Yazı Gönder
Prof. Dr. Fatih Özatay ile Röportaj: Türkiye’nin Makroekonomik Görünümü ve İstikrar Programı

Röportajlar

Prof. Dr. Fatih Özatay ile Röportaj: Türkiye’nin Makroekonomik Görünümü ve İstikrar Programı

Yazar: KAPDEM

13 Nisan 2026

KAPDEM

KAPDEM

Prof. Dr. Fatih Özatay ile Röportaj:

Türkiye’nin Makroekonomik Görünümü ve İstikrar Programı

 

Röportajın Kısa Özeti:

“Ekonomik refahın geniş kesimlere yayılması konusunda kişi başına düşen gelirin nasıl dağıldığı çok kritik bir meseledir. Türkiye’de bugün, çalışan nüfusun önemli bir bölümü açlık sınırının altında, asgari ücret veya buna yakın seviyelerde gelir elde etmektedir. Bu tablo, ülkedeki gelir dağılımının ne denli bozuk olduğunu açıkça göstermektedir”

“Çeşitli kronik ve yapısal sorunları bir kenara bıraktığımızda, Türkiye ekonomisindeki kırılganlıkları besleyen temel faktörün ülkenin dış borca bağımlı yapısı olduğunu görüyoruz”

“Dış borç bağımlılığını azaltabilmek için ihracat kapasitesinin ve uluslararası rekabet gücünün artırılması gerekmektedir ama bu hedef, basit kur manipülasyonlarıyla ulaşılabilecek bir iş değildir.”

“Asıl çözülmesi gereken konular, verimlilik, teknolojik dönüşüm, hukukun üstünlüğü ve şeffaf bir ihale yasası gibi çok daha uzun vadeli ve derinlikli yapısal reformların hayata geçirilmesidir.”

“Türkiye’de asıl çözülmesi gereken konular, verimlilik, teknolojik dönüşüm, hukukun üstünlüğü ve şeffaf bir ihale yasası gibi çok daha uzun vadeli ve derinlikli yapısal reformların hayata geçirilmesidir.”

“Türkiye’de özellikle 2010-2019 arasında finansal düzenleme ve denetleme mekanizmalarını gevşeterek, döviz geliri olmayan şirketlerin bile dövizle borçlanmasına izin verdik ve nihayetinde kur riski özel sektörün üzerinde adeta patladı. Ancak çözüm olarak yalnızca kur artışına ve Merkez Bankası'nın rasyonel olmayan faiz indirimlerine bel bağlandı.”

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte Devlet Planlama Teşkilatı'nın işlevini yitirmesi, liyakate dayalı müsteşarlık sisteminin kaldırılması, kurumsal hafızayı ve birikimi ciddi anlamda zayıflattı. Sonuç olarak gerçek enflasyon üç haneli rakamlara yaklaştı”

“2023 sonrası uygulanan ekonomi programının, Türkiye'de gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermek veya köklü yapısal reformları hayata geçirmek gibi bir iddiası bulunmamaktadır. Geriye iki temel amaç kalıyor: Enflasyonu düşürmek ve bozulan bütçe dengesini kontrol altına almak.”

“Yeni ekonomi programı bütçe açığını kontrol altına almada kısmen başarılı oldu, ancak enflasyonla mücadele konusunda başarısız oldu”

“2023 sonrası ekonomi programının başarısız olmasında dört temel sorun/etken var. Birincisi, programın başlangıcında yapılan stratejik hata. İkincisi, Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı yoğun iç ve dış şoklardır. Üçüncüsü, tarım ve gıda sektörlerinde kronikleşen sorunlardır. Dördüncüsü, uygulanan ekonomik istikrar programının kapsam açısından son derece eksik olmasıdır”


“Kapsamlı bir yargı reformu olmadan ve kritik kurumların yasal ve fiili bağımsızlığı güvence altına alınmadan uygulanan ekonomi programı sürdürülemez. Kamuoyu ve piyasanın güveni kazanılamaz”

“İçeride Türkiye ekonomisini bekleyen en temel ve beklediğimiz risk, olası bir seçimin zamanlamasıdır. Türkiye'de seçim sürecine girildiğinde makroekonomik disiplinin yerini hızla genişlemeci politikalar almaktadır”

“Yeni bir seçim ufku belirdiğinde enflasyonla mücadele ve dezenflasyon politikalarının hızla askıya alınması muhtemel görünüyor. Bu bağlamda, halihazırda bütçe dengesinde sağlanan toparlanma, kalıcı bir istikrar zemininden ziyade, yaklaşan olası bir seçim ekonomisi için ihtiyaç duyulan mali cephanenin biriktirilmesi işlevini görmektedir”

“Maalesef, Türkiye’de söz konusu iç ve dış şoklar hiç yaşanmasa dahi, Türkiye mevcut kurumsal ve ekonomik yapısıyla süregelen kronik sorunlarını aşamayacaktır. Yapısal reformlar olmazsa bu verimsiz ve kırılgan denge içerisinde yaşamaya devam edeceğiz”

“Asıl konu, sağlanan bu konjonktürel istikrarın kalıcı bir refah zeminine dönüşebilmesi için elzem olan köklü yapısal reformları hayata geçirebilmektir. Kritik kurumların bağımsızlığı güvence altına alınmalı, şeffaf ve rekabetçi bir ihale yasasının, ranta kapalı adil bir imar mevzuatının ve şüphesiz hızlı, bağımsız ve tarafsız işleyen bir yargı sisteminin tesis edilmesi şarttır”

“Sürecin çok daha uzun vadeli ve görece zorlu boyutu ise, yüksek katma değere odaklanan stratejik bir sanayi politikası geliştirmek ve eğitim sisteminin niteliğini sığ ideolojik tartışmalara kurban etmeden evrensel standartlara taşımaktır.”

 

Röportajın Tam Metni:

 

Prof. Dr. Fatih Özatay ile Röportaj:

Türkiye’nin Makroekonomik Görünümü ve İstikrar Programı

 

Fatih hocam merhaba, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. 

Merhabalar. Öncelikle bu nazik davetiniz için ben teşekkür ederim. 

 

Fotoğraf 1: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

 

Röportajımıza, Türkiye ekonomisinin genel görünümüne dair bir kapsayıcı soru ile başlamak istiyoruz. Türkiye ekonomisi uzun zamandır krizlerle boğuşuyor ve dalgalı bir seyir izliyor. Türkiye’de son dönemlerde ekonomi yönetimi de farklı siyasi yaklaşımlara sahne oldu. Özellikle 2019 sonrası pandemi süreciyle birlikte siyasi karar mekanizmaları çok tartışılan kararlar içeren bir ekonomi yönetimi benimsedi. 2023 yılındaki Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri sonrasında atanan ekonomi yönetimi ise öncesine göre farklı ekonomik yaklaşımları öne çıkardı. Sonuç olarak, uzun bir süredir Türkiye’de ekonomi yönetimi belirgin politika değişimleri ve sürekli bir kriz yönetimi ile sürdürülmeye çalışılıyor. Bir yandan da devamlı bir iç ve dış siyasi krizler gündemi var. Bu bağlamda, bugünden makroekonomik bir perspektiften bakınca son dönemdeki Türkiye ekonomisinin genel makroekonomik görünümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ekonomiyi değerlendirirken kişi başına düşen gelirin nasıl dağıldığı çok kritik bir meseledir. Türkiye’deki makroekonomik durum, gelir dağılımın ciddi şekilde bozuk olduğunu göstermektedir


Türkiye ekonomisinin genel görünümünü daha sağlıklı değerlendirebilmek adına konuyu üç ana başlık altında incelemek gerektiği kanaatindeyim. Birincisi: Kısa ve orta vadeli istikrar ile enflasyon dinamiklerini kapsayan makroekonomik görünüm. İkincisi: Gelir dağılımı. Üçüncüsü ise kişi başına düşen gelir düzeyi, bir başka deyişle Türkiye’nin zengin ülkelere yakınsama kapasitesidir. Dünya Bankası'nın kişi başına düşen gelir düzeyine göre yaptığı sınıflandırmada Türkiye ikinci grupta yer almaktadır ve birinci gruba yükselme potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu potansiyel, toplumun geniş kesimlerinin refahına doğrudan yansımamaktadır. Zira kişi başına düşen gelirin nasıl dağıldığı çok daha kritik bir meseledir. Bugün, çalışan nüfusun önemli bir bölümü açlık sınırının altında, asgari ücret veya buna yakın seviyelerde gelir elde etmektedir. Bu tablo, ülkedeki gelir dağılımının ne denli bozuk olduğunu açıkça göstermektedir. Bunun yanı sıra işin çevre tahribatı ve kadın cinayetleri gibi çok daha derin toplumsal-sosyolojik boyutları da bulunmaktadır ki bu meseleler de kısa vadede sadece Merkez Bankası veya maliye politikası adımlarıyla çözülebilecek nitelikte değildir. Bu kronik ve yapısal sorunları bir kenara bıraktığımızda, Türkiye ekonomisindeki kırılganlıkları besleyen temel faktörün ülkenin dış borca bağımlı yapısı olduğunu görüyoruz.

Türkiye ekonomisindeki kırılganlıkları besleyen temel faktör dış borca bağımlı yapısıdır. Dış borca bağımlılığı azaltabilmek için rekabet gücünü artırmanız gerekiyor


Bunlar çok önemli tespitler. Bu dış borca bağımlı yapıyı ve durum tespitlerini biraz daha açar mısınız?

Elbette. Türkiye’de büyüme dönemlerinde sürekli cari işlemler açığı veren ancak kriz dönemlerinde bu açığı daraltan veya cari fazla verebilen bir yapı söz konusu. Bu çerçevede, kısa vadede söz konusu kırılganlıkları bütünüyle ortadan kaldırmamız mümkün görünmüyor. Dış borç bağımlılığını azaltabilmek için ihracat kapasitesinin ve uluslararası rekabet gücünün artırılması gerekmektedir ama bu hedef, basit kur manipülasyonlarıyla ulaşılabilecek bir iş değildir. Zira kur artışının sağladığı geçici avantaj, yarattığı maliyet enflasyonuyla hızla erimektedir. 

Türkiye’de asıl çözülmesi gereken konular, verimlilik, teknolojik dönüşüm, hukukun üstünlüğü ve şeffaf bir ihale yasası gibi çok daha uzun vadeli ve derinlikli yapısal reformların hayata geçirilmesidir

 

Türkiye’de dış borç bağımlılığını azaltmak ve kronik sorunları çözmek için sizce ne yapmak gerekir?

Bence bu bağlamda, Türkiye’de asıl çözülmesi gereken konular, verimlilik, teknolojik dönüşüm, hukukun üstünlüğü ve şeffaf bir ihale yasası gibi çok daha uzun vadeli ve derinlikli yapısal reformların hayata geçirilmesidir.  Tüm bu olaylar ışığında 2023 yılına gelirken nasıl bir miras devralındığına da bakmamız gerekiyor. 2018-2019 yıllarında yaşadığımız krizde, Trump’ın ilk döneminde attığı bir tweetin, yaptığı bir açıklamanın Türkiye ekonomisinde nasıl bir travma etkisi yarattığını hatırlayalım. 

Sizce Türkiye 2018-2019 sonrası neden çok sert bir krize sürüklendi? 

Türkiye bu denli sert bir krize sürüklendi, çünkü 2010-2019 yılları arasında özel sektörün döviz cinsinden borçluluğu kontrolsüz bir biçimde artmıştı. Finansal düzenleme ve denetleme mekanizmalarını gevşeterek, döviz geliri olmayan şirketlerin bile dövizle borçlanmasına izin verdik ve nihayetinde kur riski özel sektörün üzerinde adeta patladı. Yaşanan bu travmanın ardından ekonomi yönetiminde "rekabetçi kur" söylemi benimsendi. Ancak çözüm olarak yalnızca kur artışına ve Merkez Bankası'nın rasyonel olmayan faiz indirimlerine bel bağlandı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte Devlet Planlama Teşkilatı'nın işlevini yitirmesi, liyakate dayalı müsteşarlık sisteminin kaldırılması, kurumsal hafızayı ve birikimi ciddi anlamda zayıflattı. Sonuç olarak gerçek enflasyon üç haneli rakamlara yaklaştı, TÜİK ve İTO verileri arasındaki makas eşi görülmemiş biçimde açıldı ve kamuoyunun resmi istatistiklere olan güveni derinden zedelendi.

 

Fotoğraf 2: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

 

2023 sonrası uygulanan ekonomi programının, gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermek veya köklü yapısal reformları hayata geçirmek gibi bir iddiası yok. Sadece iki temel amacı var: Enflasyonu düşürmek ve bozulan bütçe dengesini kontrol altına almak

 

Haziran 2023’te Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek göreve geldiğinde “rasyonel politikalara dönüyoruz” açıklamasını yapmıştı. 2023’te yaşadığımız politika değişiminden sonra CDS ve Merkez Bankası’nın rezervleri gibi makro göstergelerde de bazı iyileşmeler oldu denebilir. Ancak uzun zamandır yaşadığımız enflasyon sorunu devam etmekte ve hane halklarının beklentileri de bu konuda iyimser denilemez. Sadece içerideki değil dışarıda yaşanan krizleri ve bu krizlerin yarattığı riskleri de düşündüğümüzde, yeni ekonomik program çalışıyor diyebilir miyiz?

Mevcut istikrar programının aksaklıklarla da olsa düşe kalka çalıştığınız söyleyebiliriz ama burada öncelikle programın hedeflerini doğru analiz etmek gerekmektedir. Uygulanan bu programın, Türkiye'de gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermek veya köklü yapısal reformları hayata geçirmek gibi bir iddiası bulunmamaktadır. Geriye iki temel amaç kalıyor: Enflasyonu düşürmek ve hem deprem harcamaları hem de uygulanan seçim ekonomisi nedeniyle bozulan bütçe dengesini kontrol altına almak. 

Sizce bu ekonomik programla enflasyonu düşürme hedefi gerçekçi mi? Nerede hata yapılıyor ve ne yapmak gerekir?

Enflasyonu, özellikle de yüzde 80'lere ulaşmış bir enflasyonu kalıcı olarak düşürmek istiyorsanız, yalnızca bu iki parametreye odaklanmak yeterli olmayacaktır. Üstelik resmi istatistiklere yönelik toplumsal güvenin zedelendiği bir ortamda bu çok daha zordur. Böyle bir tabloda yalnızca “bundan sonra güvenilir istatistik açıklayacağız” beyanı yetmez. Kurumsal yapının her türlü manipülasyona kapatıldığını somut adımlarla göstermeniz ve geçmiş dönem istatistiklerinin doğruluğunu araştıracak bağımsız komisyonlar kurmanız gerekirdi. Buna ek olarak, şeffaf bir ihale yasasının tesisi ve yavaş işleyen yargı sisteminin ıslahı gibi konularda da atılmış herhangi bir yapısal adım bulunmamaktadır.

‘Rasyonel’ olma iddiasındaki yeni ekonomik programın başarılı sayılabileceği durumlar var mı sizce? Örneğin bahsettiğiniz ikinci amacında durum nedir?

Yeni ekonomi programının başarı durumunu sınırlı bir çerçevede değerlendirmek durumundayız. Bütçe disiplini bağlamında açığın kontrol altına alınmaya başlandığını görüyoruz. Eğer gerekli önlemler alınmasaydı, deprem harcamalarının da etkisiyle bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 10 seviyelerine kadar çıkması muhtemeldi. Bugün ise bu oran yüzde 3 civarında tutulmaktadır. Bu boyutuyla programın bütçe hedefinde başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Yeni ekonomi programı bütçe açığını kontrol altına almada kısmen başarılı oldu, ancak enflasyonla mücadele konusunda başarısız oldu

 

Ancak diğer bir amaç olan enflasyon ile mücadelede başarılı olamadığını söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Enflasyonla mücadele açısından aynı başarıdan söz etmek mümkün değildir. Program devreye girdiğinde enflasyon yüzde 38-45 bandındaydı, bugün ise yüzde 31-32 puan seviyelerine inmiş durumda. Neredeyse üç yıllık bir zaman zarfında elde edilen en yüksekten de almış olsak yaklaşık 14-15 puanlık düşüş oldukça yetersizdir. Üstelik 2026 yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 16 olarak belirlenmişken, mevcut dinamikler bu oranın yıl sonunda muhtemelen yüzde 25 seviyelerinde veya daha üstünde gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Sonuç olarak hem enflasyonun düşüş hızı hem de belirlenen hedeflerden sapmalar dikkate alındığında, programın enflasyon cephesinde başarısız olduğunu söyleyebiliriz.

 

“Sadece bütçeyi kontrol altına almaya çalışıyorsunuz ve faiz politikası uyguluyorsunuz. Bunlar Türkiye gibi ülkede yeterli değil”

 

Son yazılarınızda GSYH ve tüketim verilerinin talep baskısını zayıflattığını gösterdiğini ifade ediyorsunuz. Peki talep zayıfsa, enflasyon neden hedeflenen hızda düşmüyor?

Birinci temel sorun, programın başlangıcında yapılan stratejik hatadır. Merkez Bankası'nın faiz artırımlarını “önden yüklemeli” (front-loaded) bir yaklaşımla gerçekleştirmesi gerekirdi. Gerçekte yüzde 80 gibi son derece yüksek bir enflasyon oranıyla başlanan bir dezenflasyon programında, faiz artışları oldukça kademeli ve yavaş bir seyir izledi ve faiz oranlarının zirve noktasına ulaşması bir yıl kadar sürdü. Politika faizinin sürekli olarak gerçekleşen enflasyonun çok altında kalması, döviz kuru üzerindeki yukarı yönlü baskının kırılmasını zorlaştırmış ve bu durum maliyet enflasyonu olarak ekonomiye doğrudan yansımıştır.

İkinci etken, Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı yoğun iç ve dış şoklardır. Örneğin, 19 Mart 2025 tarihinde yaşanan siyasi gelişmeler neticesinde dövize yönelik ciddi bir talep dalgası oluşmuş ve Merkez Bankası piyasaya müdahale ederek faizleri ani bir biçimde yukarı çekmek durumunda kalmıştır. Enflasyonu kontrol altına almaya çalıştığınız bir süreçte arzu edeceğiniz en son senaryo budur. Buna ek olarak, küresel çapta Trump yönetiminin gümrük vergileri eksenindeki söylemleri de uluslararası piyasalarda belirsizlikleri ve dalgalanmaları tetiklemiştir.

Üçüncü önemli faktör, tarım ve gıda sektörlerinde kronikleşen sorunlardır. Yetersiz hayvancılık politikaları, önü alınamayan kırmızı et fiyatları ve kuraklığın da etkisiyle tarımsal üretimde yaşanan düşüşler, gıda enflasyonunu ciddi biçimde körükleyen temel unsurlar olmuştur.

Dördüncü ve en temel sorun ise, uygulanan ekonomik istikrar programının kapsam açısından son derece eksik olmasıdır. Mehmet Şimşek ve ekonomi yönetimi, yalnızca bütçe açıklarını kontrol altına almaya ve para politikası araçlarını kullanmaya odaklanmıştır. 

Dördüncü ve en temel sorun olarak ifade ettiğiniz duruma odaklanırsak, sizce daha doğru bir ekonomi programının kapsamında neler olmalıydı? 

Doğru bir ekonomi programının makroekonomik bir yaklaşımı olmalıydı. Ülkenin makroekonomik kırılganlıklarını azaltabilmek için yapılması gereken şeffaf bir ihale yasasının tesisi, hukukun üstünlüğünün sağlanması, açlık sınırının altında kalan asgari ücret sorununun kalıcı çözümü ile sanayi ve teknolojik dönüşüm ve verimlilik artışı gibi çok boyutlu yapısal meselelerin üzerine gidilmesi gibi diğer konulardaki gelişmelerdir. Merkez Bankası ve TÜİK gibi kritik kurumların yasal ve fiili bağımsızlığının güvence altına alınmadığı, kapsamlı bir yargı reformunun hayata geçirilmediği bir ekosistemde, uygulanan programın sürdürülebilirliğine dair kamuoyunda ve piyasalarda sürekli bir şüphe oluşmaktadır. 2021 yılında tecrübe edilen rasyonellikten uzak para politikalarının gelecekte tekrar devreye sokulmayacağına dair hiçbir kurumsal garanti bulunmamaktadır. Tüm bu yapısal belirsizlikler, enflasyonla kalıcı ve başarılı bir mücadele yürütmek için gereken güven ortamının tesis edilmesini imkânsız kılmaktadır.

Fotoğraf 3: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 

 

“Kapsamlı bir yargı reformu olmadan ve kritik kurumların yasal ve fiili bağımsızlığı güvence altına alınmadan uygulanan ekonomi programı sürdürülemez. Kamuoyu ve piyasanın güveni kazanılamaz”

 

Ekonomi programının başarıya ulaşmasında hukukun üstünlüğü ve kurumsal yapıların rolü hakkında ne söylersiniz? Bu durum yabancı sermaye akışları ve siyasi öngörülebilirlik için ne ifade ediyor?

Bu konu çok önemli. Türkiye'de bir davanın sonuçlanmasının ortalama beş buçuk yıl gibi uzun bir süre alması, rasyonel bir hukuk devleti ve piyasanın işleyişi açısından korkunç bir durumdur. Ticari faaliyetler esnasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların yasal mercilerce makul sürelerde çözülememesi, hukuk dışı ve mafyatik yapıların gayri resmi çözüm aracı olarak devreye girmesine zemin hazırlamaktadır. Üstelik yargı süreçlerinin hızlandırılması meselesinin ötesinde hakimlerin bağımsızlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) kurumsal yapısı ve adaletin tesisi de en az yargılama hızı kadar önemlidir.

Konuya salt makroekonomik rasyonalite ve piyasa dinamikleri perspektifinden bakıldığında dahi bu tablonun ülkenin “yatırım yapılabilir” bir ekosisteme sahip olması açısından son derece belirleyici olduğu görülmektedir. 

Bu ‘yatırım yapılamaz’ görüntüsünün nedeni somut bir örnekle de açıklar mısınız?

Elbette. Örneğin, ülkeye otomobil fabrikası kurmak gibi uzun vadeli ve doğrudan yatırım yapmayı planlayan yabancı bir sermayedarın perspektifinden düşünelim. Yargı sistemindeki bu öngörülemezlik ve güvencesizlik tablosuyla karşılaştığında, risk alıp kalıcı yatırımlar yapmak yerine, ülkeye yalnızca yüksek faiz getirisi arayan kısa vadeli spekülatif sermaye, yani “sıcak para” girer. Öte yandan yerli sermaye de teknoloji geliştirme ve katma değerli, yüksek verimlilik sağlayan üretim alanlarına yönelmek yerine daha çok imar ve rant düzenlemeleriyle şekillenen kısa vadeli inşaat ve gayrimenkul projelerine kaymaktadır.

Ekonomideki kırılganlıklar ve kronik sorunları aşmak için ‘yapısal reformlar’ gerektiği vurgusunu yapıyorsunuz. Bu çerçevede siyasi, idari ve hukuki süreçlerin de etki ve önemine dikkat çekiyorsunuz. Verdiğiniz örnekten de hareketle, örneğin adil ve hızlı bir yargı sistemi sorunu, ekonomiyi düzeltmek için gereken ‘yapısal reformlar’ın içinde sayılması ve düzeltilmesi şart olan bir durum mudur? 

Çok net bir şekilde vurgulamak isterim ki günümüzde popüler bir söylem olarak kavramsal içeriği sıklıkla zayıflatılan “yapısal reformlar” kavramının tam merkezinde, hiç şüphe yok ki yargı sisteminin revize edilip ıslah edilmesi de yer almaktadır. Evrensel kurallar bütününün tavizsiz işlediği, şeffaf bir ihale yasasının korunduğu ve Merkez Bankası gibi kritik kurumların bağımsızlığının güçlü bir yasal güvence altına alındığı bir düzende bu kurumların ve mekanizmaların seçim dönemlerinde kısa vadeli siyasi amaçlarla araçsallaştırılmasının da önüne geçilmiş olacaktır.

“Bir dönem geliyor ki bütçeyi düzeltmek ve maliyet baskısını azaltmak çelişiyor. Birinden feragat edeceksiniz”

 

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, enerji fiyatlarındaki artışın etkisini sınırlamak amacıyla "eşel mobil" sisteminin geçici olarak devreye alındığını açıkladı. Siz bu tür vergi temelli müdahaleleri makroekonomik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mevcut ekonomik konjonktürde politika yapıcıların önünde yerine getirmesi gereken iki temel hedef bulunmaktadır: Bütçe dengesini sağlamak ve maliyet enflasyonu baskısını hafifletmek. Şok dönemlerinde bu iki hedef için ekonomi yönetimi, birinden zorunlu olarak feragat etmek durumunda kalmaktadır. Enerji fiyatlarındaki artışa karşı devreye alınan bu geçici vergi feragati (eşel mobil sistemi) uygulamasının doğru bir karar olduğu kanaatindeyim. Aksi takdirde, akaryakıt fiyatlarına yansıyacak zamlar, lojistik ve taşıma maliyetleri kanalıyla gıda fiyatlarını doğrudan etkileyecek ve toplumun tüm kesimlerini derinden etkileyecek geniş çaplı bir enflasyonist dalga yaratacaktı.

Diğer yandan, halihazırda bütçe açığının nispeten kontrol altında tutulması ve Türkiye'nin kamu borcunun milli gelire oranının oldukça düşük seviyelerde seyretmesi, maliye politikasında ekonomi yönetimine belirli bir manevra alanı da sunmaktadır. Bu alan, dışsal şokların maliyetini yumuşatmak adına esnek ve geçici bir mali gevşemeye olanak tanımaktadır. Ayrıca, bölgesel çatışmaların ve jeopolitik gerilimlerin ne kadar devam edeceğine dair de öngörülemezlik söz konusudur. Küresel enerji fiyatları normalleşme eğilimine girdiğinde söz konusu sistem tersine işleyecek ve böylece bugün feragat edilen vergi gelirleri, oranların kademeli olarak yeniden artırılmasıyla telafi edilebilecektir. Tüm bu makroekonomik dinamikler ışığında, atılan bu adımın rasyonel ve yerinde bir politika tercihi olduğunu düşünüyorum.

 

Türkiye ekonomisinin bekleyen en temel risk, olası seçimlerin ne zaman yapılacağı konusudur. Bütçe dengesinde sağlanan toparlanma, kalıcı bir istikrar zemini için değil, sadece seçim ekonomisinde ortaya çıkacak popülist politikalar için kullanılan bir mali cephane olacaktır

 

Önümüzdeki birkaç yıl için Türkiye ekonomisindeki en önemli makroekonomik riskler sizce neler olabilir? Olası erken seçim tartışmalarını da göz önüne aldığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

İçeride Türkiye ekonomisini bekleyen en temel ve beklediğimiz risk, olası bir seçimin zamanlamasıdır. Türkiye'nin son kırk elli yıllık ekonomi politikası geçmişine bakıldığında, seçim sürecine girildiğinde makroekonomik disiplinin yerini hızla genişlemeci politikalara bıraktığı açıkça görülmektedir. Bu dönemlerde genellikle kamu bankaları aracılığıyla kredi faizleri suni olarak baskılanmakta ve kamu harcamalarında ciddi bir popülist artışa gidilmektedir. Söz konusu politikalar, 2023 yılının Mayıs ayında gerçekleşen seçimler öncesinde de en uç noktasına ulaşmıştır. Mevcut kurumsal yapıda, bu tür genişlemeci adımların yeniden tekrarlanmayacağına dair hukuki veya kurumsal hiçbir garanti bulunmamaktadır. Dolayısıyla, yeni bir seçim ufku belirdiğinde enflasyonla mücadele ve dezenflasyon politikalarının hızla askıya alınması muhtemel görünüyor. Bu bağlamda, halihazırda bütçe dengesinde sağlanan toparlanma, kalıcı bir istikrar zemininden ziyade, yaklaşan olası bir seçim ekonomisi için ihtiyaç duyulan mali cephanenin biriktirilmesi işlevini görmektedir.

Dış konjonktürdeki gelişmeler konusunda en önemli risk olarak neyi görüyorsunuz?

Dışarıdaki küresel dinamiklerde ise en belirgin risk unsuru, ABD Başkanı Trump'ın hali hazırda uyguladığı ve uygulaması beklenen olası politikalarıdır. Karar alma süreçlerindeki öngörülemezlik, sadece Türkiye ekonomisi için değil, tüm küresel piyasalar için devasa bir belirsizlik ve şok kaynağı teşkil etmektedir.

Türkiye mevcut kurumsal ve ekonomik yapısıyla süregelen kronik sorunlarını aşamayacaktır. Köklü yapısal reformlar olmazsa, bu verimsiz ve kırılgan denge içerisinde yaşamaya devam edeceğiz

 

Fotoğraf 4:© Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), 2026. Tüm telif hakları saklıdır. 


Dış ve iç konjonktürde bir istikrar durumu ortaya çıksa, sizce Türkiye ekonomisi kronik sorunlarını aşabilir mi? Yoksa yine de bahsettiğiniz belirli makro politika reçetelerini ve yapısal reformları devreye almak olmazsa olmaz mı sizce?

Maalesef, Türkiye’de söz konusu iç ve dış şoklar hiç yaşanmasa dahi, Türkiye mevcut kurumsal ve ekonomik yapısıyla süregelen kronik sorunlarını aşamayacaktır. Bu yapısal tıkanıklık sürdüğü müddetçe Türkiye, enflasyonu ancak yüzde 25 seviyelerine indirebilen, büyüme potansiyeli yüzde 4 bandına sıkışmış, çalışan nüfusun yoksulluk sınırının altında asgari ücretlere mahkûm olduğu, yargı ve eğitim alanındaki problemlerin çözümsüzlüğünün devam ettiği ekonomik olarak ikinci grupta olan bir ülke konumundan çıkamayacaktır. Kısacası, yalnızca makroekonomik istikrar parametreleri sağlansa bile, köklü yapısal reformlar hayata geçirilmediği sürece ülke olarak bu verimsiz ve kırılgan denge içerisinde yaşamaya devam etmeye mecbur kalacağız.

Kalıcı bir refah için gerekli bazı yapısal reformlar: Kritik kurumların bağımsızlığı, şeffaf ve rekabetçi bir ihale yasası, ranta kapalı adil bir imar mevzuatı, bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemi tesis edilmesi, katma değer odaklı bir sanayi politikası ve evrensel nitelikte bir eğitim sistemi

 

Son olarak toparlamak gerekirse, ekonomi programının kendi sınırlı amaçları doğrultusunda işlediğini ancak yapısal sorunların sürdüğünü belirttiniz. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atması gereken en önemli adımlar nelerdir?


Aslında makroekonomik istikrarı tesis etmek teknik açıdan oldukça kolay ve yönetilebilir bir süreçtir. Ekonomi tarihinde bunun başarılı örnekleri mevcuttur. Brezilya ve Meksika gibi gelişmekte olan ülkeler dahi geçmişte hiperenflasyon sarmalından çıkmayı başarmışlardır. Akılcı ve tutarlı bir maliye, para ve finansal istikrar politikası seti kurgulamak kural bazlı ilerlendiğinde zor değildir.

Asıl konu, sağlanan bu konjonktürel istikrarın kalıcı bir refah zeminine dönüşebilmesi için elzem olan köklü yapısal reformları hayata geçirebilmektir. Merkez Bankası ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) gibi kritik kurumlara yönelik siyasi müdahaleleri kesin bir dille engelleyen yasal güvencelerin oluşturulması, şeffaf ve rekabetçi bir ihale yasasının, ranta kapalı adil bir imar mevzuatının ve şüphesiz hızlı, bağımsız ve tarafsız işleyen bir yargı sisteminin tesis edilmesi şarttır. Tüm bu adımlar, güçlü ve kararlı bir siyasi irade ortaya konulduğunda hızla çözülebilecek kurumsal meselelerdir.

Sürecin çok daha uzun vadeli ve görece zorlu boyutu ise, yüksek katma değere odaklanan stratejik bir sanayi politikası geliştirmek ve eğitim sisteminin niteliğini sığ ideolojik tartışmalara kurban etmeden evrensel standartlara taşımaktır. Özellikle eğitmen kalitesinin artırılması ve okul öncesi eğitimin ülke genelinde eşitlikçi bir biçimde yaygınlaştırılması gibi adımlar bu uzun vadeli vizyonun temel taşlarıdır. Özetle ifade etmek gerekirse, Türkiye'nin önünde çözümü teknik olarak kolay olan politika adımları ile daha zorlu ve uzun vadeli yapısal dönüşümler bir arada durmaktadır. Ancak ne yazık ki ülke olarak bu adımların hiçbirini rasyonel ve bütüncül bir planlama dahilinde atmıyoruz.

Fatih hocam, Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği bu zorlu ve kritik dönemde, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi’ne (KAPDEM’e) sunduğunuz değerli görüşleriniz adına size tekrardan içtenlikle teşekkür ediyoruz. Kıymetli vaktinizi ayırıp deneyimlerinizi bizimle paylaştığınız için ayrıca müteşekkiriz. 

Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda sizlere kolaylıklar ve başarılar dilerim. 

KAPDEM Fotoğrafı
KAPDEM

KAPDEM

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun