Yazı Gönder
Türk Eczacıları Birliği Başkanı Ecz. Mehmet İrfan Demirci ile Röportaj: İlaca Erişim, Sağlık Politikalarında Yapısal Sorunlar ve Eczacılığın Geleceği

Röportajlar

Türk Eczacıları Birliği Başkanı Ecz. Mehmet İrfan Demirci ile Röportaj: İlaca Erişim, Sağlık Politikalarında Yapısal Sorunlar ve Eczacılığın Geleceği

Yazar: KAPDEM

17 Haziran 2026

KAPDEM

KAPDEM

KAPDEM

Türk Eczacıları Birliği Başkanı Ecz. Mehmet İrfan Demirci ile Röportaj:

İlaca Erişim, Sağlık Politikalarında Yapısal Sorunlar ve Eczacılığın Geleceği

 

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), Türkiye’de sağlık politikaları, ilaca erişim, eczacılık hizmetleri ve meslek örgütlerinin kamusal rolü üzerine Türk Eczacıları Birliği Başkanı Ecz. M. İrfan Demirci ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu olan Demirci, uzun yıllardır Gaziantep’te eczane eczacılığı yapmasının yanı sıra eczacılık mesleğinin kurumsal temsil süreçlerinde aktif görevler üstlenmiştir.

Meslek hayatı boyunca Gaziantep Eczacı Odası’nda farklı kademelerde görev yapan Demirci, 2007-2025 yılları arasında 8. Bölge Gaziantep Eczacı Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürütmüş; yerel yönetişim ve meslek örgütleri alanında da çeşitli sorumluluklar üstlenmiştir. 2025 yılında Türk Eczacıları Birliği Prof. Dr. Mekin Tanker Onur Ödülü’ne layık görülen Demirci, aynı yıl gerçekleştirilen Türk Eczacıları Birliği 45. Olağan Büyük Kongresi’nde Türk Eczacıları Birliği Başkanlığı’na seçilmiştir.

Bu röportajda Ecz. M. İrfan Demirci ile Türkiye’de ilaç yokluklarının yapısal nedenlerini, ilaç fiyatlandırma politikalarını, SGK protokol süreçlerini, yurt dışı ilaç temininde Türk Eczacıları Birliği’nin rolünü, eczacılık fakültelerindeki kontenjan ve istihdam sorunlarını ve eczacılık mesleğinin birinci basamak sağlık hizmetleri içindeki geleceğini ele aldık.

 

Türk Eczacıları Birliği Başkanı Ecz. Mehmet İrfan Demirci ile Röportaj:

İlaca Erişim, Sağlık Politikalarında Yapısal Sorunlar ve Eczacılığın Geleceği

 

Röportajın Kısa Özeti:

“Türk Eczacıları Birliği, yalnızca eczacıların hak ve çıkarlarını koruyan bir meslek örgütü değil; aynı zamanda toplum sağlığının korunması ve sürdürülebilir sağlık hizmetinin güçlendirilmesi için sorumluluk üstlenen anayasal bir kuruluştur.”

“Türkiye’de ilaç yoklukları geçici veya teknik bir aksaklık olarak değil, sağlık politikaları ile ekonomi politikalarının kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir sorun olarak değerlendirilmelidir.”

“Kamunun gayrisafi yurt içi hasıladan ilaca ayırdığı pay azaldıkça, ilaca erişim ve ilaç bulunabilirliği konusundaki sorunların artması kaçınılmaz hale gelmektedir.”

“OECD ülkelerinde devletlerin ilaca ayırdığı pay ortalama olarak Türkiye’nin oldukça üzerindedir. Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü dikkate alındığında, bu fark küçük gibi görünse de milyarlarca dolarlık bir finansman açığına işaret etmektedir.”

“İlaç fiyatları Türkiye’de serbest piyasa koşullarına göre değil, devletin belirlediği fiyat kararnamesi çerçevesinde oluşmaktadır. Dolayısıyla ilaç yoklukları döneminde tepkinin eczacıya yöneltilmesi haksız ve eksik bir değerlendirmedir.”

“Eczacı, ilacı saklayan veya hastaya vermekten kaçınan kişi değildir; tam tersine, hastanın ilaca erişebilmesi için tedarik zinciri içinde en yoğun çabayı gösteren sağlık profesyonelidir.”

“SGK ile yapılan protokol, Türkiye’de 86 milyon yurttaşın yaklaşık 31 bin eczaneden kesintisiz ilaç hizmeti alabilmesini sağlayan son derece önemli bir kurumsal mutabakattır.”

“Reçete hizmet bedelleri ve iskonto baremleri bakımından belirli kazanımlar elde edilmiş olsa da eczacılık danışmanlık hizmetinin gerçek karşılığının mevcut seviyenin üzerinde olması gerektiğini düşünüyoruz.”

“Türk Eczacıları Birliği’nin yurt dışı ilaç teminindeki kurumsal hafızası, küresel tedarik ağlarıyla ilişkisi ve hastaya hızlı erişim kapasitesi, bu hizmetin sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşımaktadır.”

“Yurt dışı ilaç temini Türk Eczacıları Birliği açısından bir kazanç kapısı değil; kronik, kritik ve acil tedavi ihtiyacı bulunan hastaların ilaca erişimini sağlama sorumluluğudur.”

“Suriyeli sığınmacıların sağlık giderlerinin finansmanında yaşanan idari değişiklikte, ödemelerin düzenli, öngörülebilir ve kurumsal bir takvim içinde yapılması eczanelerin finansal sürdürülebilirliği açısından temel önemdedir.”

“Türkiye bugün eczacılık mesleğinde plansızlığın sonuçlarını yaşamaktadır. 2009 yılında 2023 için öngörülen eczacı sayısı 32 bin iken, 2023’e gelindiğinde bu sayı 48 bine, bugün ise yaklaşık 55 bine ulaşmıştır.”

“Eczacılık fakültelerinin kontenjanları ihtiyacın çok üzerinde artırılmış, fakülte sayısı da plansız biçimde çoğalmıştır. Bu durum meslekte daha önce görülmeyen bir istihdam sorununa yol açmıştır.”

“Eczacılık fakültesi kontenjanlarının hızla 2000’li seviyelere çekilmesi, başarı sıralaması barajının yükseltilmesi ve kamu istihdamının artırılması gerekmektedir.”

“Eczacı yalnızca ilacı raftan alıp hastaya sunan bir meslek mensubu değildir. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde aşılamadan obeziteye, diyabetten kronik hastalık yönetimine kadar çok geniş bir alanda sağlık sistemine katkı sunabilecek stratejik bir aktördür.”

 

Röportajın Tam Metni:

Türk Eczacıları Birliği Başkanı Ecz. Mehmet İrfan Demirci ile Röportaj:

İlaca Erişim, Sağlık Politikalarında Yapısal Sorunlar ve Eczacılığın Geleceği

 

Sayın Başkanım merhabalar. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz ve bugün bizimle birlikte olduğunuz için teşekkür ederiz. 

Merhabalar. Öncelikle, bizimle birlikte olduğunuz ve düşüncelerimizi paylaşma imkânı sunduğunuz için ben de sizlere teşekkür ederim. 

Fotoğraf 1:© Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

Röportajımıza, uzun zamandır kamuoyunu meşgul eden ve merak edilen bazı başlıkları sizlere sorarak başlamak istiyoruz. 

Türk Eczacıları Birliği, vatandaşın en doğrudan temas kurduğu ve en çok güvendiği kesimlerin başında gelmesi sebebiyle kamu yönetimi nezdinde hem stratejik ağırlığı yüksek hem de toplumsal güveni güçlü bir kurum. 

Türk Eczacıları Birliği olarak, son yıllarda kamuoyunu sıkça meşgul eden ve kalıcı biçimde çözüme kavuşturulamayan ilaç yokluklarını, yalnızca teknik bir aksaklık değil, yapısal bir sorun olarak tanımlıyorsunuz. Bu çerçevede, sorunun kalıcı biçimde çözülmesi için karar vericilerin öncelikli gündeminde yer alması gereken temel kamusal politika adımları sizce neler olmalıdır?

Öncelikle Türk Eczacıları Birliği, toplumdaki güven unsurunun yanı sıra, Anayasa’da tanımlanarak kurulmuş bir meslek örgütüdür. Türkiye’deki en önemli meslek kuruluşlarından biridir ve yaklaşık 70 yıllık köklü bir geçmişe sahiptir. Bu yıl şubat ayı itibarıyla Türk Eczacıları Birliği’nin kuruluşunun 70. yılını kutlamaya başladık. Bu nedenle Birliğimizi köklü bir çınar olarak tanımlıyoruz.

İlaç yoklukları, ilacın bulunabilirliği ve erişilebilirliği meselesine geldiğimizde ise, sizin de ifade ettiğiniz gibi, burada yapısal bir sorun bulunmaktadır. Bu mesele geçici veya dönemsel bir aksaklık olarak görülemez. İlaç politikalarının arkasında yalnızca sağlık politikaları değil, aynı zamanda ekonomi politikaları da belirleyici olmaktadır. Özellikle son dönemde Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın ilaç ve sağlık alanı üzerinde çok güçlü bir mali baskı oluşturduğunu görüyoruz.

 

“İlaç yoklukları geçici bir aksaklık değil, sağlık ve ekonomi politikalarının kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir sorundur.”

 

Bu durumu açıklamak için bir rakam vermek isterim. 2025 yılında devletin gayrisafi yurt içi hasıladan ilaca ayırdığı pay yüzde 1’in altında, yaklaşık yüzde 0,65 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bunlar resmi rakamlardır. Vatandaşın cepten yaptığı harcamalar da eklendiğinde bu oran bir miktar yükselmektedir ancak yine de yüzde 1 seviyesine ulaşmamaktadır. Devletin ilaca ayırdığı paya baktığımızda, yaklaşık yüzde 0,65 gibi oldukça düşük bir oranla karşı karşıyayız. Bu, son dönemlerin, belki de son 20 yılın en düşük seviyelerinden biridir.

Bence sorunuzun cevabı tam olarak burada yatmaktadır. Kamu, gayrisafi yurt içi hasıladan ilaca ayırdığı payı azalttıkça, ilaç bulunabilirliği ve erişilebilirliği konusundaki sorunlarla daha sık karşılaşmamız kaçınılmaz hale gelmektedir. Dünya örneklerine, özellikle de Türkiye’nin sıklıkla referans aldığı OECD ülkelerine baktığımızda, devletlerin ilaca ayırdığı payın ortalama olarak yüzde 1,1 seviyelerinde olduğunu görüyoruz. İlk bakışta yüzde 0,65 ile yüzde 1,1 arasında çok büyük bir fark yokmuş gibi görünebilir ancak Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılasının 1,5 trilyon doların üzerinde olduğu düşünüldüğünde, bu fark milyarlarca dolarlık bir büyüklüğe tekabül etmektedir. Dolayısıyla temel sorun burada başlamaktadır.

Türkiye’de sağlıkta dönüşüm ve sosyal güvenlik politikalarının başladığı dönemde ilaç fiyatları önemli ölçüde düşürüldü. Buna karşılık arz genişledi. İlaç tüketimi 400-500 milyon kutu seviyelerinden bugün yaklaşık 2,7 milyar kutu düzeyine kadar çıktı. Yani arz genişledi, fiyatlar düştü. Ancak gelinen noktada, dünyada son dönemde yaşanan jeopolitik gelişmelerle birlikte bu eğilimin tersine dönmeye başladığını görüyoruz. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump döneminde gündeme gelen ilaç politikalarından başlayarak, küresel ölçekte ilaç fiyatlarının yukarı yönlü bir seyir izlediğini söyleyebiliriz.

Bu nedenle Türkiye’nin sağlıkta sosyal devleti önceleyen politikaları daha güçlü biçimde hayata geçirmesi gerekmektedir. Bunun mali karşılığının da oluşturulması gerekir. Temel sorun finansal, yani ekonomik bir sorundur.

Bahsettiğiniz ekonomik sorunu takip eden bir başka başlık da ilaç zamları dönemlerinde yaşanan ilaç bulunamama tartışmaları. Bu süreçlerde kamuoyundaki tepki çoğu zaman eczacılara yöneliyor ancak sorunun üretici, depo veya tedarik zincirinin farklı halkalarından kaynaklanabileceği de görülüyor. Eczacılık mesleğini sürdüren meslektaşlarınız açısından bu tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu algı nasıl değiştirilebilir ve çözüm ne olabilir?

“Son 6-7 yılda ekonomide derinleşen dalgalanma, kırılganlık ve öngörülemezlik, normal koşullarda yılda bir kez ve belirli bir takvim içinde işlemesi gereken ilaç fiyat kararnamesi mekanizmasını, sürekli müdahale gerektiren, belirsizlik üreten ve ilaç tedarik zincirini baskılayan bir kriz yönetimi alanına dönüştürmüştür.”

Bu tepkinin en son yöneltilmesi gereken yerin eczacı ve eczane olduğunu düşünüyorum. Özellikle ilaç fiyatlarının düzenlendiği veya zam beklentisinin oluştuğu dönemlerden önceki 15-20 gün ya da bir aylık süreçte bazı ilaçların bulunamaması ya da kısıtlı bulunması nedeniyle en yoğun tepki eczanelere yöneliyor. Oysa hastaya ilacı bulmak için en büyük çabayı gösteren kişi çoğu zaman eczacının kendisidir.

Burada ilaç fiyatlarıyla ilgili bir tanım yapmak gerekir. İlaç fiyatları, Merkez Bankası’nın tanımıyla “yönetilen ve yönlendirilen fiyatlar” kapsamındadır. Yani devletin denetimi altındaki fiyatlardır. Dolayısıyla ilaç fiyatları bugün farklı, yarın farklı; bir yerde başka, başka bir yerde başka şekilde oluşan fiyatlar değildir. Türkiye’de ilaç fiyatları, ilaç fiyat kararnamesiyle, ilgili kararname kapsamında belirlenen tarihte, oranda ve ölçüde düzenlenir. Fiyatın ne olacağı ve ne zaman yürürlüğe gireceği Resmî Gazete’de yayımlanan düzenlemelerle belirlenir.

Burada kararnamenin zamanlaması, uygulanma biçimi ve yayınlanma sürecinden kaynaklanan sorunlar bulunduğunu düşünüyorum. Özellikle son 6-7 yıldır ekonomide yaşanan dalgalanmalar, kırılganlıklar ve belirsizlikler ilaç fiyat kararnamesi sürecini de etkilemiştir. Normal şartlarda ilaç fiyat kararnamesi her yıl, yeni yılın ilk döneminde, genellikle şubat ayının ortasında, bir önceki yılın avro kur ortalamasının belirli bir oranı dikkate alınarak düzenlenir ancak ekonomideki kırılganlıklar nedeniyle bu mekanizma daha sık aralıklarla gündeme gelmiş, daha dalgalı bir süreç ortaya çıkmıştır.

Ekonomideki bu kırılganlıklar yerini daha istikrarlı bir görünüme bıraktığında; faiz, enflasyon ve döviz kuru daha yatay bir seyir izlediğinde, bu sorunların daha az yaşanacağını düşünüyorum. Dolayısıyla ilaç fiyat kararnamesinin daha düzenli ve öngörülebilir biçimde açıklanması gerekmektedir.

Ancak burada tekrar vurgulamak isterim: Eczaneye giren bir ilaç, hasta tarafından reçetesiyle talep ediliyorsa, eczacının “yok” demesi ya da ilacı vermekten kaçınması mümkün değildir. Eczacının temel görevi, hastanın ilacını temin ederek tedavisine bir an önce başlamasını sağlamaktır. Eczacı burada ilacı bulmaya çalışmaktadır. Yaşanan sıkıntılar ise çoğu zaman tedarik zincirinin yukarı halkalarında, yani ilaç firmaları, depolar ve dağıtım süreçlerinde ortaya çıkan azalmalar ve kısıtlamalardan kaynaklanmaktadır. Bu sorunların hasta ile temas ettiği yer ise eczane olduğu için, tepki de çoğu zaman haksız biçimde eczacıya yönelmektedir.

Fotoğraf 2:© Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

Oldukça önemli ve açıklayıcı değerlendirmeleriniz için teşekkür ederiz. Buradan hareketle konuyu Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile yürütülen ek protokol sürecine taşımak isterim. Reçete hizmet bedelleri ve iskonto baremleri gibi başlıklarda sağlanan mutabakatı, eczacının kamuya sunduğu hizmetin karşılığını bulması açısından yeterli görüyor musunuz? Önümüzdeki dönemde bu alanda daha kapsamlı talepleriniz olacak mı?

Öncelikle şunu ifade etmek isterim: Ana protokol geçen yıl, yani 2025 yılında imzalandı ve dört yıllık bir protokol olarak yürürlüğe girdi. 2026 yılının başında imzaladığımız protokol ise bu dört yıllık ana protokolün ikinci dönem revizyon protokolüydü. Bu revizyon kapsamında idari hükümler bakımından bir değişiklik yapılmadı. Daha çok ekonomik başlıklarda ve eczanelerden sıralı ya da üst limitli dağıtılan ilaçlar konusunda bazı düzenlemeler getirildi.

Elbette daha fazla düzenlenmesi gereken başlıklar olduğunu düşünüyoruz. Protokolün eczacılar açısından en temel boyutu ekonomik parametrelerdeki değişikliklerdir. Bunlar nelerdir? Eczanelerimizin kuruma yaptığı iskontolar, kurumdan aldığı reçete hizmet bedelleri ve eczanenin ekonomik sürdürülebilirliğini doğrudan etkileyen diğer mali başlıklar. Bu ekonomik denge, eczanenin iyi ya da kötü bir noktaya gitmesinde belirleyici olabilmektedir. Biz de eczacılarımızın hak ve çıkarlarını gözeterek en uygun sözleşmeyi yapmaya çalışıyoruz.

Ancak kamunun ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun da kendisine tanımlanmış bir bütçe çerçevesi bulunmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu yıl Sosyal Güvenlik Kurumu için Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan aktarılan toplam ödenek yaklaşık 1,8 trilyon liradır. Bunun içerisinde ilaç, tedavi giderleri ve tıbbi malzeme gibi kalemler yer almaktadır. İlaç bölümünde ise yaklaşık 500 milyar TL, yani 11 milyar dolara yakın bir harcama büyüklüğü öngörülmektedir. 2026 yılı için harcamanın bu seviyelerde gerçekleşeceği düşünülmektedir.

Beklentilerimizin tamamen karşılandığını söyleyemem. Sonuçta karşılıklı bir protokol imzalanıyor. Bir meslek örgütü ile kamu arasında yapılan son derece önemli bir protokolden söz ediyoruz. Bizim beklentimiz, reçete hizmet bedellerinin daha yüksek olması yönündeydi. Cirodan kaynaklanan iskonto baremlerinin, bir önceki yıl SGK’nın büyümesine paralel bir oranda artırılmasını sağladık. Ancak reçete hizmet bedelleri bakımından eczanenin ekonomik olarak iyileştirilmesi konusunda beklentimizin altında bir rakam ortaya çıktı.

Biz eczanedeki sağlık hizmetinin, eczacılık danışmanlık hizmetinin karşılığının mevcut seviyenin üzerinde olması gerektiğini düşünüyoruz. Buna rağmen bu bir protokoldür ve karşılıklı mutabakatla imzalanmıştır. Bu protokol sayesinde Türkiye’de yaklaşık 86 milyon yurttaşımız, 31 bin eczaneden haftanın her günü, kesintisiz bir şekilde ilaç hizmeti alabilmektedir. Geçen yıl yaklaşık 508 milyon reçete eczanelerimizden karşılanmıştır. Bu yıl da bu rakamın benzer seviyelerde gerçekleşmesi beklenmektedir.

Ekonomik açıdan ise önümüzdeki yıllardaki hedefimiz, reçete hizmet bedelinin daha yüksek olduğu, iskonto oranlarının daha aşağı çekildiği ve eczanenin yaşadığı ekonomik sorunlara paralel olarak daha güçlü bir kaynak aktarımının sağlandığı bir protokol yapabilmektir.

Fotoğraf 3: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

“SGK ile imzaladığımız protokolde beklentilerimiz karşılanmadı. Eczacının sunduğu sağlık ve danışmanlık hizmetinin gerçek karşılığı için reçete hizmet bedellerinin daha adil ve güçlü biçimde yeniden ele alınması gerekmektedir.”

 

Yine SGK’nın da zaman zaman gündeme getirdiği bir diğer önemli başlık da Türk Eczacıları Birliği’nin yürüttüğü yurt dışı ilaç temini süreci. TEB bugün yaklaşık 30-40 milyar liralık hacme ulaşan bu operasyonu, kurumsal hafızası ve küresel tedarik ağları sayesinde profesyonel biçimde sürdürüyor. Zaman zaman SGK’nın bu alanı doğrudan üstlenmesi gündeme gelse de kritik hastaların ilaca erişimi, tedarik hızı ve kamu maliyeti açısından sizce TEB’in bu süreçteki rolü nedir?

Aslında soruyu sorarken cevabı da büyük ölçüde vermiş oldunuz. Türk Eczacıları Birliği’nin kurumsal hafızası, bu alandaki deneyimi, küresel tedarikçilerle ilişkisi ve ilacın hızlı bir biçimde hastaya ulaştırılması, bu hizmetin neden TEB tarafından yürütülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Röportajın başında da ifade ettiğim gibi, Türk Eczacıları Birliği anayasal bir kuruluştur. Türk Eczacıları Birliği’nin görev tanımları yalnızca kendi üyelerinin, yani eczacıların hak ve çıkarlarını korumakla sınırlı değildir. Aynı zamanda toplum sağlığına hizmet sunmak, toplum sağlığında sürdürülebilir bir sağlık hizmetinin varlığını desteklemek de bir sağlık meslek örgütü olarak temel görevlerimizden biridir. Dolayısıyla kendi üyelerimizin hak ve çıkarları kadar, toplumdaki insanların sağlığı için de çaba göstermek zorundayız.

Türk Eczacıları Birliği’nin İthal İlaç Birimi de bu anlayışın bir sonucudur. Dönem dönem bu hizmete daha az kaynak ayırma veya Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bu alanı kendi üzerine alma yönünde yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Ancak hiçbir zaman Türk Eczacıları Birliği’nin verdiği hizmetin niteliğinin ve hızının önüne geçilememiştir.

Bu konuda neden sorumluluk üstleniyoruz? Çünkü buradan ekonomik bir kazanç elde etmek bizim temel hedefimiz değildir. Buradaki temel ilkemiz toplum sağlığıdır. Özellikle bu alandaki hastaların birçoğu kronik hastalıklara sahip, acil ilaca ihtiyaç duyan, tedavisinin aksaması halinde ciddi sağlık sorunları yaşayabilecek hastalardır. Bu nedenle burası erişilebilir ve güvenilir bir hizmet alanı olmak zorundadır.

Biz bu hizmeti bir mahalle eczanesinin topluma sunduğu güven ve şefkat anlayışıyla yürütmeye çalışıyoruz. Ankara’daki merkezimizde, İstanbul, İzmir ve Adana’daki birimlerimizde bu anlayışla hareket ediyoruz. Eczacıya ve eczaneye duyulan toplumsal güvenin paralelinde davranmaya çalıştığımız için başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Başarılı olmaya da devam etmek istiyoruz.

Son günlerde ve haftalarda bu alanla ilgili bazı değişiklikler yapılmaya çalışıldı. Ancak tekrar vurgulamak isterim ki Türk Eczacıları Birliği buraya bir kazanç kapısı olarak bakmamıştır. Bu hizmet, ilaca erişim ve ilaca ulaşım konusunda bir sağlık profesyoneli ve sağlık hizmet sunucusu olarak üstlendiğimiz temel bir sorumluluktur. Başarımızın nedeni de bu bilinçle hareket etmemizdir.

Fotoğraf 4:© Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

 

“Bu alanın SGK tarafından devralınmasına yönelik yaklaşımlar zaman zaman gündeme gelse de yurt dışı ilaç temininde TEB’in yıllar içinde oluşturduğu kurumsal deneyim, küresel tedarik ağı ve hastaya hızlı erişim kapasitesi bugüne kadar ikame edilememiştir.”

 

Röportajımızın sonuna yaklaşırken son birkaç sorumuzu da yöneltmek isteriz. Suriyeli sığınmacıların sağlık giderlerinin finansmanı yönetiminde yeni bir değişiklik söz konusu. Göç İdaresi tarafından yürütülen sürecin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’na devredilmesi idari açıdan yeni bir evreye işaret ediyor. Bu model değişikliğinin eczanelerin geri ödeme süreçlerinde teknik veya finansal bir risk oluşturmaması adına sizce ne tür önlemler alınmalıdır? Bu süreç nasıl yönetilmelidir?

31 Aralık günü Sosyal Güvenlik Kurumu ile bu konuda bir sözleşme yaptık. Sosyal Güvenlik Kurumu bu hizmetin sunucusu, yöneticisi, yönlendiricisi ve denetleyicisi konumunda oldu. Finansman tarafında ise Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yer almaktadır. Kaynak, sizin de ifade ettiğiniz gibi, sosyal politikalar alanından aktarılan bütçelerle sağlanacaktır.

Daha önce, 31 Aralık’a kadar bu süreç Göç İdaresi üzerinden yürütülüyordu. Ödemeler farklı birimlerden ilerlediği için eczacılarımızın hesaplarına gecikmeli olarak yatabiliyordu. Şimdi ise bu süreç Sosyal Güvenlik Kurumu’nun operasyonel sistemi içine alınacağı için ödemelerin daha düzenli ve belirlenen süreler içerisinde yapılacağını öngörüyoruz.

Bu protokolle birlikte Suriyeli sığınmacılarla ilgili bazı yeni tanımlamalar da yapıldı. Bildiğimiz kadarıyla sayı yaklaşık 4 milyondan 1 milyon 200 bine indirildi. Çalışanlar, iş sahibi olanlar veya belirli bir süredir Türkiye’de bulunan kişiler açısından farklılaştırılmış tanımlar yapıldı. Dolayısıyla eczanelerimizde karşılanan reçete sayısı da önceki yıllara kıyasla yaklaşık üçte bir seviyesine düşürülmüş durumdadır.

Bizim temel beklentimiz, bu sistemin kurumsal bir yapı içerisinde işlemesidir. İlaç tedarik zinciri hem ilacın temini hem de geri ödeme sistemi bakımından kurumsal bir işleyişe sahiptir. Bu nedenle ödemelerin düzenli biçimde yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu protokolle birlikte daha derli toplu ve öngörülebilir bir ödeme düzeninin oluşacağını düşünüyoruz. Umarım bu öngörümüzde yanılmayız.

““Bu model değişikliğinin başarılı olabilmesi için, Göç İdaresi döneminde yaşanan ödeme gecikmelerinin SGK’nın kurumsal işleyişi içinde tekrar etmemesi ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kaynaklı finansmanın kesintisiz aktarılması gerekir.”.”

Sayın Başkan, son olarak eczacılık mesleğinde istihdam planlamasını konuşmak isteriz. Eczacılık fakültelerindeki kontenjan artışları, genç eczacıların istihdamı ve mesleki yapıya entegrasyonu açısından mevcut tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu çerçevede eczacılık mesleğinin önümüzdeki 10 yılda nasıl şekillenmesini öngörüyorsunuz?

Önümüzdeki 10 yıla bakmadan önce geçmiş 15 yıla bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün, 2026 yılında, plansızlığın sonuçlarını yaşıyoruz. 2009 yılında Sağlık Bakanlığı bir vizyon planı yayımladı. Bu planda, 2023 yılı için Türkiye’de olması gereken eczacı sayısı 32 bin olarak öngörülmüştü. Ancak 2023 yılına geldiğimizde Türkiye’de yaklaşık 48 bin eczacı vardı. Yani Sağlık Bakanlığı’nın kendi planında öngördüğü sayının yaklaşık 16 bin üzerinde bir eczacı sayısına ulaşılmıştı. Bugün ise Türkiye’de yaklaşık 55 bin civarında eczacı bulunmaktadır.

Bu, plansız ve programsız bir sürecin sonucudur. Özellikle 2012 yılından sonra eczacılık fakültelerinin kontenjanları, birçok meslek alanında olduğu gibi, plansız ve programsız şekilde artırıldı. İhtiyacın çok ötesinde kontenjan açıldı. Aynı şekilde, ihtiyacın çok üzerinde sayıda eczacılık fakültesi kuruldu. O yıllarda 15-20 civarında olan eczacılık fakültesi sayısı bugün 61’e çıkmıştır. Bunun rasyonel bir karşılığı yoktur.

“Türkiye bugün eczacılık mesleğinde plansızlığın sonuçlarını yaşamaktadır; yıllarca sürdürülen kontrolsüz kontenjan artışları ve denetimsiz fakülteleşme, genç eczacılar açısından ciddi bir istihdam krizine dönüşmüştür.”

Benzer sorunlar hukuk fakültelerinde, diş hekimliğinde, diyetisyenlikte ve birçok başka alanda da yaşandı. Bugün bu alanların temel sorunu istihdamdır. Eczacılık mesleğinde de daha önce bu ölçekte yaşanmamış bir istihdam sorunu ile karşı karşıyayız. Son 4-5 yıldır bu sorunu giderek daha belirgin biçimde yaşıyoruz.

Bu plansızlık tablosunun genç eczacılar açısından ciddi bir istihdam baskısı yarattığı görülüyor. Bu noktada hem mevcut istihdam sorununu azaltmak hem de önümüzdeki 10 yılı daha sağlıklı planlamak için fakülte kontenjanları, kamu istihdamı ve eczanelerde nitelikli iş gücünün desteklenmesi açısından nasıl bir yol haritası izlenmelidir?

Önümüzdeki 10 yılı planlamak için öncelikle eczacılık fakültelerindeki kontenjanların bir an önce 2000’li seviyelere çekilmesi gerekiyor. Her ne kadar geç kalınmış olsa da yanlışın neresinden dönülürse kârdır. Ayrıca eczacılık fakültelerine girişte uygulanan başarı sıralaması barajının da yükseltilmesi gerekiyor. Mevcut 100 bin barajının 60 bin seviyelerine çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Çünkü bugün Türkiye’nin yeni eczacı ihtiyacı bulunmamaktadır. Tam tersine, eczacı fazlası vardır. Bu da işsizlik sorununu beraberinde getirmektedir. Atanamayan öğretmenler örneğinde olduğu gibi, atama bekleyen binlerce eczacı meslektaşımız bulunmaktadır. Eczacılık alanındaki çalışma imkânları bazı diğer meslek alanlarına göre daha sınırlı olduğu için, genç meslektaşlarımız iş bulmakta zorlanmaktadır. İşletme, iktisat veya ekonomi gibi farklı sektörlere kolayca yayılabilen mesleklerden farklı olarak, eczacılıkta çalışma alanları daha dar bir çerçevede şekillenmektedir. Bu da bir sıkışma yaratmaktadır.

Temel çözüm önerilerimizi üç başlıkta ifade edebilirim. Birincisi, fakülte kontenjanlarının 2000’li seviyelere çekilmesidir. İkincisi, devletin eczacı alımını genişletmesi ve kamu istihdamını artırmasıdır. Üçüncüsü ise eczanelerde çalışan eczacılarla ilgili nitelikli iş gücünü destekleyecek teşvik mekanizmalarının oluşturulmasıdır.

Eczanelerde sunulan eczacılık hizmetlerinin niteliğini artırmak için eczanelere teşvik verilmesi gerekir. Sosyal güvenlik primleri, maaş destekleri, KOSGEB destekleri ve İŞKUR destekleri gibi araçlarla bu alan desteklenebilir. Böylece sizin ifade ettiğiniz 10 yıllık zaman dilimi içinde istihdam sorununu önemli ölçüde azaltmak mümkün olabilir.

Hem mevcut eczacıların hem de mesleğe yeni adım atacak genç eczacı adaylarının geleceği açısından bu sorunların kısa sürede çözüme kavuşmasını umuyoruz. Değerli değerlendirmeleriniz için teşekkür ederiz. Son olarak, kamu otoritelerine, meslek camiasına ve kamuoyuna iletmek istediğiniz temel mesaj nedir?

Ne yazık ki eczacılarla ilgili zaman zaman yanlış bir tanımlama yapılıyor. Eczacı, yalnızca ilacı raftan alıp hastaya sunan bir meslek mensubu gibi görülüyor. Oysa eczacılık böyle bir meslek değildir. Eczacılar beş yıllık ağır ve zorlu bir eğitimden geçmektedir. Burada düzeltilmesi gereken temel algı budur.

Eczacının birinci basamak sağlık hizmetlerindeki rolünü güçlendirmek gerekiyor. Eczacı, sağlık sistemi içinde yalnızca ilacı raftan alıp veren kişi değildir. Birinci basamak sağlık hizmetleri içerisinde eczacının sunabileceği çok geniş bir hizmet alanı vardır. Aşılamadan obeziteye, kronik hastalık yönetiminden doğru ilaç kullanımına, diyabetten halk sağlığı bilgilendirmesine kadar pek çok alanda eczacılar Türkiye’deki sağlık sistemine çok ciddi katkılar sunabilir.

Bunun için gerekli yasal altyapının kurulması gerekmektedir. Biz bu konuda hazır olduğumuzu her zaman ifade ediyoruz ve çalışmalarımızı ortaya koyuyoruz. Eczacılık hizmetinin görünür kılınması ve ölçülebilir hale getirilmesi gerekir. Eczacı, sağlık hizmetleri içerisinde vazgeçilmez bir meslek mensubudur. Eczane de vazgeçilmez bir sağlık hizmeti noktasıdır.

Biz bu alanda daha güçlü hizmet vermek istiyoruz. Bunu da sizin aracılığınızla kamuoyuna ve karar vericilere duyurmak isterim.

Sayın Başkanım, Türkiye’de ilaca erişim, eczacılık hizmetlerinin sürdürülebilirliği ve mesleğin geleceği açısından son derece kritik başlıklarda Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi’ne (KAPDEM’e) sunduğunuz değerli görüşleriniz için size içtenlikle teşekkür ediyoruz. Kıymetli vaktinizi ayırıp mesleki birikiminizi, kurumsal deneyiminizi ve politika önerilerinizi bizlerle paylaştığınız için ayrıca müteşekkiriz.

Ben teşekkür ederim, çok keyifli bir röportaj oldu. Bu önemli başlıklarda görüşlerimizi paylaşma imkânı sunduğunuz için memnuniyet duydum. KAPDEM’e çalışmalarında kolaylıklar ve başarılar dilerim.

KAPDEM Fotoğrafı
KAPDEM

KAPDEM

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun