Yazı Gönder

Abdullah Çoban

6 Toplam İçerik

Abdullah tarafından yazılan içerikler

Bahis, Şike ve Kara Para Aklama İlişkisi: Mücadele İçin Kamu Politikası ve Uygulama Önerileri
yonetim-tasarimi

Bahis, Şike ve Kara Para Aklama İlişkisi: Mücadele İçin Kamu Politikası ve Uygulama Önerileri

Ekim sonu–Kasım başı 2025’te Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), resmî verilerle yaptığı incelemede 571 faal hakemin 371’inin bahis hesabı olduğunu, 152’sinin de fiilen bahis oynadığını açıkladı. Ardından 149 hakem ve yardımcı hakem için sekiz ile on iki ay arasında men cezaları geldi. Bu tablonun tek başına yasalarda tanımlanmış şekilde bir şike suçu içerdiği sonucuna varılamaz. Ancak, bu veriler bazında net bir çıkar çatışması, içeriden bilgiyle piyasa istismarı, “spot‑fixing” (müsabaka içerisindeki mikro olayların manipülasyonu) ve kara para aklama (KPA) risklerinin var olduğunu, bu risklerin mevcut işleyiş içerisinde yüksek olduğunu ve adil rekabet algısının zedelendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pratik sonuç şu: Spor hukukunu ilgilendiren yasal düzenlemeler ile, kara para suçunu düzenleyen yasa ve maddelerinin sahada nasıl kesiştiğini, uluslararası sözleşme ve en iyi uygulamalarda belirtilen yapılara ulaşmanın ne kadar önemli olduğunu gördük. Bu durumla mücadele etmek ve doğru şekilde süreçleri yönetmek için doğru bir kamu politikası yaklaşımı ve etkili bir politik reçete nasıl olmalıdır? Öncelikle; eşgüdümlü bütünlükçü bir izleme mekanizmasının geliştirilmesi, hedefli Know Your Customer/Enhanced Due Diligence (KYC/EDD)(Müşterini Tanı/Arttırılmış Özen) analizlerinin süreç içerisinde bulunan tüm kurumlarca yapılması, akıllı anomali analitiği gibi teknik izleme faaliyetlerinin tasarlanması, MASAK gibi kurumlara gecikmeden şüpheli işlem bildirimlerinin ve raporlamaların yapılması ve şeffaf, caydırıcı disiplin yaptırımlarının kurgulanması. Bunları, bahis operatörlerinin erişebileceği spor katılımcıları için merkezi bir “denylist”(red listesi) oluşturulması, belli kurumlarla zorunlu veri paylaşımı ve offshore yasadışı bahse karşı müşterek eylem planı oluşturma ve mevcut planın uygulanması gibi politika adımları tamamlamalıdır.

Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3: Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe
roportajlar

Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3: Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak önceki yıllarda Türkiye’ye göç etmiş ve/veya sığınmış olan, Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile kimlikleri saklı kalmak kaydıyla röportajlar gerçekleştirmiştik. Onların yaşadıkları sorunları, sıkıntıları ve beklentilerini dört röportajdan oluşan bir röportaj serisi olarak yayınlamıştık. Türkiye’ye çeşitli statüler altında göç eden Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı ya da başka yerlerden gelen mülteciler, göçmenler, sığınmacılar vb. gruplar üzerine yayınladığımız makaleler, araştırma raporları ve özel dosyalar gibi Türkmen aileler ile gerçekleştirilen röportajlar da büyük bir ilgi gördü. Farklı koşullar altında yaşayan başka ailelerin durumlarını da gündeme getiren yayınlar yapmamız konusunda hem okuyucularımızdan hem çeşitli sivil toplum kuruluşlarından hem de Türkmen kuruluşlarından yoğun talepler aldık. Yaptığımız araştırmalar neticesinde yine Ankara’da yaşayan, ancak daha farklı koşullar altında bulunan çeşitli Türkmen aileler ile kimlikleri gizli kalmak kaydıyla yeni röportajlar gerçekleştirdik. Bu Türkmen aileleri ‘ Geri Gönderilme Korkusu Altındaki Türkmen Aileler ’ olarak nitelendirebiliriz. Bir şekilde Geri Gönderme Merkezleri’ne çağrılmış ve takip altında bulunan bu Türkmen ailelerden çeşitli kişilerle yaptığımız röportajları yeni bir röportaj serisi altında yayınlıyoruz. Bu röportaj serisinde ‘ geri gönderilme korkusu’ yaşayan, kimlik bilgilerinin paylaşılmasını istemeyen ve bizim de açık kimliklerini paylaşmadığımız farklı ailelerden altısı erkek, ikisi kadın olmak üzere toplam sekiz kişi ile yapılan özel görüşmelere yer verilmektedir. Bu kişiler, kendileri veya aileleri Geri Gönderme Merkezleri’ne alınmış, Türkiye’de yaşam mücadelesi veren kişilerde oluşmaktadır. 2024 Ekim ayı itibariyle röportajı gerçekleştirdiğimiz Türkmenlerin neredeyse tamamı ‘Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi Kimlik Belgesi’ne sahip kişilerken yaşadıkları sorunlar sonrası bu statülerini kaybetmiş ve kaçak durumda kalmışlardır. Özel izinlerle hazırladığımız bu röportaj serisinin üçüncü bölümünde KAPDEM olarak bir Türkmen ailesinin evinde kaçak durumda olan ve terörle suçlanan birisi kadın birisi erkek olmak üzere iki kişiyle röportaj yaptık. Erkek katılımcı 50’li yaşlarının ortasında, 2016 yılında DAEŞ’in Telafer/Musul’a girmesinden sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye sığınmış. Kendisi 2016 sonundan bu yana Ankara’da ikamet etmektedir. Türkiye’ye geldiğinden bu yana kendi mesleği olan oto elektrikçiliğini kaçak olarak yapmış, sonrasında çocukları çalıştığından dolayı çalışmayı bırakmış. İki oğlunun Geri Gönderme Merkezi’ne alınmasından sonra hem maddi hem de psikolojik olarak çok zor bir dönem yaşadığını anlatmıştır. Ülkeden sınır dışı edilen iki oğlu şu an Irak’ta yaşamakta, kendisi eşi ve diğer üç çocuğuyla Ankara’da yaşamaya devam etmektedir. Kadın katılımcı ise 30’lu yaşlarının başında, 2018 yılında yine aynı bölgeden kaçarak çekirdek ailesi ile birlikte Türkiye’ye sığınmıştır. O tarihten bu yana Ankara’da yaşamaktadırlar. Eşi Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de inşaat işlerinde çalışırken kendisi de evde nakış işleme, minyatür gibi işler yaparak eşine destek olmaya uğraşmıştır. Bu şekilde geçimlerini sürdürebilmişlerdir. Ancak, röportajı yaptığımız tarihten birkaç ay önce eşinin sınır dışı edilmesiyle tüm haklarını kaybetmiş ve üç çocuğu ile çok daha ağır şartlar altında yaşamaya çalışmaktadır. Erkek katılımcının “Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi” kimliği hala geçerli iken kadın katılımcının eşinin bulunduğu durumdan dolayı kendisi ve çocuklarının kimliği iptal edilmiş ve kaçak durumda bulunmaktadırlar. Röportajın Özeti: “Saddam’dan sonra gelenler bizi harap etti. Saddam zamanında 20 sene askerlik yaptım, ama Irak’tan kaçmadım. Şimdi ise canımızı kurtarmak için ülkemizi terk ettik” “ Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar, Şiiler, DAEŞ hepsi bize zulmetti. Irak hükümeti de bizi hedefe koydu ” “ DAEŞ Irak hükümeti ile birlikte çalışıyordu ” “Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Suriye’den kaçak yollarla sınırdan geçtik. Kimliğimiz olmadığı için hiçbir resmi destek alamadık” “Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl terörist olabilir? Sekiz yıl sonra 20 yaşında DAEŞ üyesi diye sınır dışı edildim” “ Eşim Türkiye’ye kaçak girdiğimiz iddiası ile sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadım ” “Vatanınızı neden terk ettiniz diyorlar. Ben de onlara, zamanında Osmanlı Musul’u nasıl bıraktıysa, biz de öyle bıraktık diyorum. Ne silahımız var ne bir şeyimiz.” “Irak’ta Türkmen olarak yaşamak korku içinde bir hayatta kalma mücadelesi demek. Elimdeki her şeyi sattım ki oğlum hapisten kurtarabilsin” “ Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor. Orada Kürtler ve Araplar güçlü artık. Kimse bizi istemiyor ” “Türkmenler için Türkiye umut kapısıydı, ama artık küstük. 2022’ye kadar her şey iyiydi, ama sonra suçsuz binlerce insan DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi” “Ne Irak ne Türkiye. Bizi yabancı bir ülkeye gönderin, en azından insanca yaşayabilelim. Çok yorulduk” “Adaletli bir hükümet istiyorum. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt fark etmez. Saddam gibi herkese eşit davranan bir lider gelsin” “ Türk devleti Türkmenlere sahip çıksın, destek olsun ” Röportajın Tam Metni: Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3 : Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak bizimle konuşmayı ve özel röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ben Irak’ta Telafer bölgesinde yaşıyordum. Ben buraya 2016’da geldim. Üç erkek, iki kızım olmak üzere beş çocuğum var. Türkmen-2 (Kadın): Ben üç çocuk annesi, 31 yaşında bir kadınım. Musul’da yaşıyorduk, savaştan sonra her şeyimizi kaybedip 2014 yılında Türkiye’ye gelmek zorunda kaldık “Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar ‘Bu Türk, bu Arap’ diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. DAEŞ Irak Hükümeti ile birlikte çalışıyordu” Irak’ta günlük yaşamınız nasıldı, neler yapıyordunuz? Türkmen-1 (Erkek): Irak’ta elektrikçim vardı, elektrikçilik yapıyordum. Araba elektrikçi dükkanım vardı, tüm ailem oradaydık. 2016’ya kadar da Türkiye’ye hiç gelmemiştim. Türkmen-2 (Kadın): Eşim inşaat sektöründe kendi işini yapıyordu. Savaştan önce hayatımız düzenliydi, ailemizle birlikte yaşıyorduk. Ancak savaş sırasında her şeyimizi kaybettik. Türkiye'ye gelme kararını nasıl aldınız? Türkmen-1 (Erkek): Saddam Hüseyin döneminde hayat daha iyiydi, fakat onun devrilmesinden sonra Türkmenlere yönelik baskılar arttı. Saddam döneminde 20 yıl askerlik yaptım ve sekiz yıl boyunca İran’la savaştık. Buna rağmen ülkemizi terk etmedik. Ancak Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. 2003’te Amerikalılar geldi ve “Bu Türk, bu Arap” diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. Sonrasında Telafer’e Şii milisler hâkim oldu ve bize zulmetmeye başladılar. Köylerimizi basıp insanları götürüyorlardı. DAEŞ gelene kadar bu baskı devam etti. DAEŞ geldikten sonra neler yaşadınız? Türkmen-1 (Erkek): DAEŞ geldi ve bizim bölgemizi ele geçirdi. Bu sefer Irak hükümeti de Sünni Türkmenlere zulmetmeye başladı. Hükümet, DAEŞ’in bizi hedef almasına göz yumdu. DAEŞ, Irak hükümetiyle birlikte çalışıyordu. Kasım Süleymani ile iş birliği yaparak köylerimizi bastılar ve bombaladılar. Siz Türkiye’ye gitme kararınız nasıl aldınız? Türkmen-2 (Kadın): DAEŞ’in 2015’te bölgemize gelmesiyle durum daha da kötüleşti. Bombalamalar, baskılar ve ölümler hayatımızı tamamen çekilmez hale getirdi. Kadınların dışarı çıkması yasaklandı, çarşaf zorunlu hale getirildi. Ailemden birçok kişiyi kaybettim. Artık çocuklarımı güvende büyütebilmek için başka bir ülkeye gitmek zorundaydık. Türkiye’ye gelme kararını da bu yüzden aldık. Hayatta kalabilmek ve çocuklarımızın geleceği için buradan gitmemiz gerektiğini düşündük. “Türkiye’ye Suriye üzerinden kaçakçılar vasıtasıyla gelebildik. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar” Türkiye'ye nasıl gelebildiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Önce Suriye’ye geldik, oradan kaçakçılar yardımıyla sınırdan geçtik. Sınır kapısında bize izin vermediler, “Kapılar kapandı” dediler. Bir süre Suriye’de kaldık, ardından kaçakçılar sınırdan gizlice Türkiye’ye geçirdi. Annem, eşim ve beş çocuğumla birlikte geldik. O zaman kimlik ya da girişte belge almadınız? Ankara’ya nasıl geçtiniz? Türkmen-1 (Erkek): Evet, resmi giriş yapmadığımız için kimlik veya belge alamadık. Hatay’ın Antakya ilçesinden girdik. Oradan bizi otobüsle Ankara’ya gönderdiler. Gece üç-dört civarında Ankara’ya vardık. Akrabalarımız bizi karşıladı ve evlerine götürdüler. Sizin Türkiye’ye girişiniz nasıl oldu? Türkmen-2 (Kadın): Türkiye’ye gelmek için çok zorlu bir yolculuk yaşadık. Kaçakçılarla birlikte Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalıştık. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar. Yaklaşık bir ay boyunca çok zor koşullarda Suriye’de beklemek zorunda kaldık. Kaçakçılar bizi sürekli başka bir gruba devrediyordu, her seferinde ekstra para ödemek zorunda kaldık. Türk sınırına ulaştığımızda askerler bizi karşıladı, bilgilerimizi aldı, yemek ve su verdi. Daha sonra bir kampa yerleştirildik ve oradan Ankara’ya geçtik. Geliş sürecinde Türkiye'de size destek sağlayan bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) veya kamu kurumu oldu mu? Türkmen-1 (Erkek): Hayır, tamamen kendimiz geldik. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, ne geliş sürecinde ne de sonrasında herhangi bir STK ya da kamu kurumundan destek almadık. “Türkiye’de Birleşmiş Milletler kimliklerimiz kapatılınca sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanamaz olduk” Şu anda hangi statüde bulunuyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Birleşmiş Milletler’in Uluslararası Koruma statüsündeyiz. Kimliğim var, ancak son olarak sadece altı aylığına uzatıldı. Normalde bir yıllık uzatılırken bana altı ay verdiler. Biliyorum ki yakında beni de sınır dışı edecekler. Türkmen-2 (Kadın): Şu anda Birleşmiş Milletler’in "Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi" statüsündeyim. Ancak kimliğimiz kapandığı için bu statünün bize sağladığı haklardan yararlanamıyoruz. Kimliklerimiz açıkken çocuklarımız okula gidebiliyordu ve sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyorduk. Ancak şu an bu haklarımız tamamen elimizden alınmış durumda. Kimliğiniz olduğu süreçte sosyal devlet hizmetlerinden (eğitim, sağlık gibi) faydalanabildiniz mi? Türkmen-1 (Erkek): Çocuklarım Türkçe bilmedikleri için okula uyum sağlayamadılar ve bırakmak zorunda kaldılar. Ancak hastanelerde herhangi bir sorun yaşamadık. Türkmen-2 (Kadın): Evet, kimliklerimiz açık olduğu dönemde çocuklarımız devlet okullarına gidebiliyordu. Sağlık hizmetlerine erişimimiz vardı ve ilaçlarımızı temin edebiliyorduk. Devlet bizi teşvik ediyordu, hatta çocuklarınızı okula göndermezseniz ceza alırsınız diyorlardı. Ancak kimliklerimiz kapandıktan sonra ne eğitimden ne de sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyoruz. “Oğullarım DAEŞ teröristisiniz denerek sınır dışı edildi. Oğlum Türkiye’ye geldiğinde 12 yaşındaydı. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?” Geri Gönderme Merkezi ile ilgili sorunlar yaşadınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Evet, 2022 yılında iki çocuğumu aldılar. Sabah evimize geldiler ve “Emniyette birkaç soru soracağız” diyerek götürdüler. Çocuklarım iki gün sonra arayıp “Bizi Akyurt’a götürdüler” dedi. Küçük oğlum üç buçuk ay, büyük oğlum ise dört buçuk ay Geri Gönderme Merkezi’nde kaldı. Serbest bırakıldıklarında kimlikleri kapatılmıştı, DAEŞ teröristiniz diye sınır dışı kararı çıkmış. Sonra ne oldu çocuklarınıza? Türkmen-1 (Erkek): İki oğlum Geri Gönderme Merkezi’ne alınmalarından dolayı kimlikleri kapandığı için çalışamadı ve Irak’a dönmek zorunda kaldılar. Oğullarınızın terör örgütü DAEŞ ile ilişkisi var mıydı? Türkmen-1 (Erkek): Hayır,Emniyet de bize o süreçte hiçbir kanıt sunmadı. Oğlum, 'Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?' diyerek kendini savundu. Buna rağmen, sekiz yıl sonra, 20 yaşındayken terörist olduğu iddiasıyla sınır dışı ettiler. Diğer oğlum ise kimliği kapandığı için burada ne çalışabildi ne de yaşayabildi. İki oğlunuzun Irak’a döndüğünü söylemiştiniz. Dönünce ne yaptılar? DAEŞ teröristi iddiası ile Türkiye’den gönderilmeleri Irak’taki hayatlarını etkiledi mi? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Irak hükümeti dönünce büyük oğlumu tutukladı. Orada her şey parayla olur. Hapisten çıkabilmesi için parasını ödedik, serbest kaldı. Elimdeki her şeyimi sattım ki oğlumu çıkarabileyim diye. Şimdi orada korku içinde yaşıyorlar. “Biz kaçak girmedik Türkiye’ye ama kaçak girdiniz diyerek eşim sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu olduğu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadık” Siz Geri Gönderme Merkezi ile ilgili neler yaşadınız? Türkmen-2 (Kadın): Eşim Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Sebep olarak Türkiye’ye kaçak girmiş olmamız gösterildi, ancak biz kaçak giriş yapmadık. Daha sonra eşime sınır dışı kararı çıkarıldı ve Irak’a gönderildi. Irak’a ulaştığında havalimanında DAEŞ mensubu olduğu iddiasıyla tutuklandı. O günden beri eşimden haber alamıyorum. Bu durum hem beni hem de çocuklarımı çok kötü etkiledi. Türkiye’ye gelirken hayatta kalma umudumuz vardı, ancak şimdi çok daha büyük bir çaresizlik içindeyiz. Herhangi bir Türkmen dernek, vakıf veya STK’lardan destek gördünüz mü? Türkmen-1 (Erkek): Hayır. Bir ara birkaç koli yardım geldi ama sonra hiç yardım devam etmedi. Türkmenler de kendi memleketlilerine yardım ediyorlar, bize etmediler. Çocuklarım Geri Gönderme Merkezi’ne girince gittim yanlarına yardım istedim. Orada da dediler ki, ‘İlgili birimleri bilgilendirdik, yazıyı verdik, bekleyeceksiniz.’ Ben de ‘bir sorumlu ile görüşmek istiyorum’ dedim ama onu da yapamadılar. Başka da hiçbir şey yapmadılar, ilgilenmediler. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, Türkmen STK’larından hiçbir yardım almadık. Aksine, bir STK’ya eşim sınır dışı edilince çocuklarımın vekaleti konusunda yardım istemek için gittiğimde bir avukatla görüştürdüler. O görüştürdükleri avukat da benden o zaman 20 bin lira istedi. Böyle bir parayı ödeyemediğim için yardım alamadım. “İlk geldiğimizde insanlar Türkmenlere karşı çok iyiydi. Ama şimdi ayrımcılık çok arttı. Neden geldiniz diyerek suçlanıyoruz” Türkiye’ye insanların size karşı davranışları nasıl, geldiğiniz günden bugüne değerlendirebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): İlk geldiğimizde insanlar çok iyiydi ve Türkmenleri seviyorlardı. Bazıları sadece, ‘Neden geldiniz, ülkenizi bırakıp kaçtınız?’ diye soruyordu, ama genel olarak olumlu yaklaşıyorlardı. Şimdi de çoğu bizi seviyor, fakat bazen Suriyelilere yapılan kötü muamele bize de yapılıyor. 'Vatan hainisiniz, neden ülkenizi savunmadınız?' diye suçlayanlar oluyor. Onlara, ‘Zamanında Osmanlı nasıl Musul’u, Kerkük’ü bıraktıysa, biz de öyle bırakmak zorunda kaldık. Ne silahımız var ne gücümüz. Kendimizi ve namusumuzu korumak için çıktık’ diyorum. Türkmen-2 (Kadın): İlk geldiğimiz yıllarda insanlar bize daha iyiydi. Ancak zaman geçtikçe ayrımcılık arttı. Özellikle çocuklarım okullarda ve parklarda ayrımcılıkla karşılaşıyor. ‘Siz yabancısınız, ülkenizi neden terk ettiniz?’ gibi sözler duyuyoruz. Çocuklarım bu durumdan çok etkileniyor, hatta oğlum bu yüzden okulda sürekli kavga ediyor ve bana ‘Neden buraya geldik?’ diye soruyor. Bu da beni çok üzüyor. Türkiye’de dil konusunda zorlandınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ilk geldiğimde Türkçeyi iyi öğrenmiştim, ama artık evden dışarı çıkmadığım için unuttum. Zaten şimdi dışarı çıkmam da mümkün değil; polis Türkmen görünce hemen alıyor. Özellikle merkezi yerlere Türkmenlerden kimse gidemiyor. Çocuklarımın Türkçesi ise çok iyi. Burada büyüdükleri için Türkçe, Türkmenceden daha baskın hale geldi. Türkiye’ye geldiğimizde en büyük çocuğum 16 yaşındaydı. Artık onlar Türk gibi; benim gibi değiller. Ben Türkçeyi tam anlamıyla öğrenemedim. Türkmen-2 (Kadın): Türkmen olduğumuz için Türkçe konuşmayı kolayca öğrendik ve dil konusunda çok zorlanmadık. Hatta Türkçe kursuna bile gitmek istedim ama Türkçem iyi olduğu için kabul etmediler. Ancak çocuklarım Türkçeyi o kadar iyi öğrendiler ki kendi dilimizi unutmaya başladılar. “Yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye küstük. Irak’ta da istenmiyoruz. Orada da Kürtler ve Araplar güçlü artık. Adil bir yönetim olursa döneriz” Türkiye’deki hayatınızdan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ç ocuklarım burada olsaydı ben de burada kalmayı isterdim. Allah Türkiye’den razı olsun, bu son zamanlara kadar her şey çok iyiydi ve memnunduk. Ancak Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor; birçok kişi dağıldı, yerinden oldu. Zaten Irak hükümeti bizi istemiyor artık. Kürtlerin ve Arapların gücü çok daha fazla. Türkiye bize destek olmalı. Yarın bir gün Türkiye bölgeye geldiğinde biz de onlara destek oluruz; Türklere orada yardım ederiz, başkasına değil. Ancak son yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye destek olma fikrinden vazgeçtik, küstük. Burada çoğu Telaferli de aynı şekilde düşünüyor. Binlerce insanımız DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi. Bu durumda nasıl destek olalım artık? Türkiye’ye kızgınlığınız bu kadar büyük mü? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Diğer herkesle iş birliği yapar, destek olurum; Türkiye’ye olmam. Kaydedin bu söylediğimi. Sadece ben değil, milletimin hepsi böyle düşünüyor. 2022’ye kadar sorun yoktu, sonra benim çocuklarımdan tutun binlerce suçsuz insanı aldılar DAEŞ diye. Türkiye’den gidip Irak’ta mı yaşamak istiyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Ne Irak ne de Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bizi yabancı bir ülkeye, örneğin Almanya’ya göndersinler. Onlar, Müslüman ülkelerden daha adil; en azından orada güvende oluruz. Hayatımızı yaşamak istiyoruz artık, çok yorulduk. 55 yaşındayım; sekiz yıl İran’la savaştık, sonra birçok grupla çatışmalar yaşadık. Buraya kaçtık geldik, burada da sıkıntılar bitmedi. Eğer bir gün Irak’ta hükümet değişir ve adaletli bir yönetim gelirse, ancak o zaman geri dönerim. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt ya da Yezidi fark etmez, yeter ki herkese adil bir şekilde hükmeden bir devlet olsun. Saddam gibi tüm milletlere eşit davranan bir yönetim istiyorum. En azından onun döneminde can güvenliğimiz vardı. “Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıkmalı” Siz Türkiye’deki bulunmaktan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Kimliklerimiz açıkken ve eşim yanımızdayken hayatımızdan memnunduk. Ancak şu anda çok zor durumdayız. Irak’a dönmemiz için orada can güvenliğimizin sağlanması gerekiyor. Şu an eşim orada tutuklu ve hiçbir haber alamıyoruz. Can güvenliği olmadan Irak’a dönmek mümkün değil. Türkiye’deki devlet yetkililerine buradan ne söylemek istersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıksın. Yarın bir gün Türkiye, Musul’a ya da başka yerlere geldiğinde biz de onlara destek olalım. Bize şimdi destek versinler ki yarın aynı şekilde karşılık verebilelim. Benim veya çocuklarımın bir suçu varsa, gelsinler hepimizi cezalandırsınlar, bu onların hakkıdır. Ama hiçbir suçumuz yokken bizi bu duruma düşürmesinler. Biz burada kimseden yardım almadan, kendi emeğimizle yaşıyorduk; bunu elimizden aldılar. Burada yaşadıklarınızın sadece Türkmenlere yapıldığını mı düşünüyorsunuz? Diğer sığınmacılar da benzer zorluklar yaşamıyorlar mı? Türkmen-1 (Erkek): Bu yapılanlar sadece Türkmenlere değil ama çoğunlukla bize yapılıyor. Akyurt Geri Gönderme Merkezi’nde neredeyse hiç Suriyeli yok; biraz Afgan var, biraz da siyahiler var, ama en çok Türkmenler var. Türk devleti biz Türkmenlere destek olmalı. Suçluysak cezalandırılmayı kabul ederiz, ama suçsuz yere böyle bir muamele görmek bizi derinden üzüyor. Türkiye’ye olan sevgimiz azaldı çünkü suçsuz insanları sınır dışı ediyorlar. Siz Türkiye’deki devlet yetkililerine ne söylemek istersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Eşimden haber almak ve onun güvenliğini sağlamak istiyorum. Eşim Geri Gönderme Merkezi’nden Irak’a gönderildi ve orada haksız yere tutuklandı. Türkiye hükümeti eşimi sınır dışı ettiyse onun başına gelenlerden de sorumlu olmalı. Eşimle ilgili bir haber almak için elimden geleni yaptım ama hiçbir sonuç alamadım. Yetkililerden eşimin bulunması ve güvenliğinin sağlanmasını istiyorum. Eğer eşime bir şey olursa, bunun sorumluluğu da Türkiye hükümetine ait olacak. Biz Türkiye’ye hayatta kalma umuduyla geldik, ama şu anda umudumuz kalmadı. Verdiğiniz açık ve samimi cevaplarınızdan dolayı çok teşekkür ederiz. Türkmen-1 (Erkek): Sağolun, var olun. Sizi tanımak bize şeref verdi. Sesimizi duydunuz, duyurdunuz. Cesur ve iyi insanlarsınız. Allah razı olsun. Türkmen-2 (Kadın): Şimdiye kadar sesimizi duyan, yanımızda duran olmadı. İnşallah buradan dertlerimizin çözülmesini vesile olursunuz. Biz de size teşekkür ederiz, Allah razı olsun. Röportajda yer alan görüşler yalnızca röportaj yapılan kişiye aittir ve KAPDEM'in kurumsal duruşunu, editoryal yaklaşımını veya politik tutumunu yansıtmayabilir. The views expressed in this interview are solely those of the interviewee and may not reflect the institutional stance, editorial approach, or policy orientation of KAPDEM.

Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme
yonetim-tasarimi

Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme

Bu makalede Türkiye’de kamu yönetimi reform sürecinin genel bir tahlili yapılmaktadır. Kamu yönetimi reformunun özellikle modernleşme ve kalkınma gibi kavramlarla ilişkili incelenmiş, bu ilişki tarihi bir düzleme yerleştirilmek istenmiştir. Bu tarihi bağlam Türkiye'nin seçtiği kalkınma modelleri ve iktisadi modeller çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sanayileşme, ithal ikameci büyüme, planlama ve neo-liberal iktisadi politikalar çerçevesinde şekillenen kamu yönetimi reformları ayrı dönemler halinde incelenmiştir. Bu kapsamda, kamu yönetimi reformları ile uluslararası kuruluşlar arasındaki bağ irdelenmiştir. Son olarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği yenilikler ve karşılaştığı sorunlar ele alınmıştır.

Türkiye’de Savunma Sektöründe Yatırımların Önemi: TUSAŞ Örneği
savunma-ve-guvenlikeditorun-sectikleri

Türkiye’de Savunma Sektöründe Yatırımların Önemi: TUSAŞ Örneği

Tarihin başlangıcından bu yana savunma, ülkelerin en temel ihtiyaçlarından biri olmuştur ve günümüzde bu ihtiyaç artarak devam etmektedir. Türkiye stratejik konumunun ve uluslararası konjonktürün getirdiği etkilerle birlikte savunma sanayi içerisindeki atılımlarını yıllar içerisinde artırmıştır. Yapılan yatırımlar, gerçekleştirilen ve gerçekleştirilmesi planlanan projelerle artarak devam etmektedir. Türkiye, üretilen projelerle caydırıcı bir güç olmaya ve savunma sektöründeki kabiliyetlerini ekonomik/teknolojik kazanımlara dönüştürmeye çalışmaktadır. Ukrayna – Rusya Savaşı, Orta Doğu’daki güncel durum ve dünyada devam eden çeşitli mücadeleler savunma sektörünün önemini gözler önüne sermektedir. Bu yazının amacı, savunma sektöründe yapılan yatırımların ekonomik, askeri ve teknolojik açıdan getirdiği kazanımları TUSAŞ örneği üzerinden aktarmaktır. Giriş Savunma sanayi;üretimin geliştirilmesi, kritik nitelikteki ürünlerin üretilmesi ve farklı teknolojilerin geliştirilmesi adına ülkeler için önemli bir yere sahiptir. Bu kapsamda, her ülke için savunma sanayi ürünleri stratejik bir önemdedir çünkü üretilen her bir ürünün ülke geleceğini şekillendirme kapasitesi bulunmaktadır. Diğer yandan savunma sektöründe kullanılan teknolojilerin niteliği ve yapılan araştırma-geliştirme çalışmaları çok yönlü etkilere sahip olarak var olan farklı sektörlerdeki ekonomik ve teknolojik gelişmeleri de etkilemektedir (Yeşilyurt, 2019; 2). Bu etkileşimler farklı sektörlerin de büyümesine olanak sağlayarak alternatif ekonomik faaliyet ve yatırım alanları oluşturmaktadır. Savunma sektörü içerisinde yer alan yüzlerce firma, alt yüklenicileri, tedarik sağladıkları ve hizmet satın alımı yaptıkları firmalar ile birlikte ciddi bir ekonomik oluşum meydana getirmektedir. Tüm bu süreçler ekonomik kalkınma için fırsat yaratmanın yanı sıra farklı istihdam fırsatları da ortaya çıkarmaktadır. Faaliyet alanı gereği savunma sektörünün devlet ve ilgili kamu kurumları için de önemli bir yeri bulunmaktadır. Ülkemizin jeopolitik konumu dikkate alındığında savunma sektöründe yapılan yatırımların ve Türkiye’nin savunma ihtiyacının bir devamlılık arz ettiği gözlemlenmektedir (Saraçöz, 2018,10). Sektörün yaptığı yatırımların ve ürettiği ürünlerin stratejik değeri, bu alanda kamu kaynaklarının üretim ve teknolojik gelişmeler için kullanılmasına sebep olmaktadır. Çünkü yapılan projeler yalnızca ekonomik olarak ülkemize katma değer sağlamamakta, aynı zamanda politik anlamda da ülkemizin daha bağımsız kararlar almasına olanak sağlamaktadır. Nitekim üretilen projelerin varlığı ülkemizin milli güvenlik politikalarını doğrudan etkilemektedir. Savunma sektörünün sahip olduğu teknolojik altyapı, endüstriyel bağlantılar ve üretilen ürünlerin stratejik değeri yerli ve milli projelerin kamu tarafından desteklenmesini bir gereklilik haline getirmiştir. Süreç içerisinde ülkemizin tarihsel arka planı, bu ürünlerin ithal edilmesi yerine ülke içerisindeki kaynaklarla üretilmesi gerektiğini göstermiştir. Çünkü ülkemize uygulanan çeşitli ambargolar, dışa bağımlılığı olmayan bir savunma sanayisinin gerekliliğini, ülkenin geleceği adına bağımsız kararlar almanın ve hareket etmenin önemini göstermiştir. Bu sebepler nedeniyle savunma sektörü özel bir ilgiye ihtiyaç duymaktadır. Yapılan projelerin yüksek maliyetleri, gereken alternatif yatırımlar ve sektörün niteliği, devletin sektöre müdahil olmasına ve var olan firmaların kamu ile ilintili olmasına yol açmıştır. Tüm bu yapı bütünüyle değerlendirildiğinde, savunma sektörünün ülkemizin geleceği açısından önemi yadsınamaz bir gerçeklik kazanmıştır. Elbette ki savunma sanayii içerisinde faaliyet gösteren her firma, ülkemizin ve sektörün geleceği için önemli bir yere sahiptir ancak yazının bütünlüğü göz önünde bulundurularak çalışma içerisinde Türk Havacılık Uzay Sanayii (TUSAŞ) şirketinin faaliyetleri/projeleri doğrultusunda sektör içerisindeki yatırımların öneminden bahsedilecektir. Bu kapsamda, kısaca savunma sektörünün tarihçesine ve gerekliliğini değinilerek akabinde TUSAŞ projeleri doğrultusunda sektör çalışmalarının önemi değerlendirilecektir. Savunma Sektörünün Türkiye’deki Tarihçesi Osmanlı Devleti’nin yükseliş devri itibariyle başlayan Türk savunma sanayisi Osmanlı Devleti’nin batılı devletlerin gerisinde kalmasıyla birlikte sanayi ve teknoloji anlamında da batılı devletlerin gerisinde kalmıştır (Baran, 2018;2). Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ordunun modernize edilmesi adına belirli tesisler kurulsa da bu kuruluşlar ordunun modernizasyonu için yeterli olmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren savunma sektörüne önem veren Türkiye, bu dönem içerisinde Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü, Tayyare ve Motor Türk AŞ, Gölcük Tersanesi, Tüfek ve Mühimmat Fabrikası gibi çeşitli kurumlar kurmuştur. Ayrıca Cumhuriyetin ilk yıllarında Nuri Demirağ Uçak Fabrikası kurularak ilk yerli savunma sanayi girişimlerinden birine imza atılmıştır (Ünal, 2021). Hatta ilgili fabrika kurulduğu 1936 tarihinden kapandığı 1943 yılına kadar pek çok farklı uçağın üretilmesine öncülük etmiştir. 1950’li yıllara gelindiğinde ise NATO üyesi olan Türkiye, genel olarak müttefik devletlerin yardımıyla savunma ihtiyaçlarını karşılamaya başlamıştır. Türkiye için Kıbrıs Barış Harekâtı önemli bir milat olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı sürecinde ülkemize uygulanan yaptırımlar, yerli ve milli bir savunma politikası oluşturma ihtiyacını gözler önüne sermiştir. Bu kapsamda, milli bir savunma politikası oluşturulmasının gerekliliği ortaya çıkmış ve günümüz Türkiye’sinin öncü savunma firmalarının temelleri atılmıştır. Süreç içerisindeki politikaları desteklemek adına Savunma Sanayiyi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (SAGEB) 1985 yılında kurulmuştur. Başkanlık 1989 yılına gelindiğinde Savunma Sanayi Müsteşarlığına (SSM) dönüştürülmüştür. SSM’ye yerli savunma firmalarını teşvik edilmesinin yanı sıra, teknolojik girişimlere yol göstermek, bu amaca erişmek için devletin çalışma alanlarını düzenlemek, gerekli proje süreçlerini koordine etmek ve savunma sanayi ürünlerinin ihracatını yapmak gibi görevler verilmiştir. İlgili kurum savunma sektörünün merkezden yönlendirilmesini sağlayarak daha etkin ve dinamik bir yapıya kavuşmasına olanak sağlamıştır. Bütün bu süre zarfında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacının karşılanması adına Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı ve Savunma Sanayi Başkanlığı çatısı altında yer alan TUSAŞ (1973), ASELSAN (1975), HAVELSAN (1982), ASPİLSAN (1981) ve ROKETSAN (1988) gibi kurumlar/şirketler kurulmuştur. Tüm bu kurumlar, faaliyet alanları çerçevesinde özgün ürünler geliştirerek ve üreterek ülkemizin yerli ve milli savunma sanayisinin oluşmasına katkı sağlamıştır. Nitekim, ülkemizin uluslararası düzeyde bağımsız kararlar alabilmesi adına bahsi geçen kurumların ürettiği ürünlerin değeri oldukça büyüktür. Çünkü, bir ülkenin bağımsız olabilmesi adına savunma sanayi içerisinde kendi özgün ürünleri geliştirmesi ve bu alanda dışa bağımlı olmaması gerekmektedir. Özellikle günümüzde Rusya-Ukrayna Savaşı gibi gelişmelerin yaşanması savunma sanayinin ve üretilen özgün projelerin değerine dikkat çekmektedir. Her ne kadar sektör içerisinde yer alan her firma kendi içerisinde çok değerli projelerin geliştirilmesinde önemli roller oynasa da yazının bütünlüğü göz önünde bulundurularak TUSAŞ örneği üzerinden üretilen özgün projelerin önemi değerlendirilecektir. TUSAŞ ve Milli Projelerin Önemi Türk savunma sanayisinde dışa bağımlılığı azaltmak adına 1973 yılında Türk Uçak Sanayii Anonim Ortaklığı (TUSAŞ) adıyla kurulan TUSAŞ, Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarının karşılanmasında önemli bir rol oynamıştır. 1984 yılına gelindiğinde ise Türk Hava Kuvvetleri’nde F-16’ların kullanılmaya başlanmasıyla birlikte F-16’ların üretimi, sistemlerin entegrasyonu ve uçuş testlerinin gerçekleştirilmesi adına TUSAŞ tarafından TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi Şirketi (TAI) Türk-ABD yatırım ortaklığıyla birlikte 25 yıl için kurulmuştur. Ancak henüz bu 25 yıllık süre dolmadan Türk tarafı Amerikan hisselerini satın alarak 2005 yılında iki firma TUSAŞ – Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. adı altında birleşmiştir. O tarihten bugüne, TUSAŞ’ın faaliyet alanı genişlemiştir ve Türkiye’nin havacılık ve uzay sanayisine ışık tutarak farklı hava aracı platformlarının geliştirilmesi, modernizasyonu, sistem entegrasyonu ve üretimi gibi çalışmalarda bulunmaya devam etmektedir. TUSAŞ çeşitli ana dallar özelinde çalışmalarına devam etmektedir. Bu kapsamda proje konularına bağlı olarak TUSAŞ, 6 ana grupta faaliyet göstermektedir ve bu gruplar içerisinde farklı ürünleri geliştirme ve üretme çalışmalarına devam etmektedir; Yapısal Grubu: Yapısal grubu kapsamında TUSAŞ Airbus ve Boeing gibi firmalarla ortak çalışmalar yürütmektedir. Uçak Grubu: Hürkuş, Hürjet Helikopter Grubu: Atak, Atak II, Gökbey İnsansız Hava Aracı (IHA) Grubu: Anka, Aksungur, Şimşek, Anka III Uzay Grubu: Göktürk II, Small Geo Milli Muharip Uçak Grubu: Kaan (MMU) Yukarıda bahsi geçen 6 ana grupta faaliyet gösteren TUSAŞ, dünyada bu kadar hava platformunu bir arada yapan sınırlı sayıdaki şirketlerden bir tanesidir. Özellikle ilgili projelerin özgün olması ülkemiz için değerini daha da artırmaktadır. Bahsi geçen projeler tamamen yerli ve milli imkanlarla üretilmekte olup daha önceki dönemlerde yurt dışından ithal edilmekte olan hava araçlarının yerini almaktadır. Bu sayede ülkemiz coğrafi konumunu daha etkin kullanma kapasitesine sahip olmakta ve dışa bağımlılığını azaltarak kendi semalarında daha hür bir iradeye sahip olmaktadır. Türkiye’nin son dönemde Yunanistan ile yaşadığı bölgesel kriz, Amerikan’ın Türkiye’ye F-16 satışını engellemesi, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve Rusya-Ukrayna Krizi havacılık sektörünün önemini bir kez daha bizlere göstermiştir. Bu noktada özellikle Milli Muharip Uçak (MMU) F-35’in yerini alarak kendi özgün savaş uçağımıza sahip olmamıza olanak sağlayacak ve F-16’lara olan ihtiyacımızı ortadan kaldıracaktır. Taksisini yapan ve yıl sonu itibariyle ilk uçuşunu gerçekleştirmesi planlanan MMU sayesinde ülkemiz, kendi yerli ve milli uçağını üreten sayılı devletlerden birisi olacaktır. Halihazırda kullanımda olan Atak helikopter ise satışına devam edilen bir proje olmakla birlikte TSK’nın ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmektedir. Atak helikopterinin ağır sınıfı olarak nitelendirilen Atak II helikopteri ise Mayıs ayı içerisinde ilk uçuşunu gerçekleştirmiş ve Türkiye’yi ağır sınıf helikopter üretebilen nadir ülkelerden birisi haline getirmiştir. Yine sivil havacılıkta kullanılması planlanan Gökbey Helikopteri geçtiğimiz günlerde ilk yerli motoruyla Ankara – İstanbul arasına uçuşunu gerçekleştirmiştir. Farklı hava aracı platformları üreten TUSAŞ, İHA kategorisinde de ülkemizin öncü firmaları arasındadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı ve 2. Karabağ Savaşı bizlere SİHA’ların rolünün modern savaşlarda ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Stratejik önemleriyle öne çıkan İHA’lar modern savaşlara yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. TUSAŞ’ın envanterinde üretilen ve geliştirilen Anka ve Aksungur İHA’ları ülkemizin terörle mücadelesinde kullanılmakta olup aynı zamanda elde ettiği başarılar sayesinde Tunus ve Kazakistan gibi ülkelere satılmaktadır. Bu yıl içerisinde İHA envanterine yeni bir ürün daha ekleyen TUSAŞ, farklı özelliklerle donatılan Anka III’ü çıkarmıştır ve Anka III’ün yıl sonu itibariyle uçması planlanmaktadır. Sonuç ve Değerlendirme Geçmişten günümüze geçirdiğimiz süreç içerisinde savunma sektörü yalnız Türkiye’nin değil dünyadaki tüm ülkelerin değer verdiği bir sektör olmuştur. Savunma sanayi aslen savaş için değil, barış ortamının korunması için önemlidir çünkü güçlü bir askeri altyapı bir ülkenin caydırıcı askeri yetkinliğe sahip olmasına olanak sağlamaktadır. Bu askeri güç ülkenin aynı zamanda uluslararası anlamda da gücünü ve etkinliğini artırmaktadır. Nitekim dünya üzerinde güçlü olarak ifade ettiğimiz hemen hemen her ülkenin askeri anlamda önemli kabiliyetleri bulunmaktadır. Türkiye özellikle 20. Yüzyılın sonlarına doğru yaptığı savunma yatırımlarıyla bugünümüze ışık tutan savunma sanayi oluşumlarının kurulmasına olanak sağlamıştır. İlgili kurumlar Türkiye’nin yalnızca askeri olarak değil ekonomik ve teknolojik olarak da gelişmesine imkân tanımıştır. Üretilen ve geliştirilen yerli ve milli ürünler alternatif istihdam olanakları sağlayarak ülkemiz için ekonomik bir kazanım haline gelmiştir. Aynı zamanda tüm bu ürünler Türkiye’nin bölge içerisinde önemli bir aktör haline gelmesine olanak sağlamış ve etkin, saygın ve caydırıcı bir duruş kazandırmıştır. Yapılan tüm bu yatırımlar ülkemizin savunma ihtiyacını karşılamakla birlikte aynı zamanda yurt dışına da satılmaktadır. Elde edilen tüm bu gelirler ülkemizdeki savunma sektörünün büyümesini sağlayarak yeni yatırım sahaları oluşturmaktadır. Oluşturulan yeni yatırım sahaları da mevcutta kullandığımız teknolojilerin gelişmesine olanak tanıyarak milli projelerimizin çeşitlenmesini sağlayacaktır. Bu nedenle savunma sektörü başat sektörlerden biri olarak ülkemize çok büyük kazanımlar sağlamaya devam edecek ve ülkemizin istikbali için önemli bir rol oynayacaktır. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors. Kaynakça: Yeşilyurt, F. Yeşilyurt, E. (2019). Türkiye’de Savunma Sanayi. Eurasian Economic Studies, 6(2) Baran, T. (2018). Türkiye’de Savunma Sanayi Sektörünün İncelenmesi ve Savunma Sanayi Sektörü Harcamalarının Ekonomi Üzerindeki Etkilerinin Değerlendirilmesi. Uluslararası İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi. Saraçöz, Y. (2018). Savunma Sanayiinin Önemi ve Savunma Harcamalarının Ülke Ekonomisine Etkileri. Ünal, A. Y. (2021). Soyadını Atatürk’ten, ününü uçaklarından alan Türk havacılığının unutulmaz ismi: Nuri Demirağ. Anadolu Ajansı.

Geleceğe Dair Bir Umut Var mı?
gorus-yazilari

Geleceğe Dair Bir Umut Var mı?

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi'ne ( KAPDEM) gönderilen bu yazının özeti bulunmamaktadır. Daha önce yayınladığımız görüş yazılarının özet kısmında belirttiğimiz gibi KAPDEM, kamu politikalarına dair okuyuculardan gelen mektuplara, kısa görüş yazılarına yer vermektedir. Bu tip yazılar ve okuyucudan gelen mektuplar, “Görüş Yazıları” kategorisinde yayınlanmaktadır. 6 Şubat 2023’te meydana gelen deprem felaketinin mağdurlarında bir depremzedenin yazdığı yazılar, “Biz Ölürken Siz Orada Yoktunuz!” ve “Ölümden Sonra Dirilmek” başlıkları ile yayınlanmıştı. Bu yazı da yine deprem felaketini yaşayan bu defa, Adıyaman’dan seslenen bir depremzedenin feryadı, duygu ve düşüncelerini içermektedir. KAPDEM okuru, devlet yönetimi ve kamu politikaları konusunda takip ettiği bir düşünce kuruluşu olarak, bizden ‘kendi gördüğü ve göremediği devlet yönetimini’ de yayınlamamızı, sesine ses olmamızı istemiştir. Bir ağıt gibi okuduğumuz bu yazıyı, acıları paylaşmak, en azından bu deprem felaketinden ders alınmasına bir parça vesile olmak ve yanlış yönetim anlayışlarından dönülüp daha doğru ve iyi bir yönetim anlayışının tüm siyasilere hâkim olması temennisi ile yayınlıyoruz. Geleceğe Dair Bir Umut Var mı? Ben bir Adıyamanlı olarak artık takvim sayfalarını yırtmayı bıraktım. Çünkü takvim sayfalarını yırtmak, ekranlardaki elektronik rakamların değişmesi, sabah haberlerinde her yeni günün hangi aya veya yıla ait olduğunun yüksek sesle söylenmesi bir anlam ifade etmiyor. Adıyaman, Maraş, Hatay, Malatya ve diğer birçok ilimizde hayat 6 Şubat 2023 tarihi itibariyle durdu. Memleketimiz ise galiba hayat pahalılığından, seçimlerin stresinden, gündemin yoğunluğundan deprem yokmuş gibi davranmayı tercih etmektedir. Ya da belki de seçim sonrası yaşanan sevinç ve hüzün nidaları arasında artık depremzedeyi seçim kazanan da kaybeden de hatırlamak bile istemiyor. Bu ülkedeki vatandaşların neredeyse %15’inin etkilendiği bir felaketten sonra benim hislerimi hayal kırıklığı olmadan dile getirebilmemin mümkünatı yok. Çünkü devletimiz, Suriyeli sığınmacılara verdiği değerin yarısını depremzedelere vermiyor. Suriyeliler söz konusu olduğu zaman briket evlerden gururla bahseden Sn. Cumhurbaşkanına seslenmek istiyorum: Bizim başımızı sokacak bir damımız dahi yokken Türkiye Cumhuriyeti’nin önceliği hangi grup olmalıdır? Bizim günahımız ya da suçumuz nedir? Vergi vermek, faturalarını düzenli şekilde ödemek, askere gitmek, ortak bir geçmişin hatırına sahip çıkmak ve daha güzel yarınlar için çabalamak mıdır bizim günahımız? Savaştan ve katliamdan kaçan insanlara kucak açan Türkiye Cumhuriyeti, kendi vatandaşını kucaklamakta aynı derece gönüllü davranmıyor. Suriyelilere inşa edilen veya edildiği söylenen briket evler için herhangi bir ödeme talep edilecek mi? Bu sorunun yanıtını çok merak ediyorum. Evini ve işini kaybetmiş biri olarak, tıpkı Suriyeliler gibi, benim de başımı sokabileceğim ne bir dam var ne de geleceğe dair bir umut. Üstelik hayatımın ilerleyen dönemlerinde çalışıp çalışamayacağım da meçhul. Deprem birçok depremzede de fiziksel izler bıraktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da belirttiği üzere deprem bölgesinde yaklaşık olarak 850 bin kişinin çeşitli uzuvlarını kaybettiğinden bahsedilmektedir. Mart ayının başlarında açıklanan bir plana göre ise evleri yıkılmış veya ağır hasar görmüş hak sahiplerinin maliyet üzerinden borçlanmaları ön görülmüş. İki yılı ödemesiz, toplam yirmi sene faizsiz vade imkânı sağlanarak depremzedelere evleri teslim edilecekmiş. Ben kendi alın terimle, dişimden tırnağımdan arttırarak ve yeri geldiğinde temel ihtiyaçlarımı öteleyerek zar zor aldığım bir ev için neden yeniden ödeme yapmak ve borçlanmak zorunda kalıyorum? Bir Allah’ın kulu bu durumu bana açıklayamaz. Depremden sonra evini barkını kaybetmiş herkesin çalışabilecek fiziki yeterliliğe sahip olmadığını zaten en yetkili ağız, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan, açıklamıştı. Bir de yaşı yüzünden çalışamayacak insanlar var. Türkiye, zaten ne yaşlılarına ne dullara ne yetimlere ne de gazilerine değer veren bir memleket değil. Mesela dul kalmış bir bireyin rahmetli eşinden kendisine kalan emekli maaşı bile 5.000 lira civarında. 5.000 liralık bir maaş ile kolaysa TOKİ veya AFAD bürokratları bir ay geçinmeye çalışsınlar. Adıyaman’daki çoğu kimse başta Ankara olmak üzere çeşitli kentlere dağılmış vaziyette. Siz zannediyor musunuz ki aldıkları maaş ile büyük kentlerde bu insanlar geçinebiliyor? İktidar yetkililerinin özellikle büyük şehirlerdeki oy kaybını da iyice bir tahlil etmeleri gerekiyor. Deprem bölgesinden kaçıp büyük şehirlere sığınan depremzede seçmen, hayatın özellikle büyük şehirlerde ne kadar pahalı ve zor olduğunu yeni anlayabilmiş vaziyette. Doğalgaz müjdesi diye Türk milletine duyurulan ama aslında Mayıs ayındaki enflasyon oranını düşürmekten başka hiçbir şeye hizmet etmeyen bu uygulamanın neticesinde dulların, yetimlerin ve emeklilerin maaş zamlarının çarçur edildiğini de tüm depremzede akrabalarıma anlatmaya çalışıyorum. Depremzedelere yönelik özel bir düzenlemenin yapılması gerekiyor. Biz sadaka istemiyoruz devletten. Zaten depremden sonra geç gelen veya bazı yerlere hiç gelemeyen devletimizden beklentimiz bize en azından Suriyelilere verdiği değeri vermesi. Biz büyük şehirlere sığınmak zorunda kalmış Ensarlar olarak hayatımıza devam etmek istiyoruz. Benim gözümde ailemin hayatta kalan üyeleri ve Adıyaman’dan geriye kalanlar gözümde tütüyor. Yaşamıma daha ne kadar memleketimden uzakta devam edebilirim veya geçinebilir miyim bilmiyorum. Benim fiziki koşullarıma bağlı bir şekilde çalışabileceğim uygun bir iş istiyorum. Geceleri uyuyamayan veya yaşadıkları korkudan dolayı hıçkırarak uyanan çocuklarım için psikolojik yardım istiyorum. Bana ve çocuklarıma, Allah kendilerinden razı olsun, gönüllü bir şekilde psikolojik yardım temin eden tek kurum Türkiye Komünist Partisi (TKP) oldu. Ne devletimiz ne iktidar partisi ne de en büyük muhalefet partileri bu konuda tek bir inisiyatif almadı. Takip edebildiğim kadarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de dile getirildiğine şahit olmadım. Depremden etkilenen insanların sayısının yaklaşık bir şekilde 15 milyon olduğunu tahmin ediliyor. Aslında toplumda psikolojik yardım alması gereken ve hatta zaruri olan 15 milyon insan var. Kimse farkında değil mi bu gerçeğin? Hem iktidar cenahının önde gelen isimleri hem de muhalif olduğunu dile getirenler, depremzedelere yapılan yardımlar konusunda akıl almaz ifadeler kullanmakta birbirleriyle yarışıyorlar. Yok efendim Defne’dekiler Cumhurbaşkanı lehine oy vermemelerine rağmen Defne’ye devlet hastanesinin inşa edilmesini lütufmuş gibi anlatanlardan tutun da deprem bölgesinde Adalet ve Kalkınma Partisi lehine oy verenlerin aşağılanmasına kadar birçok şey duyup işittik bu süreçte. Öncelikle eğer, bu sözlerim tüm siyasetçiler için geçerlidir, siz halka ulaşmakta bir sorun yaşıyorsanız kendinize dönüp sormanız gereken bir soru bulunmaktadır: Acaba nerede hata yapıyorum? Bu soruyu kendinize sorduktan sonra eğer kusuru hala Türk milletinde buluyorsanız hiçbir şey diyemem. Mesela Hatay’ı düşünün. Depremden en çok etkilenmiş ilçelerine yardım çok geç ulaştı veya ulaşmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nezdinde Suriyeli sığınmacılar değerli olduğu için Hataylıların memleketlerini kaybetme korkusunu da hiçbir şekilde anlamıyor ya da anlamak istemiyor. Hatay’da Suriyelilerin “Atatürk’ün bizden aldığı Hatay’ı sizden geri aldık” dediğini sağır sultan duydu. Türk Hükümeti neden uyuyor? Depremden sonra bölge halkı göç ettiği için boşalan yerlere kimler geldi veya kimler yerleşti hiçbirimiz bilmiyoruz. Kendi toprağını bir istilacı sürüsüne terk etmek bu kadar kolay mı? Zaten sınırlarımız delik deşik olmuş. Sınırda “Türk kadınlarına” musallat olmak için binlerce kilometrelik yol tepen Afganları veya Pakistanlıları durdurmak için hiçbir asker yetki kullanamıyor. Ben Adıyaman’da da demografik yapının Suriyelilerin lehine bozulmasından endişeleniyorum ve Hataylıları çok iyi anlıyorum. Keza muhalefet cephesine gelecek olursak sadece depremden sonra hatırladığınız bir bölge ile bağ kurmanız çok zor. Adıyaman’da muhalefetin önde gelen isimleri depremden sonra şehrimizi sıkça ziyaret etti ve halkımızın yanında olduğunu gösterdi. Bu durum için elbette minnettarız. Ancak bölgedeki sosyo-kültürel yapıyı değiştirmek ve dönüştürmek için bir çaba harcanacaksa bu süreç depremden çok daha önce başlamalıydı. Üstelik maalesef benim memleketimde Menzil tarikatı gibi bir gerçek var. Söz konusu tarikatın iktidar ile arasında son derece güçlü bir bağ mevcut iken muhalefet cenahının depremden sonra Adıyaman nezdinde düştüğü en büyük hata, bölgedeki dini vakıfların ve tarikatların etkisini küçümsemek oldu. Muhalefetin maalesef örgütlü bir şekilde bölgede uzun yıllar varlık gösterememesi, Adıyaman’ın toplumsal ve kültürel yapısından bihaber olması, depremden sonra hatırlaması, seçim sonuçlarından sonra bölge halkına yönelen ithamlar vs. depremden Hatay’dan sonra en çok etkilenmiş Adıyamanlı insanları oldukça üzdü. Burada muhalefet partileri tarafından da ciddi bir öz eleştiri yapılması gerektiğini düşünüyorum. Daha yazmak istediğim çok şey var. Ancak her Türk vatandaşı gibi ben de düşüncelerim yüzünden yaftalanmak veya “halkı kin ve düşmanlığa” tahrik etmekle suçlanmak istemiyorum. Bir vatandaş ve okuyucu olarak aklımdaki soruları madde madde sıralamam daha doğru olabilir: Neden vatandaş zaten daha öncesinde kendi imkanlarıyla satın aldığı veya inşa ettiği evi yeniden borçlanarak satın almak zorunda kalıyor? Neden yaşlılara, fiziki bütünlüğünü kaybedenlere, dullara ve yetimlere kolaylık sağlanmıyor? Neden Suriyelilere briket ev yapımı için tüm kaynakların seferber edildiği gururla anlatılırken Adıyaman’da veya Hatay’da insanlar çadırlarda kalıyor? Sayın yetkililerin nezdinde Türk vatandaşı olmak bu kadar mı kıymetsiz? Gerçi kıymetli bir şey olsaydı Türk vatandaşlığı parayla satılacak bir emtia olarak değerlendirilmezdi. Neden Adıyaman ve Hatay’daki demografik tehdit ciddiye alınmıyor? Neden insanların sistematik bir şekilde psikolog ya da psikiyatrist desteği alması sağlanmıyor? Neden insanlar aradan geçen dört aya rağmen hala temel ihtiyaçları için devletten değil de gönüllülerden medet ummak zorunda kalıyor? Neden hala deprem bölgesindeki insanların dönüşüne yönelik bir plan ya da strateji belirlenmiş değil? Neden hala bölgedeki çiftçilere yönelik farklı bir destekleme alımı veya teşvik paketi önerilmiş değil? Bu soruları çoğaltmak mümkün. Netice itibariyle devletin hiçbir kurumunun geleceğe yönelik sistematik bir politikası yok. Bölgede sadece evler ya da dükkanlar inşa edildiği vakit bütün sorunların çözülebileceğini mi düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Bizim, çocuklarımızın, şehrimizin, ülkemizin geleceğine dair umut verecek sahici adımlar atmanızı bekliyoruz. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors.

Türkiye FATF’nin Gri Listesinden (Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanı) Nasıl Çıkar: Politik ve İdari Çözüm Reçetesi: Bölüm 1
yonetim-tasarimieditorun-sectikleri

Türkiye FATF’nin Gri Listesinden (Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanı) Nasıl Çıkar: Politik ve İdari Çözüm Reçetesi: Bölüm 1

ÖZET Türkiye, kara para aklama ve terörizmin finansmanı konularında uluslararası standartları koyan, bu standartların yeterli ve gerekli oranda uygulanıp uygulanmadığı konusunda üye ülkeleri denetleyen Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force, FATF) tarafından 21 Ekim 2021 tarihinde yapılan FATF Genel Kurulu’nda yayınlanan rapor ve alınan karar ile, kara paranın aklanması ve terörizmim finansmanıyla mücadele için yeterince gayret göstermediği gerekçesi ile “Sıkılaştırılmış Takip Süreci”ne, popüler olarak bilinen adıyla “gri liste” içerisine alınmıştır. İki bölüm halinde yayınlanan bu makalede; FATF, Türkiye’ye neden ve nasıl yaptırım uygulamaktadır, Türkiye “gri liste”den çıkmak için neler yapmalıdır konuları analiz edilmekte, asıl olarak Türkiye’nin “gri liste”den nasıl çıkabileceği konusunda çözüm odaklı bir politik ve idari reçete sunulmaya çalışılmaktadır. Türkiye FATF’nin Gri Listesinden (Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanı) Nasıl Çıkar: Politik ve İdari Çözüm Reçetesi: Bölüm 1 Giriş Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force, FATF), Türkiye üzerine olan dördüncü “Tur Karşılıklı Değerlendirme” süreci kapsamında hazırladığı raporu 21 Ekim 2021 tarihinde yapılan FATF Genel Kurulu’nda açıklamıştır. Bu raporda alınan karar ile Türkiye, kara paranın aklanması ve terörizmim finansmanıyla yeterli ve etkin şekilde mücadele etmediği gerekçe gösterilerek “Sıkılaştırılmış Takip Süreci”ne, popüler ismi ile “gri liste” kapsamına alınmıştır. Bu makalenin birinci bölümünde, FATF’nin ne olduğu, neden kurulduğu, nasıl çalıştığı, üye ülkeler ile karşılıklı değerlendirme ve denetim ilişkisinin nasıl olduğu konularına kısaca değineceğim. Daha sonra da FATF’nin 2021 yılında Türkiye üzerine yaptığı değerlendirme ve denetim süreci sonrası aldığı kararları, Türkiye’den taleplerini, Türkiye’nin 2021 değerlendirmesi sonrası neden ve nasıl “gri liste”ye düştüğünü özet olarak analiz edeceğim. Mali Eylem Görev Gücü (FATF) Nedir: Neden ve Nasıl Yaptırım Uygular? Mali Eylem Görev Gücü (FATF), 1989 yılında G-7 ülkeleri olan Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, İtalya ve Kanada’nın bakanları ile Avrupa Topluluğu Komisyon Başkanı tarafından, Fransa’nın başkanlığı altında kurulmuş, hükümetler arası bir kuruluştur. FATF’in amacı, uluslararası finansal sistemin bütünlüğüne karşı tehdit oluşturan kara para aklama (KA) ve terörizmin finansmanı (TF), kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı ve ilgili bütün tehditlerle mücadele için ihtiyaç duyulan yasal, düzenleyici ve operasyonel tedbirlerin etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır. Bu doğrultuda FATF; KA/TF ile mücadelede uluslararası standartları belirlemekte, bu amaca matuf getirilen yasal, düzenleyici ve operasyonel tedbirlerin ne ölçüde uygulandığını tespit etmek için ülkeleri belli periyotlarla değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Değerlendirme neticesinde KA/TF ile mücadele sisteminde eksiklikleri bulunduğunun tespit edilmesi halinde ise bu eksiklikleri gidermesi için ülkeleri belirli sürelerle izlemekte, bu sürelerin sonunda gerekli iyileştirmelerin yapılmaması hâlinde ise ülkelere çeşitli yaptırımlarda bulunmaktadır. FATF’in hâlihazırda 35 ülke ve 2 uluslararası organizasyon olmak üzere toplam 37 üyesi bulunmakta olup, FATF benzeri olan ve FATF standartlarına uymayı taahhüt eden dünya çapındaki bölgesel oluşumlara üye olan ülkelerle birlikte FATF’e tabi ülke sayısı 190’ın üzerine çıkmaktadır. FATF Üyeleri: Arjantin, Avustralya, Avusturya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin, Danimarka, Avrupa Komisyonu, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Körfez İşbirliği Konseyi, Hong Kong, İzlanda, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Kore Cumhuriyeti, Lüksemburg, Malezya, Meksika, Hollanda Krallığı, Yeni Zelanda, Norveç, Portekiz, Rusya Federasyonu, Singapur, Güney Afrika, İspanya, İsveç, İsviçre, TÜRKİYE, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri (ABD). Mali Eylem Görev Gücü (FATF) ve Türkiye İlişkisi Türkiye, 1991 yılından bu yana FATF’in üyesi olup, üyelik şartı olan FATF standartlarına uyum taahhüdü Türkiye Cumhuriyeti adına Maliye Bakanı tarafından verilmiştir. FATF nezdindeki ilişkilerin ulusal seviyede koordinasyonundan ve yürütülmesinden Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) sorumludur. Türkiye bugüne kadar başlangıç tarihleri 1994, 1998 ve 2006 yılları olan üç FATF değerlendirmesinden geçmiştir. Mali Eylem Görev Gücü (FATF) Standartları FATF standartları esas itibariyle, etkili bir kara para aklama (KA) ve terörizmin finansmanı (TF) ile mücadele sisteminde bulunması gereken yasal, düzenleyici ve operasyonel özellikleri düzenleyen/içeren 40 “Tavsiye” “(Recommendations)” ve 11 “Kısa Vadeli Çıktı’dan” (Immediate Outcome - IO) oluşmaktadır. İlk kez 1990 yılında oluşturulan FATF Standartları, 1996, 2001 yıllarındaki değişikliklerin ardından son olarak 2012 yılında yeniden gözden geçirilerek güncellenmiştir. Mali Eylem Görev Gücü (FATF) Ülke Değerlendirmeleri Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF’nin) kara para aklama (KA), terörizmin finansmanı (TF) ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı ile mücadelede standartları belirlemenin yanı sıra üstlendiği bir diğer önemli fonksiyon da üye ülkelerin bu standartları ne ölçüde hayata geçirdiğini belirli aralıklarla “Karşılıklı Değerlendirme (Mutual Evaluation - ME)” ve “İzleme (Follow-Up)” faaliyetleri vasıtasıyla değerlendirmesidir. Bu şekilde FATF, ülkelerin standartların gerektirdiği uygulamaları gerçekleştirmelerini teşvik ederek, finansal sistemin bütünlüğüne olan tehditlere karşı bütüncül bir mücadele gösterme imkânı elde etmektedir. Üye ülkeleri bugüne kadar üç kez değerlendirmeye tabi tutan FATF, 2012 yılında standartlarını yenilemesinin takiben 2013 yılında başlayan 4’üncü tur değerlendirmelerini sürdürmektedir. Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF’nin) 2021 Türkiye Değerlendirmesi Mali Eylem Görev Gücü (FATF) 4’üncü Tur Karşılıklı Değerlendirme süreci kapsamında Aralık 2019’da Türkiye’ye yönelik raporunu yayınlamış (Mutual Evaluation Report - MER 2019) ve kısa vadeli hedefler çerçevesinde elde edilen sonuçlar nedeniyle Uluslararası İşbirliği İzleme Grubu (ICRG) inceleme havuzuna alınmıştır. Eylül 2021 tarihine kadar değerlendirme raporunda belirtilen hususlara ilişkin ülke katkıları beklenmiş; nihayetinde 21 Ekim’de gerçekleştirilen FATF genel kurulunda International Co-operation Review Group tarafından Post Observation Period Report of Turkey raporunun yayınlanmasıyla Türkiye, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanıyla yeterince mücadele etmediği gerekçesiyle Sıkılaştırılmış Takip Sürecine (Jurisdictions under Increased Monitoring) alınmış; yani bilenen adıyla “gri listeye” girmiştir. Bu süreçte Türkiye, yılda 3 kez FATF sekretaryasına değerlendirme sunacak olup Eylül 2022’den Mayıs 2023’e kadar 19 başlıkta raporlama yapması iktiza etmekte; süreç içerisinde belirlenen alanlarda beklenen ilerlemenin sağlanması durumunda sıkılaştırılmış takip sürecinden (gri listeden) çıkması gerekmektedir. İlerleme sağlanması talep edilen bazı başlıklar şu şekildedir; Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığında finansal istihbarat birimi olmaktan kaynaklı araştırmaların yapılabilmesini teminen yeterli sayıda personel görevlendirilmesi gerekmektedir. Hawala sistemi başta olmak üzere kayıt dışı para ve diğer transfer hizmet sağlayıcıları ile ilgili olarak kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele kapsamındaki ihlaller için caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Kolluk birimleri arasındaki iş birliği ve bilgi paylaşımı artırılmalıdır. Kara paranın aklanması ve terörizm finansmanıyla mücadele konusunda öncül suçlar da dâhil olmak üzere hedef odaklı stratejiler belirlenmeli ve bu konudaki el koyma ve müsadere kararları sayıları artırılmalıdır. Kara paranın aklanması ve terörizm finansmanıyla mücadelede görevli kolluk birimleri, hâkimler, savcılar ve Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) için ölçülebilir performans hedef ve kriterleri belirlenmelidir. Kara paranın aklanması ve terörizm finansmanı ile öncül suçlarda el koyma ve müsadere kararlarının takip edilebilir ve istatistiklerinin elde edilebilir olması gerekmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen terör örgütleri ile mücadelede öncelik sağlamak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1373 sayılı Kararı uyarınca ülke inisiyatifi ile ulusal seviyede malvarlığı dondurması gerçekleştirmek, diğer devletlerden gelen malvarlığı dondurma taleplerini dikkate almak. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1373 sayılı Kararı uyarınca ülke inisiyatifi ile ulusal seviyede belirlenen örgütler kapsamında yabancı devletlerden taleplerde bulunmak. Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF’nin) Türkiye Kararı: Değerlendirme ve Yapılması Gerekenler Türkiye neden ve nasıl gri listeye alındı konusunda kişisel bir analiz yapınca, öncelikle birkaç önemli değerlendirmeyi kamuoyunun ve yetkililerin takdirine sunmak isterim. Birincisi, Türkiye’nin FATF değerlendirme sürecinde üstün gayret gösterdiği, konunun ilgilisi kurum ve kuruluşlar tarafından çok büyük çaba sarf edildiği gözlenmektedir. Ancak, Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişi sonrasında karar alma süreçlerindeki ciddi değişimler, yeni sistemin anlaşılması ve uygulanması konusundaki aksaklıklar, yeni sistemin oturması sürecindeki belirsizlikler Türkiye’deki siyasi ve bürokratik yapıların FATF’nin karşılıklı değerlendirme sürecine yeterince hazırlanıp gerekli kurumsal kapasite ve operasyonel yetkinlikle cevap veremediğini göstermektedir. İkincisi, ilgili kurumlar incelenince, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında karar alma süreçlerinde yaşanan tıkanıklık nedeniyle bazı konularda bürokratların karar almakta çekingen kaldıkları, tek başlarına karar alamadıkları için konunun Cumhurbaşkanlığı tarafından karar alınarak belirlenmesi gerektiğini değerlendirip gerektiği şekilde inisiyatif alamadıkları görülmüştür. Nihayetinde, üçüncü olarak, alınması gereken bazı kararlar alınamamış, bazı alanlarda ise siyasilerin görüşlerinin ne olacağı bilinemediği ve belirli bir politika belirlenemediği için FATF’den alınan notlar düşük seviyede kalmıştır. Bununla birlikte, vurgulanması gereken dördüncü bir husus da FATF’nin Türkiye’yi gri listeye almasını her şeyden önce siyasi bir karar olarak yorumlamak gerekmektedir. Çünkü ülkenin finansal sistemi ile kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele konusunda Pakistan, Suriye, Arnavutluk, Myanmar, Yemen, Güney Sudan, Uganda, Senegal, Burkina Faso, Zimbabve, Nikaragua, Filipinler, Kamboçya, Haiti, Cayman Adaları ve Barbados ile aynı kefeye konmaktadır. Global Demokrasi zirvesine Türkiye’nin çağrılmadığı da göz önünde bulundurulduğunda alınan kararların siyasi bir yönü olduğu tartışmasız bir gerçektir. Son olarak, asıl odaklanmamız gereken nokta ise, Türkiye’nin tüm bu eksikler, aksaklıklar ve siyasi boyutlara rağmen kara para aklama ve terörizmin finansmanı konularında FATF’nin talep edilen standartlarını yeniden yakalaması hem teknik hem de etkin/etkili devlet ve yetkin bir kamu politikası kapasitesi konusu olarak kabul edilmelidir. Türkiye, çeşitli mazeretlere sığınmadan, bu süreci politik arenada siyasi aktörlerce eleştirme hakkını saklı tutarak, hızlı bir şekilde kendi devlet geleneği, hukuk/demokrasi deneyimi ve kurumsal kapasitesine yakışır bir şekilde FATF’nin gri listesinden çıkmak için gerekli adımları atmalıdır. Bu konuda hem seçilmiş siyasetçilere hem atanmış idari kadrolara hem de yargı kurumlarına önemli görevler ve ödevler düşmektedir. Yazının ikinci bölümünde, FATF talepleri doğrultusunda Türkiye’nin önümüzdeki süreçte gri listeden hızla çıkması için gerekli kamu politikası uygulamaları ve çözüm önerilerini daha detaylı olarak ele alacağım. Kurumsal Not : KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir.