Yazı Gönder
Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

Siyasi Anılar, Editörün Seçtikleri

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

4 Aralık 2023

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı


29 Kasım 2023 tarihinde vefat eden Amerikalı diplomat, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Danışmanlığı gibi önemli görevlerde bulunan, Henry Kissinger ile Türk Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptığım dönemlerde çeşitli toplantılarda birlikte mesaimiz ve özel görüşmelerimiz oldu. Bu toplantılardan 1994 ve 1976 yıllarında olan iki özel görüşmenin içeriğine dair bazı notları Kissinger’in ölümü vesilesi ile kendisini de anmak adına paylaşmak istiyorum. Aslında 1994’teki görüşmede 1976’daki anımıza dair anekdotu da dönemin başbakanı Tansu Çiller’in hatırlatması ile tekrar konuştuğumuz için iç içe iki özel anıyı da burada ilk kez açıklamış olacağım. 

1994 yılında bir Mayıs günü, Başbakanlık’taki ofisimde New York’tan Ahmet Ertegün beni telefonla aradı. Ekim 1993’ten beri Başbakan Tansu Çiller’in baş danışmanlarından biri olarak Ankara Gaziosmanpaşa’daki Başbakanlık ek binasında çalışmaktaydım. Ahmet Bey’i, son dış görev yerim olan Washington yıllarından tanıyordum. ABD’deki Türk toplumunun seçkin ve etkili isimlerinden biri olan Ahmet Ertegün Washington ve New York’taki diplomatik misyonlarımız ile temas içindeydi.

Ahmet Bey, 1994 yazında Henry Kissinger’ı Bodrum’daki evinde misafir edeceğini, Türkiye’ye bu gelişinde, Kissinger’ın Başbakan Çiller ile görüşmek istediğini, böyle bir görüşme mümkün olacaksa, Bodrum’a giderken veya dönerken İstanbul’a uğrayacağını bildirdi.

Başbakan Çiller’in görüşme isteğini olumlu karşılaması üzerine, Kissinger Boğaz’da, Müşir Fuat Paşa Yalısında Başbakanı ziyaret etti. İki saate yakın süren görüşmeye, Kissinger, soğuk savaşın Batı’nın zaferi son bulduğu, yeni bir uluslararası düzenin ortaya çıktığı dönemde, Türkiye’nin bir dostu olarak, bazı görüş ve telkinlerini paylaşmak istediğini, görüşmeyi bu amaçla istediğini söyleyerek başladı. 

 

A group of people sitting on a couch

Description automatically generated

Özel Fotoğraf: Henry A. Kissinger, Tansu Çiller ve Daryal Batıbay (sağdan sola) Müşir Fuat Paşa Yalısı, İstanbul. Kaynak: Özel Fotoğraf Telif Hakkı: © KAPDEM (Kamu Politikası,Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi), 2023 (Daryal Batıbay’a özel teşekkürlerimizle).


Kissinger, Türkiye’nin soğuk savaş yıllarında Batı ittifakı için oynadığı ileri karakol rolünün yeni uluslararası düzende zayıflayacağını, bu nedenle Türkiye’nin yeni roller üstlenerek önemli bir uluslararası aktör olarak kalmasını dilediğini bildirdi ve şu hususları dile getirdi:

“Bu açıdan sizin başbakan olmanızı bir fırsat olarak görüyorum. Batı’da ilgi uyandıran kimliğinizi, izleyeceğiniz politikalarla desteklerseniz, ülkenizi soğuk savaş sonrasında da önemli bir oyuncu yapabilirsiniz. Bunun için demokrasinizi ve ekonominizi geliştirmeniz çok yararlı olacaktır. Türk demokrasisinin en ciddi ayak bağı kanımca Kürt sorunudur. PKK terörünün güvenliğiniz için ciddi bir sorun olduğunu biliyorum. Ancak, teröre bulaşmış etnik sorunların askeri yöntemlerle çözümlenmesi hiçbir ülkede mümkün olmamıştır. Bu sorunların çözümü ülkedeki etnik toplumları demokratik siyasete dahil etmektir. Bu düşüncelerle, bir dost olarak söylemeliyim ki, birkaç ay önce Kürt milletvekillerinin Parlamentonuzdan alınarak tutuklanmalarını yanlış bir adım olarak görüyorum.”

Ayrıca Kissinger, piyasa ekonomisini güçlendirmek için Çiller’in yaptığı açıklamaları memnunlukla not ettiğini, Turgut Özal’ın başlattığı reformları sürdürmek gerektiğine inandığını; gerek ekonomik gerek siyasal reformlar için Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri güçlendirmemizi tavsiye ettiğini ısrarla söyledi. Orta ve Doğu Avrupa’da ki yeni demokrasilerin AB’ye katılma arzuları nedeniyle, AB’nin 1960’lı yıllara giden Türkiye’ye üyelik vaadinin Avrupa gündeminde gerilere düşmemesi için Başbakan Çiller’in bu dosyayı bizzat üstlenmesini tavsiye ettiğini, ABD yönetimlerinin Türkiye’nin AB üyelik sürecinin ilerletilmesine desteğinin süreceğinden emin olunabileceğini, bu konuda ABD’de partiler üstü bir mutabakat olduğunu, AB içinde ise, gerek Türkiye ile bağlarının özelliği gerek en etkili üye olması nedeniyle, Almanya’nın desteğinin kritik olacağını belirtti.

Başbakan Çiller, dostça tavsiyelere teşekkür ederek, Kissinger’ın söylediklerini not ettiğini kısaca belirttikten sonra, görüşmenin içeriğini değiştirmek istedi ve “görüşmemizden önce danışmanım Daryal Batıbay bana sizle 1970’li yıllara ait bir anısını anlattı; size de hatırlatmasını isterim” dedi. 

Böylece, Kissinger- Çiller özel görüşmesinin son bölümünde söz bana düştü. 

1976 yazında, Türkiye’nin Ege denizinde yürüttüğü sismik araştırmaların kendi kıta sahanlığını ihlal ettiği iddiasıyla Yunanistan, hem Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyine hem de Uluslararası Adalet Divanı’na bizi şikâyet etmişti. Ağustos ayında Güvenlik Konseyi’nin toplanması üzerine ABD Dışişleri Bakanı Kissinger, Türk ve Yunan meslektaşlarını New York’a davet ederek, Ege’de iki NATO üyesi arasında çıkan gerginliğe adeta el koymuştu. Dışişleri Bakanı rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’in Kissinger ile Manhattan’daki otelinde yaptığı görüşmeye BM Daimî Temsilcisi İlter Türkmen, Dışişleri Siyasi İşler Genel Müdürü rahmetli Necdet Tezel ve Bakanın tercümanı olarak ben katıldım. 

Kissinger gergin bir suratla geldiği görüşmeye, “İki NATO üyesi arasında çatışma düşünülemez; ABD böyle bir gelişmeyi önlemeye kararlıdır, gerekirse Akdeniz’deki 6. filoyu Ege’de konuşlandırır, sizleri ayırırız” sözleriyle başladı ve bu arada Türk heyeti ile arasında bulunan cam sehpaya birkaç kez yumruğunu vurdu. Ege sorununa mutlaka barışçı bir çözüm bulunması için Çağlayangil ve Yunanlı Bakan Dimitrios Bitsios’u New York’a davet ettiğini, Türk görüşlerini dinledikten sonra, Yunan tutumunu öğrenmek için Bitsios ile görüşeceğini söyleyip, “sizi dinliyorum” dedi. 

Bu beklenmedik sert tavır, tüm Türk heyetini şaşırtmıştı. Bakanımız Çağlayangil, bizlere dönerek, bu üslubun diplomatik gelenekler ile bağdaşmadığını söyledi ve sonra Ege’ye ilişkin Türk görüşlerini anlatmaya başladı. Her cümlesinin sonunda duruyor, ben çeviri yapıyordum. Konuştukça Çağlayangil’in üslubu sertleşmeye başladı ve sonuna doğru “Yunanlılar bütün Ege’nin kendilerine ait olduğunu sanıyorlar, neredeyse Bodrum veya Çeşme’de denize girerken bize pasaport soracaklar. Bu Yunan hayallerine asla izin vermeyeceğiz” dedi ve Kissinger’dan da biraz daha sert bir şekilde önündeki cam sehpaya yumruğunu vurdu. 

Çağlayangil’in açıklamaları son bulunca, salona sessizlik hâkim oldu. Kissinger’ın bir şeyler söylemesi beklenirken, o sessizliğini bir süre uzattı, sonra kalkıp cam sehpanın etrafından dolaşıp, Çağlayangil’in yanına geldi ve eliyle omzuna hafifçe bir kaç kez dokunup “Tough guy, aren’t you” dedi. Salonda iki taraftan da gülüşmeler oldu; Çağlayangil ne olduğunu anlamaya çalışan ifade ile bana bakıyordu. “Size amma da sert erkekmişsiniz dedi efendim” diyebildim. Çağlayangil’in de yüz hatları yumuşadı, bizlere dönerek, “geldiğinden beri bize rol kesiyormuş” dedi.

Görüşme bitince iki bakan kendileri bekleyen Türk, Yunanlı ve Amerikalı gazetecilerin önüne doğru yürüdüler. Kissinger, Türk meslektaşı ile Ege sorununu görüştüğünü, Yunanlı bakan ile aynı konuyu ele almaya gideceğini belirtti ve biraz durakladıktan sonra “I will then go and see my psychiatrist” dedi, gazetecilerden kahkahalar yükseldi. Çağlayangil’in kulağına “Bitsios’tan sonra psikiyatrıma gideceğim” diye çeviri yaptım. Bakan “o ne demek” deyince” Türkler ve Yunanlılar beni deli ediyorlar demek istedi” dedim. Çağlayangil, yanında duran İlter Beye dönüp, “bu adam hokkabazlığa meraklı” deyiverdi. 

Anlattığım bu anı Kissinger’ın çok hoşuna gitti, bir hayli güldü. Bir yerde iznimle kullanmak istediğini söyledi ve adımı not aldı. Ege krizi yüzünden 1976 Ağustos’unda tatil yapamadığını, ama Güvenlik Konseyinin o ayki dönem başkanı İngiltere’nin desteği ile iyi sonuç aldıklarını, Türk-Yunan gerginliğini yatıştırdıklarını belirtti. 

Ben de bu değerlendirmesini paylaştığımızı, Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği 395 sayılı karar ile iki ülkeye Ege’de tek taraflı hareketlerden kaçınma çağrısı yapıldığını hatırlattım. Ayrıca bu karar uyarınca Türkiye ve Yunanistan 1976 yılında imzaladıkları Bern mutabakatı ile üstlendikleri moratoryuma uyarak, Ege’de sorunlar çözüme kavuşturulmasa da 1986 yılındaki yaşanan dışında, gerginliklerin önlediklerini söyledim.

Başbakan Çiller, Kissinger’ı akşam yemeğine alıkoyacağını toplantı öncesinde bana söylemişken, toplantı sonrasında bu fikrinden vazgeçti ve konuğunu Boğaz’daki yalıdan uğurladı.

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

Henry Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923’te doğmuş ve 29 Kasım 2023’te 100 yaşında hayata veda etmiştir. Soğuk Savaş Dönemi’nin en önemli aktörlerinden birisi olarak kabul edilen Kissinger, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanları Richard Nixon ve Gerald Ford dönemlerinde Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak kritik görevler üstlenmiştir. Diplomasi, strateji ve jeopolitik çatışma konularında dünyanın en tanınmış uzmanlarından birisi olarak çok ayrıcalıklı bir konumda bulunan Henry A. Kissinger, Amerikalı diplomat, Dışişleri Bakanı, ulusal güvenlik danışmanı, uluslararası stratejist, siyaset bilimci, jeopolitik siyasi danışman, güvenlik danışmanı ve siyasetçi kimlikleri ile dünyadaki çatışmaları ve değişimleri yönlendirme ve yönetme konusunda ciddi bir üne sahiptir. Bu siyasi anı yazısında, Henry. A. Kissinger’ın 1994’te yılında Türkiye’ye yaptığı ziyaret ve Türkiye’de dönemin başbakanı Tansu Çiller ile özel görüşmesinin detaylarına yer verilmektedir. Bu özel görüşmede neler konuşulduğu, görüşmeye refakat eden emekli büyükelçi, kıdemli Türk diplomat, o dönem Tansu Çiller’in başdanışmanlığını da yapan Daryal Batıbay’ın kaleminden ilk kez aktarılmaktadır. Yine aynı görüşmede bahis konusu olan, Henry A. Kissinger’ın, Türkiye’nin Akdeniz’deki sismik aramaları sonrası alevlenen Türk-Yunan krizi üzerine Türk Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Yunan Dışişleri Bakanı Dimitrios Bitsios’u New York’a özel bir görüşmeye çağırması sonrası yapılan toplantıdaki mahrem bir anekdot da bu yazıda açıklanmaktadır. Henry A. Kissinger, 1976’da New York’ta Türk Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Türk heyeti ile Manhattan’daki bir otelde özel bir toplantı yapmıştır. Kissinger’ın görüşme sonrası espri ile karışık basına ‘bu görüşmeden sonra Yunan bakan ile de görüşünce bir psikiyatriste gideceğim’ diye vurgu yaptığı gergin bir havada geçen toplantıdaki çok özel anlar bu anı yazısında okuyucu ile paylaşılmaktadır.

Detay
Başkanlık Anılarım: Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı Süreci: Bölüm 2

Başkanlık Anılarım: Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı Süreci: Bölüm 2

Türkiye, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Dönem Başkanlığı görevini 10 Kasım 2010 tarihinde devraldı. O dönemde, Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimî Temsilciği görevini altı buçuk yıldır Strazburg’da bulunan Büyükelçi Daryal Batıbay üstleniyordu. Türkiye, Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı’nı deneyimli bir Daimî Temsilci ile yürütmek istiyordu, o nedenle de Daryal Batıbay’ın Strazburg’daki görev süresi uzatılmıştı. Bu anı yazısında; Türkiye, Dönem Başkanlığı sürecinde yol haritasına hangi hedefleri koydu; hedeflerine ulaşmak için hangi öncelikleri belirledi ve hangi stratejileri devreye soktu; hedeflerini gerçekleştirme konusunda neler yaptı ve başarılı olabildi mi gibi konular detaylı olarak ele alınmaktadır. Bu sürecin iç yüzünü gün ışığına çıkaran detayları ve politika yapımı, uygulaması ve değerlendirmesi hususlarında ne gibi dersler çıkarılabileceğini o dönemde Türkiye’nin Avrupa Konseyi Daimî Temsilcisi olarak görev yapan Daryal Batıbay’ın aktardığı anılarından öğreniyoruz. Yazıda; yabancı düşmanlığı, İslamofobi, ayrımcılık, insan hakları sorunları, göçmenler, Kıbrıs sorunu, kadına karşı şiddet, AB hukuku ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyumsuzlukları gibi konulardaki çalışmalar birinci ağızdan anlatılmaktadır. Özellikle Kıbrıs’ta Rumların açtığı mülkiyet davaları ve Rum kayıplar sorunları ile nasıl baş edildi, Türkiye’nin dış politikada ‘yumuşak gücü’ nasıl arttırıldı ve yansımaları bugünlere de ışık tutan hangi işbirlikleri geliştirildi gibi konularda ilham veren bir politika yapma ve uygulama sürecine tanık oluyoruz. Batı Avrupa’daki İslamofobi ve yabancı düşmanlığı gibi sorunlarla mücadelede Türkiye’nin öncü olduğu konuda nasıl kendi kendini engellediğini öğreniyoruz. Kadına karşı şiddet ile mücadele konusunda çok önemli bir eşik olan İstanbul Sözleşmesi süreci ve Türkiye’nin sürece nasıl önderlik ettiğine yine bu anılar vasıtasıyla şahitlik ediyoruz. Avrupa Birliği hukuku ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uyumluğu ve tümü üye ve üye olmayan ülkelerde bağlayıcı olması konusundaki çalışmaları takip edebiliyoruz. Daryal Batıbay’ın Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için kaleme aldığı Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı sürecindeki anılarını iki bölüm haline yayınlıyoruz. Bu anı yazısının; Türkiye’de ve dünyada politika yapma, uygulama ve değerlendirme süreçlerinde çalışan tüm devlet görevlilerine, kamusal/özel tüzel kişiliklere ve kişilere katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Başkanlık Anılarım: Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı Süreci: Bölüm 2 Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirdiği ortak değerleri güçlendirecek üç konuyu dönem başkanlığımızın hedefi yaparak, Türkiye’nin yumuşak gücünü dış politikada da ortaya koyabilecektik. Bu konulardan ilki zaten Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun fikriydi. New York’ta ikiz kulelere 11 Eylül 2001 saldırısı sonrasında Batı Avrupa’da da, İslam adına hareket ettiğini iddia eden kişilerce girişilen birkaç terör saldırısının da etkisiyle, göçmenler, yabancılara ve özellikle Müslümanlara hoşgörüsüzlük artmış ve yabancı düşmanı, popülist siyasi partiler destek bulmaya başlamıştı. Genel Sekreter Jagland ile görüşerek, Avrupa demokrasilerinde ortaya çıkmakta olan hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığa çözüm önerileri getirecek bir Seçkin Şahsiyetler Grubu kurulmasına ön ayak olmasını önerdim. Jagland, önerimizi desteklediğini, üzerinde çalışmaya başlayacağını söyledi. Birkaç gün sonra beni arayan Genel Sekreter, Grubun başkanlığı için eski Almanya Dışişleri Bakanı Joscka Fischer’i önerdi; bizim de desteğimizle Fischer, Grup Başkanı oldu. 10 Kasım toplantısında Davutoğlu bir Seçkin Şahsiyetler Grubunun Fischer başkanlığında oluştuğunu açıkladı ve Avrupa’daki hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık akımları ile mücadele etme gereğini uzunca anlatan bir konuşma ile başkanlığı devir aldı. Eski NATO Genel Sekreteri ve İspanya Dışişleri Bakanı Javier Solana, AB Komisyonu eski üyesi ve İtalyan Hükümetlerinde bakanlık yapmış olan Emma Bonino gibi isimler de Grupta yer aldı. Grup altı ay içinde İstanbul ve Brüksel’in de aralarında olduğu Avrupa kentlerinde altı toplantı yaptı, geniş bir yelpaze içinde birçok kişiyle görüşmelerde bulundu. İstanbul’daki toplantısının bitiminde Dışişleri Bakanı Davutoğlu Grup ile bir çalışma yemeği düzenledi ve Grubun kurulmasına ön ayak olmamızın nedenlerini ve hazırlayacağı rapordan beklentileri dile getirdi. Grubun raportörlüğünü yapan kıdemli İngiliz gazeteci Edward Mortimer’in kaleme aldığı ayrıntılı raporu 6 Nisan 2011’de aldık. “ Birlikte Yaşamak: 21. Yüzyılda Avrupa’da Farklılıklar ile Özgürlüğü Birleştirmek ” başlıklı Rapor Avrupa toplumlarının artan hoşgörüsüzlük, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, bazı din adamlarının kışkırttığı İslami aşırılık gibi risklerle karşı karşıya olduğunu anlatmakta, bu risklerin göç, güvensizlik, medyanın azınlıklar hakkında yaratığı yanlış bilgilerden ve hükümetlerin hatalarından kaynaklandığı belirtmekte ve bir dizi öneri ve tavsiyelere yer vermekteydi. Nisan 2011 ortasında Parlamenter Meclise dönem başkanı olarak hitap etmek için Strasburg’a gelen Davutoğlu, oldukça öfkeli biçimde, raporu beğenmediğini, “İslami aşırılık” diye bir kavramı kabul etmediğini, raporu Türkiye’de kamuoyunun dikkatine getirmeyeceğini, Gruptan bekleneni alamadığımızı söyledi. 77 sahifelik raporda kullanabileceğimiz birçok husus olduğunu, “İslami aşırılık” hakkındaki birkaç paragrafın sadece bazı din adamlarının etkinlikleriyle irtibatlandırıldığını ve Avrupa’daki Müslüman toplumların geneline mal edilmediğini anlatmaya çalıştım, ama Bakan konuyu tartışmayacağını bildirip noktayı koydu. Böylece kendi girişimimizi kendimiz sonuçsuz bıraktık. Bu süreçte Grubun Başkanı Fischer'i tanımak fırsatı bulduğum için şanslıyım. Grubun Strasburg, İstanbul ve Brüksel'deki toplantılarına katıldım. Toplantılar arasındaki dönemlerde de Fischer ile telefonla ve mesajla sıkça temas ettik. Fischer meslek yaşamım boyunca tanıdığım şahsiyetler arasında beni en çok etkileyenlerden biri oldu. Müthiş vizyon sahibi olduğu kadar son derece gerçekçiydi. Temaslarımızda, Avrupa'da yayılmakta olan yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve ayrımcılığın kendisini de çok rahatsız ettiğini, bu nedenle bu konuya Başkanlığımız döneminde eğilmemizden memnun olduğunu ve Grubun Başkanlığını seve seve kabul ettiğini söyledi ve “ böyle bir inisiyatif AB'den gelmeliydi. Ama mevcut Fransız ve Alman Hükümetlerinden bunu beklemek gerçekçi değil ” demişti. Raporda, yapılan öneri ve tavsiyelerin AB ve AK dönem başkanlıkları tarafından izlenmesi çağrısı da yapılıyordu. Gerek AB dönem başkanı Polonya gerek bizden sonraki AK dönem başkanı Ukrayna telkinlerime rağmen, konuya ilgi göstermediler. Fransız Daimî Temsilcisi, çok beğendiği raporun AB içinde ele alınmasını kendi makamlarına tavsiye ettiğini, ancak Sarkozy yönetiminde kabul şansı olmadığını bana özel olarak söyledi. Avrupa toplumlarında son on yılda gözlemlenen gelişmeler raporun gözlem ve önerilerinin geçerliliğini her geçen gün doğrulamaktadır. Avrupa’nın seçkin şahsiyetlerinin adlarını verdiği raporu rafa kaldırmak yerine, sahiplenerek ısrarla izlemesini yapabilseydik dediğim pek çok vesile oldu. Başkanlığımız ikinci hedefi kadınlara karşı şiddet ile mücadele için hukuki bağlayıcılığı olan bir Avrupa Sözleşmesi hazırlamak ve başkanlığımızın bitiminde imzaya açılacak şekilde sonuçlandırmak oldu. Kadınlara karşı şiddet evrensel bir insan hakkı sorunuydu. BM’de bu sorunu bir ölçüde kapsayan, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) 1979 yılında imzaya açılmıştı. Katılan ülke sayısı çok olmakla birlikte, konulan çekinceler ve BM sözleşmelerinin denetiminin yetersizliği nedeniyle, CEDAW sorunla mücadelede etkili olmamıştı. Kaldı ki, kadınlara karşı şiddet tüm Avrupa ülkelerinde de ciddi bir insan hakları sorunuydu. AK Sekretaryasının derlediği bilgiler, Avrupa genelinde kadınların %57sinin cinsel taciz gördüğünü, her yirmi kadından birinin tecavüze uğradığını ve ev içinde kadınların hedef olduğu şiddetin sadece %12sinin polise iletildiğini ortaya koyuyordu. AK üyesi ülkelerin hukuk sistemleri ve yasal standartları bu ciddi Avrupa sorununda farklılıklar taşımaktaydı. AK içinde de sorunun önemi anlaşılmaya başlanmıştı. Bakanlar Komitesi 2006‐8 yıllarında kadınlara karşı şiddet ile etkin mücadele için üye ülkeleri yaygın bir kamuoyu kampanyası yürütmeye davet etmişti. Parlamenter Meclis aldığı bir kararla, Bakanlar Komitesini bu mücadele için hukuken bağlayıcı bir Avrupa Sözleşmesi yapması çağrısında bulunmuştu. Başkanlığı devraldığımızda, konu AK içinde bu durumdaydı. Türkiye’de de çok ciddi boyutlarda olan bu insan hakları sorununda Başkanlığımız döneminde bu çağrıyı hayata geçirmeye yöneldik. Sözleşme taslağını hazırlamakla görevli uzmanlar komitesine bu alanda çok yetkili bir ismi, Prof. Feride Acar’ı üyemiz olarak atadık. Yazım çalışmalarında karşılaşılan güçlükleri aşmak için Prof. Acar ile birlikte çalışma yemeklerinde lobi çalışması yaptık. Bu çabalarımıza Bakanlar Komitesi sekretaryasının başı olan Mireille Paulus da çok yardımcı oldu. AB Komisyonu’nun Aka’daki temsilcisi de her aşamada destek verdi. Bu uğraşlar sonucu, 11 Mayıs 2011 tarihinde düzenlenecek olan Bakanlar Komitesi öncesindeki son Daimî Temsilciler toplantısında 47 üye ülke Sözleşme’nin İstanbul’da imzaya açılmasına alkışlarla onay verdi. Söz alan, birçok ülkenin daimî temsilcisi Sözleşmenin AK’ın standartlar yaratmak açısından son yıllardaki en önemli kodifikasyon çalışması olduğunu, insan hakları koruma sistemindeki önemli bir boşluğu doldurduğunu dile getirdi. İstanbul Sözleşmesini bugüne kadar imzalamayan iki AK ülkesinden biri olan Rusya’nın ise o toplantıdaki sessizliği dikkat çekti. Bu konuda dünyadaki ilk ve tek hukuki bağlayıcı belge olan İstanbul Sözleşmesi kadınlara karşı şiddeti insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlamakta ve hangi eylemlerin şiddet olarak niteleneceğini belirlemektedir. Sorun ile mücadele için ilk harfleri İngilizcede “p” ile başlayan üç hedef (“prevention” önleme, “protection” koruma ve “prosecution” cezalandırma) ortaya koymakta ve bu hedefler için Avrupa standartları getirmektedir. Kadınlara karşı şiddet gibi evrensel bir insan hakkı sorununda hukuken bağlayıcı bir uluslararası sözleşmeye öncülük etmesi Türkiye’nin dış politikadaki yumuşak güç potansiyelini yansıtmaktadır. İstanbul’un adıyla anılan Sözleşmeyi ileri demokrasilerden oluşan kırk dört Avrupa ülkesi (Türkiye dışında) ile Avrupa Birliğinin imzalamış olmaları varılan sonucun önem ve değerini arttırmaktadır. Dönem başkanlığımızın üçüncü hedefi, insan hakları açısından Avrupa’da ortak hukuk alanı yaratmayı amaçlayan AİHS sisteminin boşluklarını gidermekti. Sözleşmenin denetim organı olan AİHM içtihadıyla ve Mahkemeye bireysel başvuru hakkı yoluyla 1954’ten bu yana Avrupa ortak hukuk alanı oluşturulmasında büyük mesafe alınmıştı. Ancak, AB içinde artan entegrasyonla üye ülkeler kendi yetkilerinin bir bölümünü AB kurumlarına devretmişler ve AB’nin tüzelkişilik olarak AİHS’ne taraf olmaması nedeniyle, bu yetki devri, Avrupa ortak hukuk alanında boşluk yaratmaktaydı. AB’nin AİHS’ne taraf olması bu boşluğun kapatılması için zorunluydu. Böylece AB kendi üyesi olan 27 ülke ve üyesi olmayan 20 AK üyesi (Türkiye dahil) ile aynı uluslararası insan hakları denetimine tabi olacaktı. Bu, AB hukuku ile AİHS sistemi arasında uyum ve tutarlılığı da güçlendirmiş olacaktı. Başkanlığımızı devralmadan bir yıl önce, 2009 Lizbon Zirvesinde AB, AİHS’ne katılmayı zaten kararlaştırmıştı. Başkanlığı üstlendikten sonra gözlemci olarak katılmakta olduğum Strasburg’daki AB ülkelerinin daimî temsilcileri toplantısına konuyu getirdim ve Lizbon Sözleşmesiyle AB’nin AİHS’ne katılma iradesini hayata geçirmek için dönem başkanı olarak Brüksel’de Komisyon ile ilk teması başlatmayı öngördüğümüzü bildirdim. AK’taki AB Komisyonu temsilcisi kısa süre sonra, Brüksel’in bu süreci başlatacak görüşmeye hazır olduğunu bana bildirdi. Genel Sekreter Jagland, AB’deki Daimî Temsilcimiz Büyükelçi Selim Konuralp ve benimle ile birlikte Dışişleri Bakanı Davutoğlu Brüksel’de ilgili AB Komiseri ile konuyu ele aldı. Dönem başkanlığımız sona ermeden, AB Komisyonu, 2011 sonbaharında AİHS’ne katılım müzakerelerine başlama yetkisini aldığını açıkladı. Üzerinden on bir yıl geçmiş olmasına rağmen, AB’nin AİHS’ne katılımı hala gerçekleşmiş değildir. 2011 sonbaharında başlayan görüşmeler Nisan 2013’te anlaşmaya varılmasıyla sonuçlanmış, ancak görüşü istenen Avrupa Adalet Divanı, AB hukuku açısından anlaşmanın sorunlar yarattığına karar vererek, Aralık 2014’te olumsuz görüş vermiştir. Yedi yıl sonra, dönem başkanlığımızda başlattığımız AB‐AK müzakere süreci hala tamamlanmış değildir. Başkanlığımız döneminde öngörmediğimiz bir gelişme de yaşadık. Sonradan Arap Baharı olarak anılacak Arap ülkelerindeki otoriter rejimlere karşı ilk halk hareketi Ocak 2011’de Tunus’ta başladı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu beni arayarak, “ Ben Ali’nin devrilip yerine gelen yönetim ile AK’ın temasa geçmesini, böylece Tunus’un demokrasiye geçiş sürecine destek olmak istediğini ” belirtti ve bu yönde girişimlerde bulunmamı istedi. Genel Sekreter Jagland ile görüşerek, birlikte Tunus’a gitmeyi ve AK’a bağlı Venedik Komisyonu ile yeni Tunus yönetimi arasında işbirliği önermeyi kararlaştırdık. Venedik Komisyonu 90’lı yılların başında Doğu Avrupa ülkelerinin demokrasiye geçiş sürecinde anayasa ve temel yasaların hazırlanmasına yardımcı olmak amacıyla kurulmuş AK’ın uzmanlık organıydı. Davutoğlu, Genel Sekreter ile birlikte Tunus’a gitmekten memnun olacağını söyledi ve Mart 2011 ortasında birlikte Tunus’a gittik. Yeni yönetim ile temaslarda Davutoğlu AK adına konuşmaktan son derece mutlu görünüyordu. Tunus’un Venedik Komisyonu’na üye olması kararlaştırıldı. Kısa süre sonra da Tunus Komisyon üyesi oldu ve geçiş sürecinde Komisyon ile yakın işbirliği yaptı. Tunus’un Arap baharından demokratik rejime geçebilen ve bugüne kadar bunu yaşatabilen tek Arap ülkesi olmasında AK ile işbirliğinin ve onu gerçekleştiren dönem başkanlığımızın umarım mütevazı bir katkısı olmuştur. Tunus’taki resmi toplantılardan sonra bu ülkenin Müslüman Kardeşler hareketinin lideri, Raşit Gannuşi ile Büyükelçiliğimizde bir araya geldi. İki saat kadar süren ikili görüşmeye başka kimse katılmadı. Gannuşi, 22 yıl Londra’da sürgünde yaşadıktan sonra, Ben Ali rejiminin devrilmesinden sonra Tunus’a dönmüş ve bizim ziyaretimizden iki hafta önce düzenlenen kurucu meclis seçimlerinde partisi %37’den yüksek oyla en büyük siyasi parti olmuştu. Dönem Başkanlığımız 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da ev sahipliği yaptığımız Bakanlar Komitesi toplantısı ile sonlandı. Toplantı marjında İstanbul Sözleşmesi’nin imza törenini düzenledik. İlk imzayı da Dışişleri Bakanı Davutoğlu attı. Benim için ise, çok yorucu bir altı ayın sonu gelmişti. Ertesi gün, “bir tatili hak ettiniz” diyen Bakanın izniyle, Strasburg’a dönmeden önce, bir haftalık tatil için Kıbrıs’a uçtum; emeklilik yıllarımı geçireceğim Ada’ya. Kurumsal Not : KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir.

Detay