
KAPDEM
ACIMIZ VE YASIMIZ SONSUZ. BAŞIMIZ SAĞ OLSUN.
Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, makroekonomi ve para politikaları alanlarında Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından olan Prof. Dr. Fatih Özatay ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. Daha önce Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkan Yardımcısı olarak Merkez Bankası Para Politikası Kurulu'nda görev yapmış ve TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığını yürütmüş olan Özatay, şu anda aynı üniversitede öğretim üyesi ve TEPAV Makroekonomi Çalışmaları Program Danışmanlığını sürdürmekte ve Ekonomim Gazetesi ve YetkinReport’ta yazarlık yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası akademik literatürde parasal krizler, makroekonomik modelleme ve ekonomik istikrar programları üzerine kaleme aldığı pek çok makale ve kitap bölümü bulunmaktadır. Güncel araştırmalarında ağırlıklı olarak Türkiye’nin makroekonomik dinamiklerine yoğunlaşan Özatay; bilhassa parasal ve finansal krizler, para politikası mimarisi ve yapısal reform süreçlerini merkeze alan akademik çalışmalar yürütmektedir.
Bireysel Emeklilik ve Tamamlayıcı Emeklilik Sistemlerinde Kamu Politikaları: Dönüşüm, Uyum ve Gelecek Perspektifi
6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası 6 Şubat 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük deprem felaketlerinden birisini yaşadığımız günün üzerinden tam üç yıl geçti. Aradan geçen 3 yıla rağmen, bu felaketin yarattığı yıkım ve kayıplar, hafızalarımızda bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Başta Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere pek çok kentte yitirilen on binlerce canımız, yalnızca bir afetin değil, uzun yıllara yayılan ihmal ve yönetimsel sorunların da acı bir sonucudur. Deprem sonrası hala kayıp olan ve bulunamayan insanlar, çocuklar ise yüreğimizi en acı şekilde kanatmaya devam etmektedir. Hem depremde hayatını kaybeden insanların toplam sayısına hem kimliksiz defnedilen kişi sayısına ve gerçek kimliklerin tespit edilememesine hem kimin nerede, nasıl defnedildiği ya da bulunduğuna dair muğlak resmi/gayri resmi ifadelerin çokluğuna hem de daha sonra kayıp olduğu bildirilen ya da yakınlarının/tanıdıklarının kayıp olduğuna dair ihbarda bulunmaya devam ettikleri insanlara dair belirsizlik ve şüpheler kamuoyu vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Kamuoyu ile paylaşılan resmi bilgilere dair süregelen güvensizlik toplumun büyük bir kesiminde deprem sonrası travmayı daha da arttırmaktadır. Daha geçen günlerde depremde hayatını kaybeden bir insanımız naaşına üç yıl sonra ulaşılmış olması bu yaranın büyüklüğü ve travmasının kolay geçmeyeceğini tekrar tekrar herkese hatırlatmaya devam etmektedir. 6 Şubat 2023 depreminin 3.yıl dönümünde, yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinemeyiz. Sormamız gereken daha hayati sorular var: Sorumlular ortaya çıkarıldı mı? Türk halkında adalet duygusu onarıldı mı? Hem kamu hem özel kurumlardaki sorumlular yeterince soruşturuldu ve adil bir yargılamaya dahil edildi mi? Türkiye’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC’ye) ve daha pek çok yabancı ülkeye kadar büyük ve onulmaz kayıpların olduğu deprem sonrası ailelerin, tanıdıkların ve toplumsal grupların hayata yeniden tutunması, sosyal ve psikolojik olarak yeniden toparlanması için yeterince destek programı uygulamaya kondu mu? Benzer bir felaketin yeniden yaşanmaması için gerçekten adımlar atıldı mı? Bu topraklarda deprem, kaçınılmaz bir doğa olayı olabilir ancak bu ölçekte bir felakete dönüşmesi, denetimsizlikten, ihmallerden ve kamusal sorumluluğun fiilen askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak daha önce yayımladığımız çalışmalarda, yapı üretimi ve denetim düzeninin sadece kuralların varlığı ile açıklanamayacağını, asıl meselenin uygulama, görev ahlakı, sorumluluk bilinci ve yaptırımların caydırıcılığı olduğunu vurgulamıştık. Bir yazarımızın iki bölüm halinde kaleme aldığı değerlendirmelerde de görüleceği üzere sistemin kâğıt üstünde kurulmuş görünmesine rağmen sahada neden işlemediği sorusu, insan unsurunun ve işleyen bir sorumluluk zincirinin yokluğuyla ilişkilendirilmişti.[1][2] Bugün deprem bölgesinin yeniden inşası sürerken, mesele sadece kaç konut tamamlandı veya teslim edildi değildir. Asıl sorulması gereken soru, bu yapıların hangi denetim ve sorumluluk bilinci altında yapıldığı, risklerin hangi mekanizmalarla engellendiği ve kamu gücünün hangi ölçüde şeffaf ve denetlenebilir hale geldiğidir. Bir bölgenin yeniden inşası beton blokların yükselmesi kadar, güven duygusunun ve adalet beklentisinin de onarılmasıdır. Toplum vicdanını ve devlete olan güven ve adalet duygusunu sadece fiziki olarak o şehri yeniden inşa etmek toparlayamaz. Bu güven yeniden tesis edilmeden, yapılan fiziki yatırımlar eksik kalacaktır. Bu noktada, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başlığın altını özellikle çizmek gerekir: İmar affı ya da imar barışı uygulamaları. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çalışmasında, deprem sonrası yeniden alevlenen -imar barışı- tartışmalarının, çoğu zaman her yıkımı tek bir sebebe bağlayan kolaycı bir algı ürettiği; oysa meselenin hem hukuki hem idari yönleriyle daha kapsamlı ele alınması gerektiği belirtilmişti.[3] Yine aynı çalışmada, imar affı/imar barışı düzenlemelerinin kural ihlalini ödüllendiren, kurala uyanlarda adalet duygusunu zedeleyen ve kamu yönetiminde zehirleyici bir etki üreten yönleri vurgulanmıştır. Özellikle 2018’de yapılan düzenlemenin teknik denetim bakımından belirsizliği ve sorumluluğu fiilen çıkar sahibi vatandaşa yıkan yaklaşımı eleştirilmişti. Ayrıca aynı çalışmada görülecektir ki yazarımız yıkımın tek sebebinin imar afları gibi gösterilmesinin de başka sorumluluk alanlarını görünmez kılabileceğini hatırlatarak, gerçekçi bir soruşturmanın tüm sistemi kapsaması gerektiğini ifade etmişti.[4] Üç yılın ardından, sorumluluğun dar bir alana sıkıştırıldığı ve karar–onay süreçlerinin bütünüyle aydınlatılmadığı kanaati güçleniyorsa, bu yalnızca bir adalet sorunu değil, doğrudan bir kamu güvenliği sorunudur. Etkili ve hızlı işleyen yargı süreçleri, şeffaf delil yönetimi, kamu görevlileri dahil olmak üzere sorumluluk zincirinin tamamına uzanabilen hesap verebilirlik ve gerçek caydırıcılık sağlanmadan, topluma böyle bir felaketi bu ülke bir daha yaşamayacak duygusu ve güveni verilemez. Bu sebeple, yalnız cezai süreçler değil, aynı zamanda tazminat düzeni, mesleki yaptırımlar ve kamu görevinin doğurduğu sonuçlara dair somut bedel mekanizmaları da işletilmelidir. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çözüm önerilerinde de caydırıcılığın yalnız uzun süren ceza yargılamalarına bırakılamayacağı, hızlı ve etkili mali/mesleki sonuçlar doğuran sistemlerle desteklenmesi gerektiği savunulmuştu.[5] Bugün, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı anarken bir temenniden fazlasını söylüyoruz: Şeffaf, doğru, hesap verebilir ve adil yönetim, bir tercih değil; anayasadaki yaşam hakkının asgari şartıdır. Kamu görevi yalnız yetki kullanmak değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hukuki ve vicdani hesabını da verebilmektir. Bu vesileyle, 6 Şubat 2023 depremlerinde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve tüm Türk milletine sabırlar diliyoruz. Dileğimiz, adaletin gecikmediği, denetimin işlediği, yeniden inşanın güven verdiği ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışının hâkim olmasıdır. 6 Şubat 2026 Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) [1] https://kapdem.org/depremden-sonra-yine-mi-ayni-seyleri-soylemek-lazim-islemeyen-sistemin-bas-aktorleri-muteahhitler-yapi-denetim-sirketleri-ve-ruhsat-makamlari-bolum-1/ [2] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/ [3] https://kapdem.org/bir-felaketin-ardindan-imar-affi-imar-barisi-nedir-ne-degildir-ve-buyuk-yikimdaki-etkileri/ [4] https://kapdem.org/imar-hakki-aktarimi-kamulastirma-parasi-odemekten-kurtulmanin-yontemi-mi/ [5] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/
Bugün 21 Ocak 2026… 21 Ocak 2025’te, Bolu, Kartalkaya, Grand Kartal Otel’de yaşanan, ‘Kartalkaya Faciası’ olarak andığımız, büyük felaketin üzerinden tam bir yıl geçti. Acımız hala çok büyük, çok derin, çok taze ve hala dayanılmaz şekilde yüreğimizi yakmaya devam ediyor.
Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile kaleme aldığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı üzerine yaptığımız söyleşiye bu ikinci bölümle devam ediyoruz. İstanbul’un fethi ile dünya tarihine ‘çağ açıp çağ kapatan’ imparator olarak adını yazdıran Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed), Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişip yükselmesinde de müstesna bir yere sahiptir. Yaptığı fetihler ve geliştirdiği dönüşümler ile Osmanlı’nın bir cihan imparatorluğu olmasını sağlamış, kendisi de bir ‘cihan imparatoru’ olarak kabul görmüştür. Öncü ve reformcu kimliği ile Osmanlı devlet yapısını yeniden şekillendirmiş; koyduğu nizamlar ve getirdiği değişimler ile bir cihan devleti haline gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet ve yönetim anlayışının temellerini oluşturmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in kendi dönemindeki sivil ve askeri devlet yönetimi uygulamaları öncü ve yenilikçi bir karaktere sahip olmuş, kendisinden sonra gelenlere ve diğer devletlere örnek olmuş, dünden bugüne sürekli değişen ve gelişen kamu yönetimi sistemlerine ilham vermiştir. Araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile yaptığımız röportajın 26 Ağustos’ta yayınlanan ilk bölümünde; daha çok söyleşimizin de temel konusu olan yayınladığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabının içeriğine ve aktardığı önemli tarihi bilgi ve yorumlara odaklanmıştık.[1] Röportajın birinci bölümünde; Osmanlı devlet geleneği, yönetim pratikleri, devletin kurumsallaşma süreci ve tarihsel bağlamda modern dünyada imparatorluk kavramı ve Fatih Sultan Mehmed’in kamusal imajı gibi konuları detaylı olarak tartışma imkanı bulmuştuk. Röportajımızın bu ikinci bölümünde ise yine hem kitabın içeriğindeki kritik bilgileri ele almaya devam ediyoruz hem de Fatih Sultan Mehmed’in evrensel kimliği, Türk ve dünya tarihindeki yeri ve sahip olduğu devlet adamı kimliğinden yola çıkarak Osmanlı’dan modern Cumhuriyet’e uzanan etkilerini sorgulayarak daha güncel konuları da tartışıyoruz. Bu çerçevede imparatorluk düşüncesinin günümüze uzanan yansımalarını, Osmanlı yönetim mirasının modern Türkiye Cumhuriyeti’ne etkilerini ve siyasi, politik ve yönetimsel açıdan tarihsel süreklilik ile dönüşümün nasıl değerlendirilebileceğini irdeledik. Gizem Magemizoğlu, araştırmacı ve yazar olarak özellikle tarihi konularda önemli araştırmalar yapmakta ve yazılar kaleme almaktadır. “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı dışında pek çok yazı ve makalesi bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktora öğrenimine devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve mali tarihi, bağımlılık ilişkileri, genel devlet teorisi ve bozkır toplumlarında devlet olgusu gibi konular üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.
Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile kaleme aldığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı üzerine bir önemli bir söyleşi gerçekleştirdik. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli padişahlarından birisi olan II. Mehmed, İstanbul’u fethederek dünya tarihine damga vuran bir dönüm noktasının mimarı olmuş, bu fetih ile ‘Fatih Sultan Mehmed’ adını alarak ‘çağ açıp çağ kapatan,’ Osmanlı’yı gerçek bir imparatorluk haline getiren büyük bir lider olarak tarihe adını yazdırmıştır. Fatih Sultan Mehmed sadece fetihleri ile değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaptığı önemli reformlar, oluşturduğu nizamlar ve gerçekleştirdiği değişimler ile de her alanda öncü, kurucu ve örnek bir imparator olarak öne çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed hem Osmanlı tarihinde hem Türk tarihinde hem de dünya tarihinde hayatı, liderlik vasıfları, fetihleri, her alanda yaptıkları ve öncülük ettiği değişimler ile çok özel bir öneme ve müstesna bir yere sahiptir. Fatih Sultan Mehmed’in liderlik özellikleri ve tüm yaptıkları kendisinden sonra gelen pek çok lidere de örnek olmuş, ilham vermiş; devlet yönetimleri, sivil ve askeri idareler ve kamu yönetimi sistemleri üzerine de önemli etkiler yapmıştır. Araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu’nun Fatih Sultan Mehmed üzerine yaptığı detaylı çalışmaları derlediği kitabı hem tarihi gerçekler hem de yönetim stratejileri bağlamında bir yandan o döneme ışık tutarken bir yandan da günümüze dair önemli dersler içeriyor. Bu bağlamda, KAPDEM olarak Gizem Magemizoğlu ile yaptığımız röportajda, Osmanlı padişahı II. Mehmet’in kamusal imajını, siyasi vizyonunu, devlet yönetiminde uyguladığı stratejileri, onun bir imparatora yükselişini ve genel olarak Osmanlı Devleti’ne kattığı imparatorluk anlayışını derinlemesine ele aldık. Günümüzde ulus devletlerin daha merkezi ve otoriter idarelere geçme stratejileri, bazı devletlerin ‘imparatorluk,’ siyasi liderlerin ‘imparator’ gibi davranma eğilimleri ile eski dönemin ‘imparatorluk’ anlayışları arasındaki ilişkileri, benzerlik ve farkları sorguladık. Fatih imgesi ve imparatorluk anlayışları üzerinden ulus devletlerin geleceğini ele aldık. Böylece hem geçmişe ışık tutan hem de Fatih Sultan Mehmed’den günümüze uzanan ve bugünkü önemli gelişmeleri de irdelediğimiz iki bölümlük kapsamlı bir sohbet ortaya çıktı. Röportajın bu ilk bölümünde, doğrudan “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabının içeriğine odaklanarak Osmanlı devlet geleneği, yönetim pratikleri, devletin kurumsallaşma süreci ve tarihsel bağlamda modern dünyada imparatorluk kavramı ve Fatih Sultan Mehmet’in kamusal imajı üzerine yoğunlaştık. İkinci bölümde ise kitaptan yola çıkarak bugünün siyasi, idari ve sosyal konularını ele aldık. Bu bağlamda, imparatorluk düşüncesinin/tartışmalarının günümüze uzanan yansımalarını, Osmanlı Devleti yönetim mirasının modern Türkiye Cumhuriyeti devletine ve uluslararası siyasetteki güncel tartışmalara etkilerini değerlendirdik. Gizem Magemizoğlu, araştırmacı ve yazar olarak özellikle tarihi konularda önemli araştırmalar yapmakta ve yazılar kaleme almaktadır. “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı dışında pek çok yazı ve makalesi bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktora öğrenimine devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve mali tarihi, bağımlılık ilişkileri, genel devlet teorisi ve bozkır toplumlarında devlet olgusu gibi konular üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.
Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak önceki yıllarda Türkiye’ye göç etmiş ve/veya sığınmış olan, Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile kimlikleri saklı kalmak kaydıyla röportajlar gerçekleştirmiştik. Onların yaşadıkları sorunları, sıkıntıları ve beklentilerini dört röportajdan oluşan bir röportaj serisi olarak yayınlamıştık. Türkiye’ye çeşitli statüler altında göç eden Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı ya da başka yerlerden gelen mülteciler, göçmenler, sığınmacılar vb. gruplar üzerine yayınladığımız makaleler, araştırma raporları ve özel dosyalar gibi Türkmen aileler ile gerçekleştirilen röportajlar da büyük bir ilgi gördü. Farklı koşullar altında yaşayan başka ailelerin durumlarını da gündeme getiren yayınlar yapmamız konusunda hem okuyucularımızdan hem çeşitli sivil toplum kuruluşlarından hem de Türkmen kuruluşlarından yoğun talepler aldık. Yaptığımız araştırmalar neticesinde yine Ankara’da yaşayan, ancak daha farklı koşullar altında bulunan çeşitli Türkmen aileler ile kimlikleri gizli kalmak kaydıyla yeni röportajlar gerçekleştirdik. Bu Türkmen aileleri ‘ Geri Gönderilme Korkusu Altındaki Türkmen Aileler ’ olarak nitelendirebiliriz. Bir şekilde Geri Gönderme Merkezleri’ne çağrılmış ve takip altında bulunan bu Türkmen ailelerden çeşitli kişilerle yaptığımız röportajları yeni bir röportaj serisi altında yayınlıyoruz. Bu röportaj serisinde ‘ geri gönderilme korkusu’ yaşayan, kimlik bilgilerinin paylaşılmasını istemeyen ve bizim de açık kimliklerini paylaşmadığımız farklı ailelerden altısı erkek, ikisi kadın olmak üzere toplam sekiz kişi ile yapılan özel görüşmelere yer verilmektedir. Bu kişiler, kendileri veya aileleri Geri Gönderme Merkezleri’ne alınmış, Türkiye’de yaşam mücadelesi veren kişilerde oluşmaktadır. 2024 Ekim ayı itibariyle röportajı gerçekleştirdiğimiz Türkmenlerin neredeyse tamamı ‘Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi Kimlik Belgesi’ne sahip kişilerken yaşadıkları sorunlar sonrası bu statülerini kaybetmiş ve kaçak durumda kalmışlardır. Özel izinlerle hazırladığımız bu röportaj serisinin üçüncü bölümünde KAPDEM olarak bir Türkmen ailesinin evinde kaçak durumda olan ve terörle suçlanan birisi kadın birisi erkek olmak üzere iki kişiyle röportaj yaptık. Erkek katılımcı 50’li yaşlarının ortasında, 2016 yılında DAEŞ’in Telafer/Musul’a girmesinden sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye sığınmış. Kendisi 2016 sonundan bu yana Ankara’da ikamet etmektedir. Türkiye’ye geldiğinden bu yana kendi mesleği olan oto elektrikçiliğini kaçak olarak yapmış, sonrasında çocukları çalıştığından dolayı çalışmayı bırakmış. İki oğlunun Geri Gönderme Merkezi’ne alınmasından sonra hem maddi hem de psikolojik olarak çok zor bir dönem yaşadığını anlatmıştır. Ülkeden sınır dışı edilen iki oğlu şu an Irak’ta yaşamakta, kendisi eşi ve diğer üç çocuğuyla Ankara’da yaşamaya devam etmektedir. Kadın katılımcı ise 30’lu yaşlarının başında, 2018 yılında yine aynı bölgeden kaçarak çekirdek ailesi ile birlikte Türkiye’ye sığınmıştır. O tarihten bu yana Ankara’da yaşamaktadırlar. Eşi Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de inşaat işlerinde çalışırken kendisi de evde nakış işleme, minyatür gibi işler yaparak eşine destek olmaya uğraşmıştır. Bu şekilde geçimlerini sürdürebilmişlerdir. Ancak, röportajı yaptığımız tarihten birkaç ay önce eşinin sınır dışı edilmesiyle tüm haklarını kaybetmiş ve üç çocuğu ile çok daha ağır şartlar altında yaşamaya çalışmaktadır. Erkek katılımcının “Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi” kimliği hala geçerli iken kadın katılımcının eşinin bulunduğu durumdan dolayı kendisi ve çocuklarının kimliği iptal edilmiş ve kaçak durumda bulunmaktadırlar. Röportajın Özeti: “Saddam’dan sonra gelenler bizi harap etti. Saddam zamanında 20 sene askerlik yaptım, ama Irak’tan kaçmadım. Şimdi ise canımızı kurtarmak için ülkemizi terk ettik” “ Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar, Şiiler, DAEŞ hepsi bize zulmetti. Irak hükümeti de bizi hedefe koydu ” “ DAEŞ Irak hükümeti ile birlikte çalışıyordu ” “Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Suriye’den kaçak yollarla sınırdan geçtik. Kimliğimiz olmadığı için hiçbir resmi destek alamadık” “Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl terörist olabilir? Sekiz yıl sonra 20 yaşında DAEŞ üyesi diye sınır dışı edildim” “ Eşim Türkiye’ye kaçak girdiğimiz iddiası ile sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadım ” “Vatanınızı neden terk ettiniz diyorlar. Ben de onlara, zamanında Osmanlı Musul’u nasıl bıraktıysa, biz de öyle bıraktık diyorum. Ne silahımız var ne bir şeyimiz.” “Irak’ta Türkmen olarak yaşamak korku içinde bir hayatta kalma mücadelesi demek. Elimdeki her şeyi sattım ki oğlum hapisten kurtarabilsin” “ Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor. Orada Kürtler ve Araplar güçlü artık. Kimse bizi istemiyor ” “Türkmenler için Türkiye umut kapısıydı, ama artık küstük. 2022’ye kadar her şey iyiydi, ama sonra suçsuz binlerce insan DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi” “Ne Irak ne Türkiye. Bizi yabancı bir ülkeye gönderin, en azından insanca yaşayabilelim. Çok yorulduk” “Adaletli bir hükümet istiyorum. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt fark etmez. Saddam gibi herkese eşit davranan bir lider gelsin” “ Türk devleti Türkmenlere sahip çıksın, destek olsun ” Röportajın Tam Metni: Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3 : Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak bizimle konuşmayı ve özel röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ben Irak’ta Telafer bölgesinde yaşıyordum. Ben buraya 2016’da geldim. Üç erkek, iki kızım olmak üzere beş çocuğum var. Türkmen-2 (Kadın): Ben üç çocuk annesi, 31 yaşında bir kadınım. Musul’da yaşıyorduk, savaştan sonra her şeyimizi kaybedip 2014 yılında Türkiye’ye gelmek zorunda kaldık “Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar ‘Bu Türk, bu Arap’ diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. DAEŞ Irak Hükümeti ile birlikte çalışıyordu” Irak’ta günlük yaşamınız nasıldı, neler yapıyordunuz? Türkmen-1 (Erkek): Irak’ta elektrikçim vardı, elektrikçilik yapıyordum. Araba elektrikçi dükkanım vardı, tüm ailem oradaydık. 2016’ya kadar da Türkiye’ye hiç gelmemiştim. Türkmen-2 (Kadın): Eşim inşaat sektöründe kendi işini yapıyordu. Savaştan önce hayatımız düzenliydi, ailemizle birlikte yaşıyorduk. Ancak savaş sırasında her şeyimizi kaybettik. Türkiye'ye gelme kararını nasıl aldınız? Türkmen-1 (Erkek): Saddam Hüseyin döneminde hayat daha iyiydi, fakat onun devrilmesinden sonra Türkmenlere yönelik baskılar arttı. Saddam döneminde 20 yıl askerlik yaptım ve sekiz yıl boyunca İran’la savaştık. Buna rağmen ülkemizi terk etmedik. Ancak Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. 2003’te Amerikalılar geldi ve “Bu Türk, bu Arap” diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. Sonrasında Telafer’e Şii milisler hâkim oldu ve bize zulmetmeye başladılar. Köylerimizi basıp insanları götürüyorlardı. DAEŞ gelene kadar bu baskı devam etti. DAEŞ geldikten sonra neler yaşadınız? Türkmen-1 (Erkek): DAEŞ geldi ve bizim bölgemizi ele geçirdi. Bu sefer Irak hükümeti de Sünni Türkmenlere zulmetmeye başladı. Hükümet, DAEŞ’in bizi hedef almasına göz yumdu. DAEŞ, Irak hükümetiyle birlikte çalışıyordu. Kasım Süleymani ile iş birliği yaparak köylerimizi bastılar ve bombaladılar. Siz Türkiye’ye gitme kararınız nasıl aldınız? Türkmen-2 (Kadın): DAEŞ’in 2015’te bölgemize gelmesiyle durum daha da kötüleşti. Bombalamalar, baskılar ve ölümler hayatımızı tamamen çekilmez hale getirdi. Kadınların dışarı çıkması yasaklandı, çarşaf zorunlu hale getirildi. Ailemden birçok kişiyi kaybettim. Artık çocuklarımı güvende büyütebilmek için başka bir ülkeye gitmek zorundaydık. Türkiye’ye gelme kararını da bu yüzden aldık. Hayatta kalabilmek ve çocuklarımızın geleceği için buradan gitmemiz gerektiğini düşündük. “Türkiye’ye Suriye üzerinden kaçakçılar vasıtasıyla gelebildik. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar” Türkiye'ye nasıl gelebildiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Önce Suriye’ye geldik, oradan kaçakçılar yardımıyla sınırdan geçtik. Sınır kapısında bize izin vermediler, “Kapılar kapandı” dediler. Bir süre Suriye’de kaldık, ardından kaçakçılar sınırdan gizlice Türkiye’ye geçirdi. Annem, eşim ve beş çocuğumla birlikte geldik. O zaman kimlik ya da girişte belge almadınız? Ankara’ya nasıl geçtiniz? Türkmen-1 (Erkek): Evet, resmi giriş yapmadığımız için kimlik veya belge alamadık. Hatay’ın Antakya ilçesinden girdik. Oradan bizi otobüsle Ankara’ya gönderdiler. Gece üç-dört civarında Ankara’ya vardık. Akrabalarımız bizi karşıladı ve evlerine götürdüler. Sizin Türkiye’ye girişiniz nasıl oldu? Türkmen-2 (Kadın): Türkiye’ye gelmek için çok zorlu bir yolculuk yaşadık. Kaçakçılarla birlikte Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalıştık. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar. Yaklaşık bir ay boyunca çok zor koşullarda Suriye’de beklemek zorunda kaldık. Kaçakçılar bizi sürekli başka bir gruba devrediyordu, her seferinde ekstra para ödemek zorunda kaldık. Türk sınırına ulaştığımızda askerler bizi karşıladı, bilgilerimizi aldı, yemek ve su verdi. Daha sonra bir kampa yerleştirildik ve oradan Ankara’ya geçtik. Geliş sürecinde Türkiye'de size destek sağlayan bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) veya kamu kurumu oldu mu? Türkmen-1 (Erkek): Hayır, tamamen kendimiz geldik. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, ne geliş sürecinde ne de sonrasında herhangi bir STK ya da kamu kurumundan destek almadık. “Türkiye’de Birleşmiş Milletler kimliklerimiz kapatılınca sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanamaz olduk” Şu anda hangi statüde bulunuyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Birleşmiş Milletler’in Uluslararası Koruma statüsündeyiz. Kimliğim var, ancak son olarak sadece altı aylığına uzatıldı. Normalde bir yıllık uzatılırken bana altı ay verdiler. Biliyorum ki yakında beni de sınır dışı edecekler. Türkmen-2 (Kadın): Şu anda Birleşmiş Milletler’in "Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi" statüsündeyim. Ancak kimliğimiz kapandığı için bu statünün bize sağladığı haklardan yararlanamıyoruz. Kimliklerimiz açıkken çocuklarımız okula gidebiliyordu ve sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyorduk. Ancak şu an bu haklarımız tamamen elimizden alınmış durumda. Kimliğiniz olduğu süreçte sosyal devlet hizmetlerinden (eğitim, sağlık gibi) faydalanabildiniz mi? Türkmen-1 (Erkek): Çocuklarım Türkçe bilmedikleri için okula uyum sağlayamadılar ve bırakmak zorunda kaldılar. Ancak hastanelerde herhangi bir sorun yaşamadık. Türkmen-2 (Kadın): Evet, kimliklerimiz açık olduğu dönemde çocuklarımız devlet okullarına gidebiliyordu. Sağlık hizmetlerine erişimimiz vardı ve ilaçlarımızı temin edebiliyorduk. Devlet bizi teşvik ediyordu, hatta çocuklarınızı okula göndermezseniz ceza alırsınız diyorlardı. Ancak kimliklerimiz kapandıktan sonra ne eğitimden ne de sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyoruz. “Oğullarım DAEŞ teröristisiniz denerek sınır dışı edildi. Oğlum Türkiye’ye geldiğinde 12 yaşındaydı. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?” Geri Gönderme Merkezi ile ilgili sorunlar yaşadınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Evet, 2022 yılında iki çocuğumu aldılar. Sabah evimize geldiler ve “Emniyette birkaç soru soracağız” diyerek götürdüler. Çocuklarım iki gün sonra arayıp “Bizi Akyurt’a götürdüler” dedi. Küçük oğlum üç buçuk ay, büyük oğlum ise dört buçuk ay Geri Gönderme Merkezi’nde kaldı. Serbest bırakıldıklarında kimlikleri kapatılmıştı, DAEŞ teröristiniz diye sınır dışı kararı çıkmış. Sonra ne oldu çocuklarınıza? Türkmen-1 (Erkek): İki oğlum Geri Gönderme Merkezi’ne alınmalarından dolayı kimlikleri kapandığı için çalışamadı ve Irak’a dönmek zorunda kaldılar. Oğullarınızın terör örgütü DAEŞ ile ilişkisi var mıydı? Türkmen-1 (Erkek): Hayır,Emniyet de bize o süreçte hiçbir kanıt sunmadı. Oğlum, 'Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?' diyerek kendini savundu. Buna rağmen, sekiz yıl sonra, 20 yaşındayken terörist olduğu iddiasıyla sınır dışı ettiler. Diğer oğlum ise kimliği kapandığı için burada ne çalışabildi ne de yaşayabildi. İki oğlunuzun Irak’a döndüğünü söylemiştiniz. Dönünce ne yaptılar? DAEŞ teröristi iddiası ile Türkiye’den gönderilmeleri Irak’taki hayatlarını etkiledi mi? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Irak hükümeti dönünce büyük oğlumu tutukladı. Orada her şey parayla olur. Hapisten çıkabilmesi için parasını ödedik, serbest kaldı. Elimdeki her şeyimi sattım ki oğlumu çıkarabileyim diye. Şimdi orada korku içinde yaşıyorlar. “Biz kaçak girmedik Türkiye’ye ama kaçak girdiniz diyerek eşim sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu olduğu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadık” Siz Geri Gönderme Merkezi ile ilgili neler yaşadınız? Türkmen-2 (Kadın): Eşim Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Sebep olarak Türkiye’ye kaçak girmiş olmamız gösterildi, ancak biz kaçak giriş yapmadık. Daha sonra eşime sınır dışı kararı çıkarıldı ve Irak’a gönderildi. Irak’a ulaştığında havalimanında DAEŞ mensubu olduğu iddiasıyla tutuklandı. O günden beri eşimden haber alamıyorum. Bu durum hem beni hem de çocuklarımı çok kötü etkiledi. Türkiye’ye gelirken hayatta kalma umudumuz vardı, ancak şimdi çok daha büyük bir çaresizlik içindeyiz. Herhangi bir Türkmen dernek, vakıf veya STK’lardan destek gördünüz mü? Türkmen-1 (Erkek): Hayır. Bir ara birkaç koli yardım geldi ama sonra hiç yardım devam etmedi. Türkmenler de kendi memleketlilerine yardım ediyorlar, bize etmediler. Çocuklarım Geri Gönderme Merkezi’ne girince gittim yanlarına yardım istedim. Orada da dediler ki, ‘İlgili birimleri bilgilendirdik, yazıyı verdik, bekleyeceksiniz.’ Ben de ‘bir sorumlu ile görüşmek istiyorum’ dedim ama onu da yapamadılar. Başka da hiçbir şey yapmadılar, ilgilenmediler. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, Türkmen STK’larından hiçbir yardım almadık. Aksine, bir STK’ya eşim sınır dışı edilince çocuklarımın vekaleti konusunda yardım istemek için gittiğimde bir avukatla görüştürdüler. O görüştürdükleri avukat da benden o zaman 20 bin lira istedi. Böyle bir parayı ödeyemediğim için yardım alamadım. “İlk geldiğimizde insanlar Türkmenlere karşı çok iyiydi. Ama şimdi ayrımcılık çok arttı. Neden geldiniz diyerek suçlanıyoruz” Türkiye’ye insanların size karşı davranışları nasıl, geldiğiniz günden bugüne değerlendirebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): İlk geldiğimizde insanlar çok iyiydi ve Türkmenleri seviyorlardı. Bazıları sadece, ‘Neden geldiniz, ülkenizi bırakıp kaçtınız?’ diye soruyordu, ama genel olarak olumlu yaklaşıyorlardı. Şimdi de çoğu bizi seviyor, fakat bazen Suriyelilere yapılan kötü muamele bize de yapılıyor. 'Vatan hainisiniz, neden ülkenizi savunmadınız?' diye suçlayanlar oluyor. Onlara, ‘Zamanında Osmanlı nasıl Musul’u, Kerkük’ü bıraktıysa, biz de öyle bırakmak zorunda kaldık. Ne silahımız var ne gücümüz. Kendimizi ve namusumuzu korumak için çıktık’ diyorum. Türkmen-2 (Kadın): İlk geldiğimiz yıllarda insanlar bize daha iyiydi. Ancak zaman geçtikçe ayrımcılık arttı. Özellikle çocuklarım okullarda ve parklarda ayrımcılıkla karşılaşıyor. ‘Siz yabancısınız, ülkenizi neden terk ettiniz?’ gibi sözler duyuyoruz. Çocuklarım bu durumdan çok etkileniyor, hatta oğlum bu yüzden okulda sürekli kavga ediyor ve bana ‘Neden buraya geldik?’ diye soruyor. Bu da beni çok üzüyor. Türkiye’de dil konusunda zorlandınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ilk geldiğimde Türkçeyi iyi öğrenmiştim, ama artık evden dışarı çıkmadığım için unuttum. Zaten şimdi dışarı çıkmam da mümkün değil; polis Türkmen görünce hemen alıyor. Özellikle merkezi yerlere Türkmenlerden kimse gidemiyor. Çocuklarımın Türkçesi ise çok iyi. Burada büyüdükleri için Türkçe, Türkmenceden daha baskın hale geldi. Türkiye’ye geldiğimizde en büyük çocuğum 16 yaşındaydı. Artık onlar Türk gibi; benim gibi değiller. Ben Türkçeyi tam anlamıyla öğrenemedim. Türkmen-2 (Kadın): Türkmen olduğumuz için Türkçe konuşmayı kolayca öğrendik ve dil konusunda çok zorlanmadık. Hatta Türkçe kursuna bile gitmek istedim ama Türkçem iyi olduğu için kabul etmediler. Ancak çocuklarım Türkçeyi o kadar iyi öğrendiler ki kendi dilimizi unutmaya başladılar. “Yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye küstük. Irak’ta da istenmiyoruz. Orada da Kürtler ve Araplar güçlü artık. Adil bir yönetim olursa döneriz” Türkiye’deki hayatınızdan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ç ocuklarım burada olsaydı ben de burada kalmayı isterdim. Allah Türkiye’den razı olsun, bu son zamanlara kadar her şey çok iyiydi ve memnunduk. Ancak Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor; birçok kişi dağıldı, yerinden oldu. Zaten Irak hükümeti bizi istemiyor artık. Kürtlerin ve Arapların gücü çok daha fazla. Türkiye bize destek olmalı. Yarın bir gün Türkiye bölgeye geldiğinde biz de onlara destek oluruz; Türklere orada yardım ederiz, başkasına değil. Ancak son yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye destek olma fikrinden vazgeçtik, küstük. Burada çoğu Telaferli de aynı şekilde düşünüyor. Binlerce insanımız DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi. Bu durumda nasıl destek olalım artık? Türkiye’ye kızgınlığınız bu kadar büyük mü? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Diğer herkesle iş birliği yapar, destek olurum; Türkiye’ye olmam. Kaydedin bu söylediğimi. Sadece ben değil, milletimin hepsi böyle düşünüyor. 2022’ye kadar sorun yoktu, sonra benim çocuklarımdan tutun binlerce suçsuz insanı aldılar DAEŞ diye. Türkiye’den gidip Irak’ta mı yaşamak istiyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Ne Irak ne de Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bizi yabancı bir ülkeye, örneğin Almanya’ya göndersinler. Onlar, Müslüman ülkelerden daha adil; en azından orada güvende oluruz. Hayatımızı yaşamak istiyoruz artık, çok yorulduk. 55 yaşındayım; sekiz yıl İran’la savaştık, sonra birçok grupla çatışmalar yaşadık. Buraya kaçtık geldik, burada da sıkıntılar bitmedi. Eğer bir gün Irak’ta hükümet değişir ve adaletli bir yönetim gelirse, ancak o zaman geri dönerim. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt ya da Yezidi fark etmez, yeter ki herkese adil bir şekilde hükmeden bir devlet olsun. Saddam gibi tüm milletlere eşit davranan bir yönetim istiyorum. En azından onun döneminde can güvenliğimiz vardı. “Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıkmalı” Siz Türkiye’deki bulunmaktan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Kimliklerimiz açıkken ve eşim yanımızdayken hayatımızdan memnunduk. Ancak şu anda çok zor durumdayız. Irak’a dönmemiz için orada can güvenliğimizin sağlanması gerekiyor. Şu an eşim orada tutuklu ve hiçbir haber alamıyoruz. Can güvenliği olmadan Irak’a dönmek mümkün değil. Türkiye’deki devlet yetkililerine buradan ne söylemek istersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıksın. Yarın bir gün Türkiye, Musul’a ya da başka yerlere geldiğinde biz de onlara destek olalım. Bize şimdi destek versinler ki yarın aynı şekilde karşılık verebilelim. Benim veya çocuklarımın bir suçu varsa, gelsinler hepimizi cezalandırsınlar, bu onların hakkıdır. Ama hiçbir suçumuz yokken bizi bu duruma düşürmesinler. Biz burada kimseden yardım almadan, kendi emeğimizle yaşıyorduk; bunu elimizden aldılar. Burada yaşadıklarınızın sadece Türkmenlere yapıldığını mı düşünüyorsunuz? Diğer sığınmacılar da benzer zorluklar yaşamıyorlar mı? Türkmen-1 (Erkek): Bu yapılanlar sadece Türkmenlere değil ama çoğunlukla bize yapılıyor. Akyurt Geri Gönderme Merkezi’nde neredeyse hiç Suriyeli yok; biraz Afgan var, biraz da siyahiler var, ama en çok Türkmenler var. Türk devleti biz Türkmenlere destek olmalı. Suçluysak cezalandırılmayı kabul ederiz, ama suçsuz yere böyle bir muamele görmek bizi derinden üzüyor. Türkiye’ye olan sevgimiz azaldı çünkü suçsuz insanları sınır dışı ediyorlar. Siz Türkiye’deki devlet yetkililerine ne söylemek istersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Eşimden haber almak ve onun güvenliğini sağlamak istiyorum. Eşim Geri Gönderme Merkezi’nden Irak’a gönderildi ve orada haksız yere tutuklandı. Türkiye hükümeti eşimi sınır dışı ettiyse onun başına gelenlerden de sorumlu olmalı. Eşimle ilgili bir haber almak için elimden geleni yaptım ama hiçbir sonuç alamadım. Yetkililerden eşimin bulunması ve güvenliğinin sağlanmasını istiyorum. Eğer eşime bir şey olursa, bunun sorumluluğu da Türkiye hükümetine ait olacak. Biz Türkiye’ye hayatta kalma umuduyla geldik, ama şu anda umudumuz kalmadı. Verdiğiniz açık ve samimi cevaplarınızdan dolayı çok teşekkür ederiz. Türkmen-1 (Erkek): Sağolun, var olun. Sizi tanımak bize şeref verdi. Sesimizi duydunuz, duyurdunuz. Cesur ve iyi insanlarsınız. Allah razı olsun. Türkmen-2 (Kadın): Şimdiye kadar sesimizi duyan, yanımızda duran olmadı. İnşallah buradan dertlerimizin çözülmesini vesile olursunuz. Biz de size teşekkür ederiz, Allah razı olsun. Röportajda yer alan görüşler yalnızca röportaj yapılan kişiye aittir ve KAPDEM'in kurumsal duruşunu, editoryal yaklaşımını veya politik tutumunu yansıtmayabilir. The views expressed in this interview are solely those of the interviewee and may not reflect the institutional stance, editorial approach, or policy orientation of KAPDEM.

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) kamuoyunun dikkatini Türkiye’ye sığınan Irak Türkmenlerine çekmek istemiştir. Bu nedenle Ankara’nın ilçelerinde yaşayan sekiz farklı Türkmen aileyle görüşülmüştür. Yapılan görüşmelerde yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış mülakat yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmecilerin önemli bir kısmı erkektir. Türkmenler, genellikle daha geleneksel bir topluluk olduğu için, Türkmen kadınların yabancılarla aynı mekânda bulunması tercih edilmemektedir. Bu nedenle KAPDEM tarafından yapılan röportajlarda sadece birkaç kadın katılımcıyla görüşülebilmiştir. Türkmenler, Irak’taki olayların neticesinde Türkiye’ye sığındığı için hemen hemen tamamı “uluslararası geçici koruma” statüsüne tabi bulunmaktadırlar. KAPDEM, Irak’tan gelerek Türkiye’ye sığınmış ve Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile yaptığı özel röportajları, bir röportaj serisi şeklinde yayınlamaktadır. Bu bağlamda, ilk Türkmen aile yapılan röportaj, “Ankara’daki Türkmen Aileler İle Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları” başlığı ile yayınlamıştır. Röportaj serisinin ikinci bölümü “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 2: İkinci Aile): Irak Türkmenlerinin Türkiye’den Beklentileri” ismiyle KAPDEM okuyucularının takdirine sunulmuştur. Röportaj serisinin üçüncü bölümü ise “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 3: Üçüncü Aile): Irak Türkmenlerinin Statüsünden Kaynaklanan Problemler” başlığı ile KAPDEM’de yayınlanmıştır. Belirli izinler alındıktan sonra yayına hazırlanan röportaj serisinin bu dördüncü ve son bölümünde yine bir Türkmen aile ile evlerinde yapılan görüşmeye yer verilmektedir. 17/12/2022 tarihinde yapılan bu görüşme, Telafer/Musul’dan Türkiye’ye sığınmış bir Türkmen aile ile yapılmıştır. Aile, Ankara’da ikamet etmektedir ve Keçiören ilçesine bağlı Aktepe semtinde yaşamaktadır. Mülakat esnasında iki kişi sorulara cevap vermiştir. Katılımcıların birisi erkek, diğeri ise kadındır. Erkek katılımcı 42 yaşındadır. Telafer/Musul’da dünyaya gelmiştir. Ortaokul mezunudur. Daha doğru bir deyişle liseyi bitiremeden okulunu terk etmek durumunda kalmıştır. Türkiye’ye geldiğinden beri araba yıkayarak geçimini sağlayabilmektedir. Diğer katılımcı ise yine 32 yaşında bir kadındır. Söz konusu erkek katılımcının eşidir. Kadın katılımcı ev hanımıdır ve Telafer/Musul doğumludur. Kadın katılımcı lise mezunudur. Bizimle görüşmeyi kabul eden Türkmen katılımcılar Sünni Türkmen nüfusunun parçasıdırlar. Erkek katılımcı tüm sorulara cevap vermiştir. Kadın katılımcı ise bazı sorulara cevap vermeyi tercih etmiştir. Ailenin üçü erkek ikisi kız olmak üzere toplamda beş çocuğu bulunmaktadır. Üç çocuk eğitim hayatına devam edebilmektedir. Maalesef en büyük çocukların okuldan ayrılması gerekmiştir. Küçük çocukların tamamı ise ilkokul öğrencisidir. Kadın katılımcının Türkçesi oldukça iyidir. Erkek katılımcının Türkçesi ise, eşine kıyasla, daha zayıftır. Ailenin en küçük çocuğu Türkiye’de dünyaya gelmiştir. Diğer tüm çocuklar ise Irak doğumludur. Evde anne, baba ve beş çocuk bir arada yaşamaktadır. Katılımcılar arasında yer alan hanımefendi, çok şiddetli bir hastalığa tutulduğu için, gücü el verdiğince birkaç soruya cevap vermiştir. Ancak söz konusu ailede, diğer bazı Türkmen evlerinde gözlemlendiğimizin aksine, kadın ve erkek arasında kaç göç adeti bulunmamaktadır. Ailedeki bireyler fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmemişlerdir. Tüm aile, uluslararası koruma statüsüne tabidir.

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) kamuoyunun dikkatini Türkiye’ye sığınan Irak Türkmenlerine çekmek istemiştir. Bu nedenle Ankara’nın ilçelerinde yaşayan sekiz farklı Türkmen aileyle görüşülmüştür. Yapılan görüşmelerde yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış mülakat yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmecilerin önemli bir kısmı erkektir. Türkmenler, genellikle daha geleneksel bir topluluk olduğu için, Türkmen kadınların yabancılarla aynı mekânda bulunması tercih edilmemektedir. Bu nedenle KAPDEM tarafından yapılan röportajlarda sadece birkaç kadın katılımcıyla görüşülebilmiştir. Türkmenler, Irak’taki olayların neticesinde Türkiye’ye sığındığı için hemen hemen tamamı “uluslararası geçici koruma” statüsüne tabi bulunmaktadırlar. KAPDEM, Irak’tan gelerek Türkiye’ye sığınmış ve Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile yaptığı özel röportajları, bir röportaj serisi şeklinde yayınlamaktadır. Bu bağlamda, ilk Türkmen aile ile yapılan röportaj, “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 1: Birinci Aile): Irak Türkmenlerinin Sorunları ve Gelecek Planları” başlığı ile yayınlamıştır. Röportaj serisinin ikinci bölümü ise “Ankara’daki Türkmen Aileler ile Röportaj Serisi (Seri 2: İkinci Aile): Irak Türkmenlerinin Türkiye’den Beklentileri” ismiyle KAPDEM okuyucularının takdirine sunulmuştur. Röportaj serisinin bu üçüncü bölümünde yine bir Türkmen aile ile evlerinde yapılan röportaja yer verilmektedir. Üçüncü röportaj Telafer/Musul’dan Türkiye’ye sığınmış bir Türkmen aileyle yapılmıştır. Aile, Ankara’da ikamet etmektedir ve Yenimahalle ilçesine bağlı Demetevler semtinde yaşamaktadır. Röportaj yapılan üçüncü Türkmen ailesi, altı kişiden oluşmaktadır. Mülakat esnasında iki kişi sorulara cevap vermiştir. Katılımcıların birisi erkek, diğeri ise kadındır. Erkek katılımcı 37 yaşındadır. Kadın katılımcı ise 32 yaşında olduğunu beyan etmiştir. Diğer Türkmen ailelerin aksine, kadın katılımcı oldukça aktif bir şekilde röportaja katılmıştır. Söz konusu Türkmen ailede, hane dışından gelen erkekler söz konusu olduğu vakit eğer erkekler ailenin reisi tarafından biliniyorsa, kaç-göç adeti bulunmamaktadır. Üçüncü aile, dört çocuk sahibidir. Ailedeki bireylerin Türkçesi oldukça iyidir. Aile, Türkiye’ye yerleştikten sonra çocuk sahibi olmamıştır. Çocukların tamamı sadece Türkçe konuşmaktadır. Aile, Türkiye’ye yerleşmek amacıyla geldiği için çocuklara Arapça öğretme gereği duymamıştır. Çocuklar Arapça bilmemektedir. Kadın katılımcı, erkek katılımcıya göre, daha akıcı bir şekilde Türkçe konuşmaktadır. Erkek katılımcının da Türkçesi oldukça akıcıdır. Ancak erkek katılımcının konuşma dilinde Kerkük şivesi daha belirgin bir şekilde hissedilirken kadın katılımcının ise İstanbul şivesine daha yakın bir konuşma üslubuna sahip olduğu söylenebilir. Kadın katılımcı, ortaokul mezunudur. Erkek katılımcının da ortaokul mezunu olduğu dile getirilmiştir. Çocuklardan ikisi ilkokula devam ederken diğer çocukların ortaokul talebesi olduğu ifade edilmiştir. Tüm çocuklar, aile Irak’ta yaşarken dünyaya gelmiştir. Ankara’daki bazı Türkmen ailelerine nispeten ailenin çekirdek aile hüviyetine sahip olduğu iddia edilebilir. Evde sadece anne, baba ve dört çocuk yaşamaktadır. Ailedeki bireyler fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmemişlerdir. Tüm aile, birkaç yıl öncesine kadar uluslararası geçici koruma statüsüne tabi imiş. Türkiye’deki tecrübelerini KAPDEM ekibiyle paylaşan aile, Ankara’ya ulaştıktan sonra çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Şu anda çocuklar özellikle sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Ayrıca erkek katılımcı, kendisinin bilmediği bir sebepten dolayı üç ay boyunca tutuklandığını belirtmiştir. Aile şu anda Türkiye’de kaçak bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.