan, M. M., Kaya, A. (Eds.). (2015). Türkiye’nin göç tarihi . İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Garanti, F. (2022). Türkiye’ye gerçekleşen kitlesel göçlerin kayıt dışı istihdama etkisi (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir. Göç İdaresi Başkanlığı. (t.y.). https://www.goc.gov.tr/ İçduygu, A. (2003). Irregular migration in Turkey . International Organization for Migration. İçduygu, A. (2005). Turkey and international migration . SOPEMI Report. İçduygu, A., Aksel, D. B. (2012). Türkiye’de düzensiz göç . Uluslararası Göç Örgütü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi. (1948). http://www.manisa.gov.tr/insan-haklari-evrensel-beyannamesi Kızılay. (2017). Göç istatistik raporu . https://www.kizilay.org.tr Milliyet. (2021, 18 Eylül). Ümit Özdağ: Göç süreci ülkemizin demografik yapısını değiştirdi. https://www.milliyet.com.tr Özkarslı, F. (2014). Suriye’den Türkiye’ye göç ve Suriyelilerin enformel istihdamı (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Artuklu Üniversitesi, Mardin. Şen, M. (2019). İnsan hakları bağlamında çalışma hakkı. In Prof. Dr. Ali Rıza Okur’a armağan (ss. 143–162). Türkiye İstatistik Kurumu. (2020). İşgücü istatistikleri: Ağustos 2020 . https://data.tuik.gov.tr Uluslararası Göç Örgütü. (2011). Göç terimleri sözlüğü (2. bs.). https://publications.iom.int Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu. (2013). https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.6458.pdf

KAPDEM Admin
Giriş gerekli
Daha fazla bilgi için:info@kapdem.org