Yazı Gönder
Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme

Yönetim Tasarımı

Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme

13 Ocak 2025

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

Bu makalede Türkiye’de kamu yönetimi reform sürecinin genel bir tahlili yapılmaktadır. Kamu yönetimi reformunun özellikle modernleşme ve kalkınma gibi kavramlarla ilişkili incelenmiş, bu ilişki tarihi bir düzleme yerleştirilmek istenmiştir. Bu tarihi bağlam Türkiye'nin seçtiği kalkınma modelleri ve iktisadi modeller çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sanayileşme, ithal ikameci büyüme, planlama ve neo-liberal iktisadi politikalar çerçevesinde şekillenen kamu yönetimi reformları ayrı dönemler halinde incelenmiştir. Bu kapsamda, kamu yönetimi reformları ile uluslararası kuruluşlar arasındaki bağ irdelenmiştir. Son olarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği yenilikler ve karşılaştığı sorunlar ele alınmıştır.

Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme

Türk kamuoyu son yıllarda kalkınma, iyi yönetişim, yeni kamu işletmeciliği, kamu yönetimi reformları arasında gidip gelen tartışmalarla çalkalanmaktadır. Aslında Türk kamuoyunda kalkınma ve kamu yönetimine dair reformlar son birkaç yılın değil bilakis iki yüzyılın en önemli tartışma konuları arasında yer almaktadır. Buna rağmen kalkınma alanında başarılı olduğumuzu ya da kamunun etkin bir şekilde hizmet sunabildiğini söyleyebilir miyiz? Benim açımdan bu iki sorunun cevabı gayet açıktır. Türkiye’de ne kalkınma çabaları başarıyla sonuçlanabilmiş ne de kamu yönetimi reformları ile amaçlanan hedeflere ulaşılabilmiştir. Kamu yönetimi reform tartışmaları, kalkınma faaliyetlerinin bir parçası olmakla birlikte siyaset bilimi, iktisat, yönetim bilimi, sosyoloji ve tarih gibi farklı disiplinlerin de ilgili alanına giren bir mevzu olarak Türkiye’nin gündemindeki önemini korumaktadır. Kamu yönetiminde reform tartışmalarının tarihçesini bilmek, kamu yönetimi reform süreciyle ilgili ortaya atılan teorilere ve bürokrasideki uygulamalarına hâkim olmak Türkiye’deki kalkınma denemelerini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Aslında Türk kamu yönetimindeki reform hareketlerinin çok uzun bir geçmişi bulunmaktadır. Benim ise hem zihniyetin hem de uygulamanın değişmesi açısından önemli olduğunu düşündüğüm ilk deneme, Osmanlı İmparatorluğu döneminde II. Mahmut’un saltanatıyla birlikte başlamıştır. II. Mahmut, kamu yönetimi reformunu bir bütün olarak tasarlayan ve ele alan ilk devlet adamıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun mülki ve idari örgütlenmesini Fransız sistemini esas alarak değiştirmek istemiş, bu değişimin ise tepeden tırnağa, topyekûn bir dönüşümün sonunda olabileceğini fark etmiştir. Bu nedenle II. Mahmut dönemi reformlarını bir nevi devrim olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. II. Mahmut ile başlayan ve Tanzimat Dönemi ile devam eden kamu yönetimi reformunda hukuk mercilerinden tutun kamu personeli rejimine, taşra örgütlenmesinden tutun da bakanlık tipi örgütlenmenin benimsemesine kadar, şu anki kamu yönetimi sistemimizin esasını oluşturan birçok unsur II. Mahmut döneminde benimsenmiştir.

Niyetim kamu yönetimi reformunun teknik süreçleri ile okuyucuyu boğmak değildir. Asıl amacım, Türk tarihindeki ilk kamu yönetimi reformunun aynı zamanda modernleşme süreciyle el ele gittiğini göstermek, bu reform sürecine yüklenilen anlamların ne denli çok olduğunun altını çizebilmektedir. Çünkü Türk modernleşmesinde asker ya da sivil bürokratlar genellikle bu dönüşümün öncüleri olarak tahayyül edilmiştir. Her ne kadar II. Mahmut ile başlayan ve Tanzimat ile devam eden reform sürecinde bütüncül bir anlayış kurulmak istense de reformların ortaya çıkan çeşitli ihtiyaçlara kısa vadede çözüm getireceğine duyulan inanç derin bir hayal kırıklığına yol açmıştır. Yani kamu yönetimi reformunun Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü bir anda durduracağına duyulan inanç, aslında modernleşmenin ve kalkınmanın uzun vadeli bir dönüşümün sonuçları olarak değerlendirilmesi gerekliliğinin bir tarafa bırakılmasına sebep olmuştur. Ancak gerek kamu yönetimi reformu ve gerekse basiretli asker ve sivil memur, subay yetiştirme ihtiyacı Cumhuriyeti kuracak eğitimli bürokratların doğmasına vesile olmuştur.

Kemal Atatürk Türkiye’sindeki reform arayışlarının da yukarıda belirtilen çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının meseleye yaklaşımı çok daha bütüncüldür. Kamu yönetimi reformunun aslında modernleşme ve kalkınma amaçlarına ulaşabilmek için kullanılacak bir araç olduğu bilinmektedir. Devrimler bütün hızıyla devam ederken kamu yönetiminde de dönüşümü taşıyabilecek yasal düzenlemeler başlatılmıştır. Genç Cumhuriyetin aslında gayesi iktisadi olarak kendine yetebilir bir düzeye, belli bir sanayileşme aşamasına ulaşabilmek ve özellikle eğitimle ilgili faaliyetlere hız verebilmektir. Aslında bu sıralanan unsurların ve süregelen devrimlerin bir sonucu olarak kamu yönetiminde de yeni düzenlemelere yer verilmiştir. Teşkilat-ı Esasiye (1924), Teşkilat-ı Mülkiye Kanunu (1926), İl İdaresi Kanunu (1929), Belediye Kanunu (1930), Köy Kanunu (1924) vs. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Kısacası 2000’lere kadar geçerliliği koruyacak olan idari örgütlenmenin de temelleri Atatürk döneminde atılmıştır.

Cumhuriyetin ilanından 61 Anayasasına kadar geçen süreçte kamu yönetimi reformu tartışmaları daha çok yabancı uzmanların raporları çerçevesinde değerlendirilmiş ve gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aslında bu raporlar Türk kamu yönetiminin güçlü yönlerine ve zaaflarına değinen faydalı metinlerdir. Belli başlı yabancı uzman raporları şunlardır: Hilts Heyeti Raporu (1948), Neumark Raporu (1949), Roy Blough Raporu (1950), Barker Raporu (1951), W. Martin Frank – C. E. Cush Raporu (1951), Maurice Chailloux- Dantel Raporu (1959), Leimgruber Raporu (1951-52), Thornburg Raporu (1949), Van Mook Raporu (1962), Hanson Raporu (1954), Baade Raporu (1959), Podol Raporu (1963) ve Fisher Raporudur (1962).[1] Bu raporların önemli bir kısmında Türk kamu yönetiminin merkeziyetçi yapısı eleştirilmiş, personel sayısının gereğinden fazla olduğu ifade edilmiş, kamu yönetiminin hantallığından bahsedilmiş ve yerel yönetimlere daha çok yetki verilmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Çok garip değil mi? Aslında Türk kamu yönetimi ile ilgili 1980’lerden beri ifade edilen sorunlar ile raporlarda yer alan eleştiriler örtüşmektedir. O zaman kamu yönetiminde kronik hale gelmiş bazı sorunlar altmış yıldır çözülmeyi beklemektedir.

61 Anayasası ile birlikte Türkiye’de her anlamda farklı bir dönem başlamıştır. 61 Anayasası ile planlamanın kamusal hayatımızın bir parçası haline gelmesi Türkiye’de birçok kamu kurumunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu kurumların en başta gelenleri ise kamu yönetimi açısından Devlet Planlama Teşkilatı ve Devlet Personel Başkanlığıdır. Türk kamu yönetiminin bu iki müstesna kurumu aslında bize neyi göstermektedir? Devlet Planlama Teşkilatı ile planlı bir kalkınma stratejisinin tatbik edilmesi istenmiş; Devlet Personel Başkanlığıyla ise, kamu yönetimi reformu olmasa bile, esaslı bir personel reformu için gerekli altyapıyı sağlaması amaçlanmıştır. 1961-1980 arasındaki dönemde de Türk kamu yönetimi reformu ile kalkınma stratejileri arasında bir benzerlik olduğunu düşünmekteyim.

İthal ikameci kalkınma politikaları, 61 Anayasasında yer verilen planlama anlayışına uygun bir kalkınma modelidir. 1960’larda ise klasik planlama yaklaşımı (ulusal) kalkınma plancılığı olarak yeniden üretilmiş ve 1960 Anayasası ile planlama kapsama alınmış; 1978-1980 döneminde tasfiye edilene kadar uygulamada kalmış ve 1978-1980 dönemi, klasik planlama yaklaşımının tasfiyesinin başlangıcı olmuştur. İthal ikameci kalkınma modeli ile kalkınma planlarının aynı dönem boyunca etkinliklerini sürdürmesi ve 24 Ocak 1980 Kararları ile tasfiye edilmesi asla bir tesadüf değildir. Nitekim kalkınma planlarının merkezileşmiş ve alanında uzmanlaşmış bürokrasinin eliyle sürdürülmesi planlanmış, ancak istenilen sonucun alınamaması kamu yönetiminde reform taleplerinin yoğunlaşmasına sebep olmuş, Türkiye’nin ithal ikameci kalkınma modelini terk etmesine yol açmıştır.

Planlı dönemde kamu yönetimi reformuna dair yapılan başlıca çalışmalar şu şekilde karşımıza çıkmaktadır; Merkezi Hükümet Teşkilatı Araştırma Projesi (MEHTAP) ve İdarenin Yeniden Düzenlenmesi İlkeler ve Öneriler (İYD)’dir. [2]  Söz konusu raporların tamamına bu kısa makalede yer verecek değiliz. Ancak raporlarda yer alan başlıca sorunları özetleyecek olursak; personel rejimi meselesi, kırtasiyecilik, merkeziyetçilik, bürokratik yapı, denetim, eşgüdüm ve mali imkânların yetersizliği olarak bu sorunlar sıralanabilir. Tanıdık geliyor değil mi? Aradan geçen altmış yıla rağmen Türk kamu yönetimi bu sorunların üstesinden hâlâ gelebilmiş değildir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu da bu dönemin eseridir.

1980 Darbesi ile birlikte Türk kamu yönetimi reformu tartışmaları bir tarafa bırakılmıştır. 1982 Anayasası çok geniş merkeziyetçi bir kamu yönetimini ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını içermiştir. Bürokrasinin son derece güçlendirildiği 1982 Anayasasında kamu yönetimine ve teşkilatlanmaya dair birçok hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin teker teker incelenmesi başka bir yazının konusudur. Ancak 24 Ocak 1980 Kararlarına değinmekte yarar olduğunu düşünmekteyim. 24 Ocak Kararlarını teker teker ele almaktan ziyade bu kararlar ile Türkiye ekonomisinin ve dolaylı yollarla kamu yönetiminin nasıl değiştiğini değerlendirmek daha doğru olur. 24 Ocak 1980 Kararları, ithal ikamesine dayanan kalkınma modelinin sona erdiğini ilan etmiştir. Petrol Krizi sonrasında yaşanan ekonomik istikrasızlığı sona erdirmek amacıyla kamu harcamalarının azaltılması, ücretlerin düşürülmesi, kambiyo rejiminin esnetilmesi ve yabancı sermaye girişini teşviki gibi önlemlerin alınmasına karar verilmiştir. Kamu harcamalarının azaltılması ve ücretlerin düşürülmesi aynı zamanda özelleştirme tedbirlerini de içeren bir süreç anlamına gelmektedir. Bu dönemde benimsenen neo-liberal iktisadi politikalar 2000’lerle birlikte Türkiye’nin gündemine iyice yerleşmiştir.

1980-2000 arasında kamu yönetimi alanında yapılan reform girişimlerinde özellikle devletin klasik rolünün aynen muhafaza edildiği savunulmaktadır. Öncelikle devletin kamu gücünü kullanmak amacıyla birtakım sermaye gruplarını desteklemekten vazgeçmediği belirtiliyorsa bu görüşe elbette katılırım. Kamu yönetimi basitçe devletin mülki ve taşra örgütlenmesini, personel rejimini ifade etmekle kalmaz. Kamu yönetimi aynı zamanda bir iktidar tekniğidir. Bu dönemde teknolojinin gelişmesi, ulaşımın daha elverişli şartlarda yapılmaya başlanması, finans çevreleri ile devleti yönetenler arasındaki ilişkilerin güçlenmesi aynı zamanda merkeziyetçiliğin pekişmesine neden olmuştur.  Aslında kamu gücünün ve bürokrasinin bir iktidar tekniği olarak keskinleştirilmesini de yanında getirmiştir.

1990-2000 arası ise bir arayış dönemidir. Dünya Bankası tarafından 1989’dan ortaya atılan ve kuramsal temelleri inşa edilen yönetişim, kamu yönetimi reformu için başlıca rehber haline gelmiştir. Türk kamu yönetimi, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde yönetişim çerçevesinde dönüştürülmek istenmiştir. Avrupa Birliği ile uyum müzakereleri, IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları vs. kamu yönetiminin dönüşümü konusunda Türkiye’yi teşvik eden dış etkenlerdir. Özellikle 2004-2012 yılları arasında Avrupa Birliği’ne tam üyeliği hedefleyen Türkiye, başta kamu yönetimi olmak üzere, birçok alanda bu hedefe yönelik yasal düzenlemelere yer vermiştir. Ancak, 2013 yılından itibaren Türkiye’deki eğilimin değişmesi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik açıklamaları, Gezi Eylemleri vs. derken kamu yönetimindeki merkezileşme eğilimi çok daha belirgin bir şekilde geri dönmüştür.

2013’ten itibaren kamu yönetiminde merkezileşme belirgin bir hedef haline gelmiştir. Zira, daha sonra görüleceği üzere, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte artık asıl hedef yürütmeye ve yasamaya dair çoğu yetkinin Cumhurbaşkanlığında toplanması haline gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 2011 yılından itibaren AKP kulislerindeki yerini aldığı için üst kurullar üzerindeki idari vesayet yetkisinin daha sık şekilde kullanılmaya başlanması, tek bir personel rejiminin belirlenmesi için gerekli adımların atılması, birçok bakanlığa ait bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşların kararları üzerinde bakanların söz sahibi olması aslında bu merkezileşme söyleminin somutlaştığı ilk örneklerdir.

AKP dönemine damgasını vuran kavramlardan bir diğeri yönetişimdir. Kamu yönetimi anlayışımızın temeli haline getirilen yönetişim ile Türk kamu yönetiminin şu anki durumuna göz atmak kanımca faydalı olacaktır. Yönetişimin temel karakteristik özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

-Politika üretmede ve hizmet sunumunda kurumlar arası iletişime odaklanır.

-Politika amaçlarına ulaşmada ve hizmet sunumunda kurumların bağımsızlığı söz konusudur.

-Sosyal aktörler arasında iş birliğini gerektiren yatay bir örgütlenme ve güç dağılımı söz konusudur.

-Politika ve hizmet kalitesini arttırmak üzere sosyal aktörler arasında bilgi kullanımı söz konusudur.

- Karar alma süreçlerinde sosyal aktörlerin, paydaşların ve vatandaşların katılımını özendirir.[3]

Yönetişimin temel ilkeleri çerçevesinde Türk kamu yönetiminin dönüşümünü düşünecek olursak bu ilkeler gerçekten de teşkilatlanmayı veya temel kamu yönetimi anlayışımızı etkilemiş midir? Şeffaflık, hesap verebilirlik, kamu yönetiminde diğer aktörlerin payının artması vb. konularda kısmi bir ilerleme sağlanmıştır. Ancak daha sonra Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile birlikte merkezileşmenin ana siyasa haline gelmesi, bu sürece sekte vurmuştur. Günümüzde muhalefet partileri tarafından yönetilen belediyelerde ihalelerin canlı yayın aracılığıyla vatandaşlara açılması, söz konusu uygulamanın Recep Tayyip Erdoğan tarafından kendi partisinin belediye başkanlarına da tavsiye edilmesi bir tesadüf değildir.[4] Yönetişim ile birlikte hayatımıza giren şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi ilkeler toplumdan da destek bulmuş vaziyettedir.

Türkiye’nin reform tarihi bir anlamda uluslararası örgütlerin Türkiye’nin kamu yönetimi üzerindeki etkisinin gelişim sürecini ortaya koymaktadır.[5] Mesela Büyükşehir Belediyeleri Kanunu (2004), Belediyeler Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu (2003) gibi kanunlar Avrupa Birliği’ne üyelik hedefi çerçevesinde düzenlenmiş olan mevzuatın bir parçasıdır. 2000’lerin başında gerçekleştirilen özelleştirmeler, stand-by anlaşmalarının ve AB ile üyelik müzakerelerinin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Kamu yönetimi reformu tartışmalarından bahsederken düzenleyici devlet kavramına yer vermezsek bu tartışmaların eksik kaldığını görebiliriz. Dünya Bankası’nın desteklediği kurumlar arasında piyasaları düzenleyen kurumlar ön plana çıkmış ve uluslararası finans örgütleri borç ve kredi verme koşulları olarak yapısal reformların yanı sıra kurumsal reformları da dayatmaya başlamıştır.[6] Keza üst kurulların bir kısmı, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve Rekabet Kurumu gibi, IMF, DB ve Avrupa Birliği’nin etkisi altında Türk kamu yönetiminin bir parçası haline gelmişlerdir. 

Türkiye’deki hükümet sistemi değişimini de göz önüne alarak Türk kamu yönetiminin son yıllardaki halini bir kez daha değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle Türkiye’de kurumların bağımsızlığından bahsetmek mümkün müdür?  Stajyerliğin bile Cumhurbaşkanlığı tarafından koordine edilen bir programa bağlandığını düşünecek olursak kurumların bağımsızlığından söz etmenin mümkün olabileceğini pek sanmıyorum. Aslında bağımsızlık geniş ve dikkatli kullanılması gerekilen bir kavramdır. Bağımsızlık yerine idari özerklik üzerinden bir tahlil yapmak gerekirse Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte idari özerkliğin son derece azaldığı söylenebilir. Tasarruflara dair 2021/14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi çerçevesinde yapılacak bir inceleme ya da üst kurullarla ilişkili oldukları bakanlıklar arasındaki bağın nitelendirilmesi merkezileşmenin boyutlarının anlaşılması bakımından mühimdir.

Neo-liberal iktisat anlayışı çerçevesinde desteklenen ve yönetişim kavramı etrafında uygulanmak istenen kamu yönetimi reformlarını, merkezileşmenin henüz temel politika aracı olarak seçilmediği dönemde, özetleyen bir belge var aslında. AKP’nin, hayata geçirebilseydi eğer, en önemli reform denemesi 2003 yılında TBMM’nin gündemine taşınmak istenen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarı Taslağı” olmuştur. Bu tasarıyı zamanında savunanların temel savları aşırı merkeziyetçilik" sorununun varlığı; bürokratların iktidarlarını yitirmekten kaçındıkları için yerel yönetimlere yetki devretmekten uzak durdukları ya da kıskançlık ettikleri; politikacıların halka güvenmedikleri; oysa kamu yönetimi reformuyla halkın kendi sorunlarını doğrudan kendisinin çözebileceği, böylece hem etkinliğin hem de demokrasinin sağlanacağı gibi konulardı.[7] Ancak aşırı merkeziyetçilik bugün hem bürokrasinin hem de hükümet sisteminin temel özelliği haline gelmiştir.

Aslında söz konusu merkezileşme 1982 Anayasasının 123 ve 127 nci Maddeleri çerçevesinde değerlendirilecek olursa aslında idari vesayet kavramı altında hükümetin kendisine ait yetkileri sonuna kadar kullandığını savunanlar da bulunmaktadır. Yani kamu yönetiminde aslında merkezileşmeden söz etmek mümkün değildir. Anayasanın ve yasaların merkezi idareye sunduğu yetkilerin, tercihe bağlı olarak, daha yoğun bir şekilde kullanıldığı ifade edilmektedir. Gerek kamu iktisadi özel teşekküllerine yapılan atamalarda gerek Boğaziçi Üniversitesi gibi eğitim ve öğretim kurumlarına yapılan rektör atamalarında gerekse belediyelere kayyum atanmasında merkezi idarenin idari vesayet ilkesi çerçevesinde yetkilerini kullanmasından ibarettir durum bazılarına göre. Ben ise bu görüşe katılmıyorum. Türk kamu yönetiminde reform arayışlarının bir kenara bırakıldığını, merkezileşmenin ise temel politika olarak benimsendiğini düşünenler arasındayım.

Peki merkezileşme nereye kadar devam edebilir? Aslında kamu yönetimi reformu genel itibariyle bürokrasideki hantallığı, merkezileşmeyi bertaraf etmek üzere ortaya atılmış ve çeşitli kalkınma söylemleri ile iç içe geçmiş bir süreçtir Türkiye’de. Öncellikle kamu ihaleleri aracılığıyla zenginleşen veya gücüne güç katan sermaye gruplarını gördükçe aslında merkezileşmenin bir sınırının olmadığı söylenebilir. Ancak Türkiye’de bazı yönetsel sorunlar belirmiştir. Merkezileşmenin bu şekilde devam etmesi, Cumhurbaşkanlığı makamı üzerindeki iş yükünü inanılmaz şekilde arttıracağı gibi karar verme süreçlerini de sorgulanır hale getirecektir. Cumhurbaşkanlığı makamında toplanan yetkiler, bakanlıklar ve ilişkili kuruluşlar arasında yaşanan görev ve yetki çatışmaları birçok konuda sorunların daha da büyümesine sebep olabilir.

Cumhurbaşkanlığı makamında toplanan yetkiler, bakanlıklar ve ilişkili kuruluşlar arasında yaşanan görev ve yetki çatışmasının yaşanma ihtimalinden bahsetmiştim. Söz konusu yetki çatışmasına bir örnek vererek, aslında söz konusu durumun bir ihtimalden çok bir gerçeklik olduğunu ifade etmeye çabalayacağım. Enerji sektöründe yaşanan, kurumların hiçbir şekilde mevzuatına dair uzlaşamadığı biyoyakıtlara bir göz gezdirelim. Fosil yakıtlara bir alternatif bulabilmek amacıyla kullanılmaya başlanan biyoyakıtların teşviki konusunda alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile üretimi ülke sınırları içerisinde yapılan tarım ürünlerinden üretilen biyoetanolün benzinle karıştırılması durumunda; benzinden alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) tutarının, en fazla % 2’lik kısmı olmak üzere biyoetanol miktarının toplam karışım miktarına oranı kadarki kısmı vergilendirmeden istisna tutulmuştur.  Aynı şekilde biyodizelin de dizelle harmanlanması durumunda dizelden alınan ÖTV tutarının en çok % 2’lik kısmı olmak üzere biyodizel miktarının karışım miktarına oranı kadarki kısmı vergilendirmeden istisna tutulmuştur (8 Nolu ÖTV Genelgesi, 2005; 13 Nolu ÖTV Genelgesi, 2006).[8] Biyoyakıtlarla ilgili daha sonra pek çok düzenleme yapılmıştır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı (Eski adıyla Sanayi Bakanlığı), Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı (Eski adıyla Maliye Bakanlığı) biyoyakıtlara yönelik düzenleme yapan başlıca kurumlardır.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı arasında 2013’te yaşanan bir gerginlik ile aslında biyoyakıtlardaki harmanlama oranının Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın görüşleri alınmadan düzenlendiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Eski Sanayi ve Teknoloji Bakanı Ali Coşkun harmanlama oranının %5 olması konusunda ısrar etmelerine rağmen bu taleplerinin ciddiye alınmadığını belirtmiştir.[9] Ayrıca, EPDK’nın uygulamaları ile mevzuatın çeliştiği ifade edilmiştir. Biyoyakıtlarla ile temel bir politikanın belirlenememesi bakanlıklar ve ilişkili kuruluşlar arasında yaşanan çatışmaların sağlıklı bir biyoyakıt piyasasının gelişimine engel olduğunu göstermektedir. Halihazırda görev ve yetki çatışmaları yaşayan kamu kurumları, yeni hükümet sistemi ile birlikte Cumhurbaşkanlığı makamına ters düşmek, Cumhurbaşkanlığından olur almadan acil kararlar için harekete geçememek, gerekli tedbirleri alamamak gibi sorunlarla karşılaşabilir. Cumhurbaşkanlığı ise merkezileşmenin bir sonucu olarak her alanda ve her sektörde uzmanlaşmış personel istihdam etmek zorunda kalacak, aynı konu hakkında karar alabilecek birden çok makamın ve binlerce personelin olması ise en sonunda merkezi idareyi karar alamayan bir yapı haline dönüştürecektir. Bürokrasideki hantallık ise tahmin edemeyeceğimiz noktalara gelebilir.

Bu sebeple, kamu yönetimi reformunun bu andan itibaren kalkınma ve hükümet sisteminden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini ifade etmek istiyorum. Türkiye’nin kesinlikle bir kamu yönetimi reformuna ihtiyacı vardır. Ancak hükümet sisteminin yol açtığı yeni sorunlar ve Türkiye’nin hala net bir kalkınma stratejisi belirleyememiş olması, kamu yönetimi reformu çabalarını da sonuçsuz bırakmaktadır. Elbette dünya Türkiye’den ibaret değildir. Kamu yönetimi reformu, dünyadaki gelişmelerden, uluslararası örgütlerden ve yeni kuramlardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Naçizane tavsiyem Türkiye’nin genel anlamıyla idari reform çalışmalarını kalkınma ve hükümet sistemi tartışmalarından bağımsız olarak değerlendirmemesi, bütüncül bir yaklaşım ile sorunların teker teker ele alınması yönünde olacaktır.

Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu  yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin  tüm sorumluluğu yazarlarına aittir.

The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors.


[1] Burhan Aykaç, Hatice Altunok, “Türk Yönetim Sistemini Etkileyen Yabancı Uzman Raporları Üzerine Bir İnceleme: Mook ve Podol Raporlarında Yöneticilik”, İGÜSBD Cilt: 1 Sayı: 1 Haziran / June 2014, s. 4-5.

[2] Fevzi Kaya, Türkiye Cumhuriyeti’nde Yapılan İdari Reform Çalışmalarının Karşılaştırmalı Analizi, Sosyal Bilimler Dergisi, S. 48, 2016, s. 176.

[3] Özlem Kara Yıldırım, Türkiye’de İyi Yönetişim, Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, S. 6, 2018, s. 279.

[4] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-belediye-baskanlarina-tum-ihaleleri-canli-yayinlayin-41838435 (Erişim Tarihi: 22/08/2021)

[5] Barış Övgün, Türkiye’de Kamu Yönetiminin Dönüşümü, Nika Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 2013, s. 43.

[6]Ümit Sönmez, Piyasanın İdaresi, İletişim Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 2011, s. 28.

[7] Birgül Ayman Güler, İkinci Dalga: Siyasal ve Yönetsel Liberalizasyon (Kamu Yönetimi Temel Kanunu), Kamu Yönetimi Reformu İncelemeleri: Mülkiye’den Perspektifler,  No 59, 2003, Ankara, s. 8.

[8] Uğur Çelebi, Biyoyakıtlara Yönelik Mali Teşvikler: Türkiye Açısından Bir Değerlendirme, Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 33, Sayı 2, 2015, s. 38-39.

[9] https://www.emo.org.tr/ekler/6204ac6fec932a7_ek.pdf?dergi=463 (Erişimi Tarihi: 23/08/2021).

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Bahis, Şike ve Kara Para Aklama İlişkisi: Mücadele İçin Kamu Politikası ve Uygulama Önerileri

Bahis, Şike ve Kara Para Aklama İlişkisi: Mücadele İçin Kamu Politikası ve Uygulama Önerileri

Ekim sonu–Kasım başı 2025’te Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), resmî verilerle yaptığı incelemede 571 faal hakemin 371’inin bahis hesabı olduğunu, 152’sinin de fiilen bahis oynadığını açıkladı. Ardından 149 hakem ve yardımcı hakem için sekiz ile on iki ay arasında men cezaları geldi. Bu tablonun tek başına yasalarda tanımlanmış şekilde bir şike suçu içerdiği sonucuna varılamaz. Ancak, bu veriler bazında net bir çıkar çatışması, içeriden bilgiyle piyasa istismarı, “spot‑fixing” (müsabaka içerisindeki mikro olayların manipülasyonu) ve kara para aklama (KPA) risklerinin var olduğunu, bu risklerin mevcut işleyiş içerisinde yüksek olduğunu ve adil rekabet algısının zedelendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pratik sonuç şu: Spor hukukunu ilgilendiren yasal düzenlemeler ile, kara para suçunu düzenleyen yasa ve maddelerinin sahada nasıl kesiştiğini, uluslararası sözleşme ve en iyi uygulamalarda belirtilen yapılara ulaşmanın ne kadar önemli olduğunu gördük. Bu durumla mücadele etmek ve doğru şekilde süreçleri yönetmek için doğru bir kamu politikası yaklaşımı ve etkili bir politik reçete nasıl olmalıdır? Öncelikle; eşgüdümlü bütünlükçü bir izleme mekanizmasının geliştirilmesi, hedefli Know Your Customer/Enhanced Due Diligence (KYC/EDD)(Müşterini Tanı/Arttırılmış Özen) analizlerinin süreç içerisinde bulunan tüm kurumlarca yapılması, akıllı anomali analitiği gibi teknik izleme faaliyetlerinin tasarlanması, MASAK gibi kurumlara gecikmeden şüpheli işlem bildirimlerinin ve raporlamaların yapılması ve şeffaf, caydırıcı disiplin yaptırımlarının kurgulanması. Bunları, bahis operatörlerinin erişebileceği spor katılımcıları için merkezi bir “denylist”(red listesi) oluşturulması, belli kurumlarla zorunlu veri paylaşımı ve offshore yasadışı bahse karşı müşterek eylem planı oluşturma ve mevcut planın uygulanması gibi politika adımları tamamlamalıdır.

Detay
Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3: Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe

Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3: Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak önceki yıllarda Türkiye’ye göç etmiş ve/veya sığınmış olan, Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile kimlikleri saklı kalmak kaydıyla röportajlar gerçekleştirmiştik. Onların yaşadıkları sorunları, sıkıntıları ve beklentilerini dört röportajdan oluşan bir röportaj serisi olarak yayınlamıştık. Türkiye’ye çeşitli statüler altında göç eden Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı ya da başka yerlerden gelen mülteciler, göçmenler, sığınmacılar vb. gruplar üzerine yayınladığımız makaleler, araştırma raporları ve özel dosyalar gibi Türkmen aileler ile gerçekleştirilen röportajlar da büyük bir ilgi gördü. Farklı koşullar altında yaşayan başka ailelerin durumlarını da gündeme getiren yayınlar yapmamız konusunda hem okuyucularımızdan hem çeşitli sivil toplum kuruluşlarından hem de Türkmen kuruluşlarından yoğun talepler aldık. Yaptığımız araştırmalar neticesinde yine Ankara’da yaşayan, ancak daha farklı koşullar altında bulunan çeşitli Türkmen aileler ile kimlikleri gizli kalmak kaydıyla yeni röportajlar gerçekleştirdik. Bu Türkmen aileleri ‘ Geri Gönderilme Korkusu Altındaki Türkmen Aileler ’ olarak nitelendirebiliriz. Bir şekilde Geri Gönderme Merkezleri’ne çağrılmış ve takip altında bulunan bu Türkmen ailelerden çeşitli kişilerle yaptığımız röportajları yeni bir röportaj serisi altında yayınlıyoruz. Bu röportaj serisinde ‘ geri gönderilme korkusu’ yaşayan, kimlik bilgilerinin paylaşılmasını istemeyen ve bizim de açık kimliklerini paylaşmadığımız farklı ailelerden altısı erkek, ikisi kadın olmak üzere toplam sekiz kişi ile yapılan özel görüşmelere yer verilmektedir. Bu kişiler, kendileri veya aileleri Geri Gönderme Merkezleri’ne alınmış, Türkiye’de yaşam mücadelesi veren kişilerde oluşmaktadır. 2024 Ekim ayı itibariyle röportajı gerçekleştirdiğimiz Türkmenlerin neredeyse tamamı ‘Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi Kimlik Belgesi’ne sahip kişilerken yaşadıkları sorunlar sonrası bu statülerini kaybetmiş ve kaçak durumda kalmışlardır. Özel izinlerle hazırladığımız bu röportaj serisinin üçüncü bölümünde KAPDEM olarak bir Türkmen ailesinin evinde kaçak durumda olan ve terörle suçlanan birisi kadın birisi erkek olmak üzere iki kişiyle röportaj yaptık. Erkek katılımcı 50’li yaşlarının ortasında, 2016 yılında DAEŞ’in Telafer/Musul’a girmesinden sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye sığınmış. Kendisi 2016 sonundan bu yana Ankara’da ikamet etmektedir. Türkiye’ye geldiğinden bu yana kendi mesleği olan oto elektrikçiliğini kaçak olarak yapmış, sonrasında çocukları çalıştığından dolayı çalışmayı bırakmış. İki oğlunun Geri Gönderme Merkezi’ne alınmasından sonra hem maddi hem de psikolojik olarak çok zor bir dönem yaşadığını anlatmıştır. Ülkeden sınır dışı edilen iki oğlu şu an Irak’ta yaşamakta, kendisi eşi ve diğer üç çocuğuyla Ankara’da yaşamaya devam etmektedir. Kadın katılımcı ise 30’lu yaşlarının başında, 2018 yılında yine aynı bölgeden kaçarak çekirdek ailesi ile birlikte Türkiye’ye sığınmıştır. O tarihten bu yana Ankara’da yaşamaktadırlar. Eşi Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de inşaat işlerinde çalışırken kendisi de evde nakış işleme, minyatür gibi işler yaparak eşine destek olmaya uğraşmıştır. Bu şekilde geçimlerini sürdürebilmişlerdir. Ancak, röportajı yaptığımız tarihten birkaç ay önce eşinin sınır dışı edilmesiyle tüm haklarını kaybetmiş ve üç çocuğu ile çok daha ağır şartlar altında yaşamaya çalışmaktadır. Erkek katılımcının “Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi” kimliği hala geçerli iken kadın katılımcının eşinin bulunduğu durumdan dolayı kendisi ve çocuklarının kimliği iptal edilmiş ve kaçak durumda bulunmaktadırlar. Röportajın Özeti: “Saddam’dan sonra gelenler bizi harap etti. Saddam zamanında 20 sene askerlik yaptım, ama Irak’tan kaçmadım. Şimdi ise canımızı kurtarmak için ülkemizi terk ettik” “ Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar, Şiiler, DAEŞ hepsi bize zulmetti. Irak hükümeti de bizi hedefe koydu ” “ DAEŞ Irak hükümeti ile birlikte çalışıyordu ” “Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Suriye’den kaçak yollarla sınırdan geçtik. Kimliğimiz olmadığı için hiçbir resmi destek alamadık” “Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl terörist olabilir? Sekiz yıl sonra 20 yaşında DAEŞ üyesi diye sınır dışı edildim” “ Eşim Türkiye’ye kaçak girdiğimiz iddiası ile sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadım ” “Vatanınızı neden terk ettiniz diyorlar. Ben de onlara, zamanında Osmanlı Musul’u nasıl bıraktıysa, biz de öyle bıraktık diyorum. Ne silahımız var ne bir şeyimiz.” “Irak’ta Türkmen olarak yaşamak korku içinde bir hayatta kalma mücadelesi demek. Elimdeki her şeyi sattım ki oğlum hapisten kurtarabilsin” “ Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor. Orada Kürtler ve Araplar güçlü artık. Kimse bizi istemiyor ” “Türkmenler için Türkiye umut kapısıydı, ama artık küstük. 2022’ye kadar her şey iyiydi, ama sonra suçsuz binlerce insan DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi” “Ne Irak ne Türkiye. Bizi yabancı bir ülkeye gönderin, en azından insanca yaşayabilelim. Çok yorulduk” “Adaletli bir hükümet istiyorum. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt fark etmez. Saddam gibi herkese eşit davranan bir lider gelsin” “ Türk devleti Türkmenlere sahip çıksın, destek olsun ” Röportajın Tam Metni: Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3 : Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak bizimle konuşmayı ve özel röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ben Irak’ta Telafer bölgesinde yaşıyordum. Ben buraya 2016’da geldim. Üç erkek, iki kızım olmak üzere beş çocuğum var. Türkmen-2 (Kadın): Ben üç çocuk annesi, 31 yaşında bir kadınım. Musul’da yaşıyorduk, savaştan sonra her şeyimizi kaybedip 2014 yılında Türkiye’ye gelmek zorunda kaldık “Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar ‘Bu Türk, bu Arap’ diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. DAEŞ Irak Hükümeti ile birlikte çalışıyordu” Irak’ta günlük yaşamınız nasıldı, neler yapıyordunuz? Türkmen-1 (Erkek): Irak’ta elektrikçim vardı, elektrikçilik yapıyordum. Araba elektrikçi dükkanım vardı, tüm ailem oradaydık. 2016’ya kadar da Türkiye’ye hiç gelmemiştim. Türkmen-2 (Kadın): Eşim inşaat sektöründe kendi işini yapıyordu. Savaştan önce hayatımız düzenliydi, ailemizle birlikte yaşıyorduk. Ancak savaş sırasında her şeyimizi kaybettik. Türkiye'ye gelme kararını nasıl aldınız? Türkmen-1 (Erkek): Saddam Hüseyin döneminde hayat daha iyiydi, fakat onun devrilmesinden sonra Türkmenlere yönelik baskılar arttı. Saddam döneminde 20 yıl askerlik yaptım ve sekiz yıl boyunca İran’la savaştık. Buna rağmen ülkemizi terk etmedik. Ancak Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. 2003’te Amerikalılar geldi ve “Bu Türk, bu Arap” diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. Sonrasında Telafer’e Şii milisler hâkim oldu ve bize zulmetmeye başladılar. Köylerimizi basıp insanları götürüyorlardı. DAEŞ gelene kadar bu baskı devam etti. DAEŞ geldikten sonra neler yaşadınız? Türkmen-1 (Erkek): DAEŞ geldi ve bizim bölgemizi ele geçirdi. Bu sefer Irak hükümeti de Sünni Türkmenlere zulmetmeye başladı. Hükümet, DAEŞ’in bizi hedef almasına göz yumdu. DAEŞ, Irak hükümetiyle birlikte çalışıyordu. Kasım Süleymani ile iş birliği yaparak köylerimizi bastılar ve bombaladılar. Siz Türkiye’ye gitme kararınız nasıl aldınız? Türkmen-2 (Kadın): DAEŞ’in 2015’te bölgemize gelmesiyle durum daha da kötüleşti. Bombalamalar, baskılar ve ölümler hayatımızı tamamen çekilmez hale getirdi. Kadınların dışarı çıkması yasaklandı, çarşaf zorunlu hale getirildi. Ailemden birçok kişiyi kaybettim. Artık çocuklarımı güvende büyütebilmek için başka bir ülkeye gitmek zorundaydık. Türkiye’ye gelme kararını da bu yüzden aldık. Hayatta kalabilmek ve çocuklarımızın geleceği için buradan gitmemiz gerektiğini düşündük. “Türkiye’ye Suriye üzerinden kaçakçılar vasıtasıyla gelebildik. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar” Türkiye'ye nasıl gelebildiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Önce Suriye’ye geldik, oradan kaçakçılar yardımıyla sınırdan geçtik. Sınır kapısında bize izin vermediler, “Kapılar kapandı” dediler. Bir süre Suriye’de kaldık, ardından kaçakçılar sınırdan gizlice Türkiye’ye geçirdi. Annem, eşim ve beş çocuğumla birlikte geldik. O zaman kimlik ya da girişte belge almadınız? Ankara’ya nasıl geçtiniz? Türkmen-1 (Erkek): Evet, resmi giriş yapmadığımız için kimlik veya belge alamadık. Hatay’ın Antakya ilçesinden girdik. Oradan bizi otobüsle Ankara’ya gönderdiler. Gece üç-dört civarında Ankara’ya vardık. Akrabalarımız bizi karşıladı ve evlerine götürdüler. Sizin Türkiye’ye girişiniz nasıl oldu? Türkmen-2 (Kadın): Türkiye’ye gelmek için çok zorlu bir yolculuk yaşadık. Kaçakçılarla birlikte Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalıştık. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar. Yaklaşık bir ay boyunca çok zor koşullarda Suriye’de beklemek zorunda kaldık. Kaçakçılar bizi sürekli başka bir gruba devrediyordu, her seferinde ekstra para ödemek zorunda kaldık. Türk sınırına ulaştığımızda askerler bizi karşıladı, bilgilerimizi aldı, yemek ve su verdi. Daha sonra bir kampa yerleştirildik ve oradan Ankara’ya geçtik. Geliş sürecinde Türkiye'de size destek sağlayan bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) veya kamu kurumu oldu mu? Türkmen-1 (Erkek): Hayır, tamamen kendimiz geldik. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, ne geliş sürecinde ne de sonrasında herhangi bir STK ya da kamu kurumundan destek almadık. “Türkiye’de Birleşmiş Milletler kimliklerimiz kapatılınca sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanamaz olduk” Şu anda hangi statüde bulunuyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Birleşmiş Milletler’in Uluslararası Koruma statüsündeyiz. Kimliğim var, ancak son olarak sadece altı aylığına uzatıldı. Normalde bir yıllık uzatılırken bana altı ay verdiler. Biliyorum ki yakında beni de sınır dışı edecekler. Türkmen-2 (Kadın): Şu anda Birleşmiş Milletler’in "Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi" statüsündeyim. Ancak kimliğimiz kapandığı için bu statünün bize sağladığı haklardan yararlanamıyoruz. Kimliklerimiz açıkken çocuklarımız okula gidebiliyordu ve sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyorduk. Ancak şu an bu haklarımız tamamen elimizden alınmış durumda. Kimliğiniz olduğu süreçte sosyal devlet hizmetlerinden (eğitim, sağlık gibi) faydalanabildiniz mi? Türkmen-1 (Erkek): Çocuklarım Türkçe bilmedikleri için okula uyum sağlayamadılar ve bırakmak zorunda kaldılar. Ancak hastanelerde herhangi bir sorun yaşamadık. Türkmen-2 (Kadın): Evet, kimliklerimiz açık olduğu dönemde çocuklarımız devlet okullarına gidebiliyordu. Sağlık hizmetlerine erişimimiz vardı ve ilaçlarımızı temin edebiliyorduk. Devlet bizi teşvik ediyordu, hatta çocuklarınızı okula göndermezseniz ceza alırsınız diyorlardı. Ancak kimliklerimiz kapandıktan sonra ne eğitimden ne de sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyoruz. “Oğullarım DAEŞ teröristisiniz denerek sınır dışı edildi. Oğlum Türkiye’ye geldiğinde 12 yaşındaydı. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?” Geri Gönderme Merkezi ile ilgili sorunlar yaşadınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Evet, 2022 yılında iki çocuğumu aldılar. Sabah evimize geldiler ve “Emniyette birkaç soru soracağız” diyerek götürdüler. Çocuklarım iki gün sonra arayıp “Bizi Akyurt’a götürdüler” dedi. Küçük oğlum üç buçuk ay, büyük oğlum ise dört buçuk ay Geri Gönderme Merkezi’nde kaldı. Serbest bırakıldıklarında kimlikleri kapatılmıştı, DAEŞ teröristiniz diye sınır dışı kararı çıkmış. Sonra ne oldu çocuklarınıza? Türkmen-1 (Erkek): İki oğlum Geri Gönderme Merkezi’ne alınmalarından dolayı kimlikleri kapandığı için çalışamadı ve Irak’a dönmek zorunda kaldılar. Oğullarınızın terör örgütü DAEŞ ile ilişkisi var mıydı? Türkmen-1 (Erkek): Hayır,Emniyet de bize o süreçte hiçbir kanıt sunmadı. Oğlum, 'Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?' diyerek kendini savundu. Buna rağmen, sekiz yıl sonra, 20 yaşındayken terörist olduğu iddiasıyla sınır dışı ettiler. Diğer oğlum ise kimliği kapandığı için burada ne çalışabildi ne de yaşayabildi. İki oğlunuzun Irak’a döndüğünü söylemiştiniz. Dönünce ne yaptılar? DAEŞ teröristi iddiası ile Türkiye’den gönderilmeleri Irak’taki hayatlarını etkiledi mi? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Irak hükümeti dönünce büyük oğlumu tutukladı. Orada her şey parayla olur. Hapisten çıkabilmesi için parasını ödedik, serbest kaldı. Elimdeki her şeyimi sattım ki oğlumu çıkarabileyim diye. Şimdi orada korku içinde yaşıyorlar. “Biz kaçak girmedik Türkiye’ye ama kaçak girdiniz diyerek eşim sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu olduğu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadık” Siz Geri Gönderme Merkezi ile ilgili neler yaşadınız? Türkmen-2 (Kadın): Eşim Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Sebep olarak Türkiye’ye kaçak girmiş olmamız gösterildi, ancak biz kaçak giriş yapmadık. Daha sonra eşime sınır dışı kararı çıkarıldı ve Irak’a gönderildi. Irak’a ulaştığında havalimanında DAEŞ mensubu olduğu iddiasıyla tutuklandı. O günden beri eşimden haber alamıyorum. Bu durum hem beni hem de çocuklarımı çok kötü etkiledi. Türkiye’ye gelirken hayatta kalma umudumuz vardı, ancak şimdi çok daha büyük bir çaresizlik içindeyiz. Herhangi bir Türkmen dernek, vakıf veya STK’lardan destek gördünüz mü? Türkmen-1 (Erkek): Hayır. Bir ara birkaç koli yardım geldi ama sonra hiç yardım devam etmedi. Türkmenler de kendi memleketlilerine yardım ediyorlar, bize etmediler. Çocuklarım Geri Gönderme Merkezi’ne girince gittim yanlarına yardım istedim. Orada da dediler ki, ‘İlgili birimleri bilgilendirdik, yazıyı verdik, bekleyeceksiniz.’ Ben de ‘bir sorumlu ile görüşmek istiyorum’ dedim ama onu da yapamadılar. Başka da hiçbir şey yapmadılar, ilgilenmediler. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, Türkmen STK’larından hiçbir yardım almadık. Aksine, bir STK’ya eşim sınır dışı edilince çocuklarımın vekaleti konusunda yardım istemek için gittiğimde bir avukatla görüştürdüler. O görüştürdükleri avukat da benden o zaman 20 bin lira istedi. Böyle bir parayı ödeyemediğim için yardım alamadım. “İlk geldiğimizde insanlar Türkmenlere karşı çok iyiydi. Ama şimdi ayrımcılık çok arttı. Neden geldiniz diyerek suçlanıyoruz” Türkiye’ye insanların size karşı davranışları nasıl, geldiğiniz günden bugüne değerlendirebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): İlk geldiğimizde insanlar çok iyiydi ve Türkmenleri seviyorlardı. Bazıları sadece, ‘Neden geldiniz, ülkenizi bırakıp kaçtınız?’ diye soruyordu, ama genel olarak olumlu yaklaşıyorlardı. Şimdi de çoğu bizi seviyor, fakat bazen Suriyelilere yapılan kötü muamele bize de yapılıyor. 'Vatan hainisiniz, neden ülkenizi savunmadınız?' diye suçlayanlar oluyor. Onlara, ‘Zamanında Osmanlı nasıl Musul’u, Kerkük’ü bıraktıysa, biz de öyle bırakmak zorunda kaldık. Ne silahımız var ne gücümüz. Kendimizi ve namusumuzu korumak için çıktık’ diyorum. Türkmen-2 (Kadın): İlk geldiğimiz yıllarda insanlar bize daha iyiydi. Ancak zaman geçtikçe ayrımcılık arttı. Özellikle çocuklarım okullarda ve parklarda ayrımcılıkla karşılaşıyor. ‘Siz yabancısınız, ülkenizi neden terk ettiniz?’ gibi sözler duyuyoruz. Çocuklarım bu durumdan çok etkileniyor, hatta oğlum bu yüzden okulda sürekli kavga ediyor ve bana ‘Neden buraya geldik?’ diye soruyor. Bu da beni çok üzüyor. Türkiye’de dil konusunda zorlandınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ilk geldiğimde Türkçeyi iyi öğrenmiştim, ama artık evden dışarı çıkmadığım için unuttum. Zaten şimdi dışarı çıkmam da mümkün değil; polis Türkmen görünce hemen alıyor. Özellikle merkezi yerlere Türkmenlerden kimse gidemiyor. Çocuklarımın Türkçesi ise çok iyi. Burada büyüdükleri için Türkçe, Türkmenceden daha baskın hale geldi. Türkiye’ye geldiğimizde en büyük çocuğum 16 yaşındaydı. Artık onlar Türk gibi; benim gibi değiller. Ben Türkçeyi tam anlamıyla öğrenemedim. Türkmen-2 (Kadın): Türkmen olduğumuz için Türkçe konuşmayı kolayca öğrendik ve dil konusunda çok zorlanmadık. Hatta Türkçe kursuna bile gitmek istedim ama Türkçem iyi olduğu için kabul etmediler. Ancak çocuklarım Türkçeyi o kadar iyi öğrendiler ki kendi dilimizi unutmaya başladılar. “Yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye küstük. Irak’ta da istenmiyoruz. Orada da Kürtler ve Araplar güçlü artık. Adil bir yönetim olursa döneriz” Türkiye’deki hayatınızdan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ç ocuklarım burada olsaydı ben de burada kalmayı isterdim. Allah Türkiye’den razı olsun, bu son zamanlara kadar her şey çok iyiydi ve memnunduk. Ancak Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor; birçok kişi dağıldı, yerinden oldu. Zaten Irak hükümeti bizi istemiyor artık. Kürtlerin ve Arapların gücü çok daha fazla. Türkiye bize destek olmalı. Yarın bir gün Türkiye bölgeye geldiğinde biz de onlara destek oluruz; Türklere orada yardım ederiz, başkasına değil. Ancak son yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye destek olma fikrinden vazgeçtik, küstük. Burada çoğu Telaferli de aynı şekilde düşünüyor. Binlerce insanımız DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi. Bu durumda nasıl destek olalım artık? Türkiye’ye kızgınlığınız bu kadar büyük mü? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Diğer herkesle iş birliği yapar, destek olurum; Türkiye’ye olmam. Kaydedin bu söylediğimi. Sadece ben değil, milletimin hepsi böyle düşünüyor. 2022’ye kadar sorun yoktu, sonra benim çocuklarımdan tutun binlerce suçsuz insanı aldılar DAEŞ diye. Türkiye’den gidip Irak’ta mı yaşamak istiyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Ne Irak ne de Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bizi yabancı bir ülkeye, örneğin Almanya’ya göndersinler. Onlar, Müslüman ülkelerden daha adil; en azından orada güvende oluruz. Hayatımızı yaşamak istiyoruz artık, çok yorulduk. 55 yaşındayım; sekiz yıl İran’la savaştık, sonra birçok grupla çatışmalar yaşadık. Buraya kaçtık geldik, burada da sıkıntılar bitmedi. Eğer bir gün Irak’ta hükümet değişir ve adaletli bir yönetim gelirse, ancak o zaman geri dönerim. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt ya da Yezidi fark etmez, yeter ki herkese adil bir şekilde hükmeden bir devlet olsun. Saddam gibi tüm milletlere eşit davranan bir yönetim istiyorum. En azından onun döneminde can güvenliğimiz vardı. “Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıkmalı” Siz Türkiye’deki bulunmaktan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Kimliklerimiz açıkken ve eşim yanımızdayken hayatımızdan memnunduk. Ancak şu anda çok zor durumdayız. Irak’a dönmemiz için orada can güvenliğimizin sağlanması gerekiyor. Şu an eşim orada tutuklu ve hiçbir haber alamıyoruz. Can güvenliği olmadan Irak’a dönmek mümkün değil. Türkiye’deki devlet yetkililerine buradan ne söylemek istersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıksın. Yarın bir gün Türkiye, Musul’a ya da başka yerlere geldiğinde biz de onlara destek olalım. Bize şimdi destek versinler ki yarın aynı şekilde karşılık verebilelim. Benim veya çocuklarımın bir suçu varsa, gelsinler hepimizi cezalandırsınlar, bu onların hakkıdır. Ama hiçbir suçumuz yokken bizi bu duruma düşürmesinler. Biz burada kimseden yardım almadan, kendi emeğimizle yaşıyorduk; bunu elimizden aldılar. Burada yaşadıklarınızın sadece Türkmenlere yapıldığını mı düşünüyorsunuz? Diğer sığınmacılar da benzer zorluklar yaşamıyorlar mı? Türkmen-1 (Erkek): Bu yapılanlar sadece Türkmenlere değil ama çoğunlukla bize yapılıyor. Akyurt Geri Gönderme Merkezi’nde neredeyse hiç Suriyeli yok; biraz Afgan var, biraz da siyahiler var, ama en çok Türkmenler var. Türk devleti biz Türkmenlere destek olmalı. Suçluysak cezalandırılmayı kabul ederiz, ama suçsuz yere böyle bir muamele görmek bizi derinden üzüyor. Türkiye’ye olan sevgimiz azaldı çünkü suçsuz insanları sınır dışı ediyorlar. Siz Türkiye’deki devlet yetkililerine ne söylemek istersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Eşimden haber almak ve onun güvenliğini sağlamak istiyorum. Eşim Geri Gönderme Merkezi’nden Irak’a gönderildi ve orada haksız yere tutuklandı. Türkiye hükümeti eşimi sınır dışı ettiyse onun başına gelenlerden de sorumlu olmalı. Eşimle ilgili bir haber almak için elimden geleni yaptım ama hiçbir sonuç alamadım. Yetkililerden eşimin bulunması ve güvenliğinin sağlanmasını istiyorum. Eğer eşime bir şey olursa, bunun sorumluluğu da Türkiye hükümetine ait olacak. Biz Türkiye’ye hayatta kalma umuduyla geldik, ama şu anda umudumuz kalmadı. Verdiğiniz açık ve samimi cevaplarınızdan dolayı çok teşekkür ederiz. Türkmen-1 (Erkek): Sağolun, var olun. Sizi tanımak bize şeref verdi. Sesimizi duydunuz, duyurdunuz. Cesur ve iyi insanlarsınız. Allah razı olsun. Türkmen-2 (Kadın): Şimdiye kadar sesimizi duyan, yanımızda duran olmadı. İnşallah buradan dertlerimizin çözülmesini vesile olursunuz. Biz de size teşekkür ederiz, Allah razı olsun. Röportajda yer alan görüşler yalnızca röportaj yapılan kişiye aittir ve KAPDEM'in kurumsal duruşunu, editoryal yaklaşımını veya politik tutumunu yansıtmayabilir. The views expressed in this interview are solely those of the interviewee and may not reflect the institutional stance, editorial approach, or policy orientation of KAPDEM.

Detay