Yazı Gönder
“Yeni Anayasa” Tartışmaları: Ne Kadar Gerçek, Ne Kadar Gerekli?

Kamu Politikaları

“Yeni Anayasa” Tartışmaları: Ne Kadar Gerçek, Ne Kadar Gerekli?

27 Haziran 2024

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

Türkiye’nin hızlı değişen gündemine yeni bir tartışma daha girdi: Yeni Anayasa ihtiyacı! İktidar kanadının, son yerel seçimlerden bir süre önce açmış olduğu bu tartışma, seçimlerden sonra giderek yükselen bir tonda sürmektedir. Siyasi iktidar, kendi başlattığı bu tartışmaya gerekçe sağlamak için, mevcut anayasayı “Darbe Anayasası” olarak nitelendiriyor ve en yetkili ağızdan şöyle açıklamalarda bulunuyor: “Türkiye, bu ‘darbe anayasasından kurtulmalıdır!”

Sistem tartışmaları siyasi olduğu kadar akademik içeriğe de sahiptir ve bu özelliğe nedeniyle böyle tartışmaların siyasetçiler kadar hatta onlardan daha fazla siyaset bilimciler arasında değer görmesi beklenir; ne var ki Türkiye pek çok başka açıdan olduğu gibi bu açıdan da en fakir ve en verimsiz zamanlarını yaşamaktadır. Ülkemizin 208 üniversitesindeki 103 Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümlerinde bu konunun “bilimsel bir tonda” tartışıldığını henüz görebilmiş değiliz.

Bu makalede; öncelikle mevcut anayasamıza yapıştırılan “darbe anayasası” etiketinin bugün için ne kadar geçerli olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Sonrasında da ülkemizin yeni bir anayasaya gereksinimi olup olmadığını, eğer varsa bu anayasanın hangi temel değerler üzerine oturması ve kim tarafından hazırlanması gerektiğini tartışacağız. Kuşkusuz ki makalemiz bu konudaki “akademik duyarsızlığın” yarattığı boşluğu doldurma iddiasında değil; amacımız sadece küçük bir düşünsel katkı ve olabilirse bir “anlamlı tartışma başlangıcı” yaratabilmektir.  

“Yeni Anayasa” Tartışmaları: Ne Kadar Gerçek, Ne Kadar Gerekli?

I. Giriş

Türk siyaseti “suçlama” üzerinde yükselen, “suçlama” etrafında şekillenen bir siyasettir. Bu, neredeyse Türk siyasetinin en kökleşmiş geleneğidir diyebiliriz. Siyasetçiler birbirini suçlar, liderler öteki liderleri suçlar, siyasi partiler rakip partileri suçlar. Siyasi iktidarlar da bütün siyasi ve yönetimsel başarısızlıklarında aynı suçlama silahını çekerler: Fiyat artışlarında fiyat lobisi, faiz artışında faiz lobisi, bitmek bilmeyen terör olaylarında terör odakları suçludur. Daha geniş çaplı fiyaskolarda suçlamalar da daha geniş kapsamlı olur: Dış mihraklar! Her türlü başarısızlık için suçlanacak bir kesim, kurum, kişi, ülke, coğrafya… mutlaka vardır; hiçbir başarısızlık özeleştiriye tabi tutulmaz, siyasetin-siyasetçinin kendisine fatura edilmez.

Bu kolaycı ve kullanışlı alışkanlık, son dönemde yepyeni bir görünüme bürünmüş bulunuyor.  

Ülkenin yönetimini elinde bulunduranlar, uzunca süreden beri başarısızlıklar silsilesinin içinde deviniyorlar. Hemen bütün siyaset ve yönetim alanlarında; dış politikada, iç güvenlikte, eğitimde, sağlıkta, ekonomide, hukukta vs. tıpkı dağ zirvelerinden yuvarlanan çığ gibi gittikçe hızlanan ve büyüyen başarısızlıklar, artık gizlenemez biçim almış durumda. Herkes farkında, herkes görüyor. Son yerel seçimlerin sonuçları da zaten pek çok yerli-yabancı uzman tarafından, bu gerçeğin ışığında yorumlanıyor.

Ve işte, bir süredir (ki bu sürenin başlangıcı son yerel seçimlerin birkaç ay öncesine kadar uzanmakta) siyasi iktidar tarafından yeni bir “suçlama” rüzgârı estirilmektedir. Fakat bu kez, suçlamanın muhatabı az önce saydığımız kişiler-kurumlar-odaklar değil; tamamen başka, tamamen yeni bir “suçlu” var şimdi: Anayasa!

Evet, Anayasa! Siyasi iktidar, bütün başarısızlıklarının faturasını bu 100-150 sayfalık metne kesmiş bulunuyor. Suçlu Anayasa; çünkü o bir “Darbe Anayasası” ve değiştirilmesi gerekiyor!

Ne var ki bu kez suçlamanın inandırıcılığı, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar zayıf; hatta “komik” demek çok daha doğru olur.  Çünkü siyasi iktidar Kasım 2002’den bu yana ülkenin yönetimine tek başına egemen ve bu süre içinde suçlamanın muhatabı olan “darbe anayasası”nı tümden yenilemek için hiçbir girişimde bulunmadığı gibi, bu darbe anayasası üzerinde, bir kısmı ülkenin en temel yönetim düzenine ilişkin olan, çok sayıda değişikliği zaten kendisi gerçekleştirdi. Öyle ki, bu anayasanın ilk halini kaleme alanlara şimdiki metni gösterseniz, tanıyamazlar bile!

Şimdi gelin, mevcut Anayasamız gerçekte ne kadar darbe anayasası, önce buna bakalım. Sonra da “eğer gerekliyse nasıl bir anayasa gerekli?” sorusunu yanıtlamaya çalışalım.

II. “Darbe Anayasası’ Kaldı Mı Ortada?

Kamu yönetimi literatüründe anayasalarımızı “kabul edildikleri tarihle” (1921, 1924, 1961,1982 Anayasaları) adlandırma alışkanlığımız var. Günümüzde mevcut Anayasamızı da  (18.10.1982 tarihinde kabul edildiği için) “1982 Anayasası” adıyla anmaktayız. 

1982 Anayasası, gerçekten de bir askeri darbe (12 Eylül 1980) sonrasında oluşturulan “Kurucu Meclis” tarafından ve elbette “ülkenin tekrar terör ve karmaşa ortamına girmesini engelleme iddiasını-amacını” öne alan bir “tepki metni” idi.

Fakat, bu metnin 1982 yılındaki orijinali üzerinde o günden bugüne öyle çok ve öyle kapsamlı değişiklikler-eklemeler-çıkarmalar gerçekleşti ki bugünkü mevcut haliyle arasında artık neredeyse adından (1982 Anayasası) başka benzerliği kalmadı denilebilir. 

Üstelik bu değişikliklerin-eklemelerin-çıkarmaların en kapsamlıları da o anayasayı şimdi “darbe anayasası” olarak tanımlayan bugünkü iktidar tarafından bizzat gerçekleştirildi.

1982 Anayasası Üzerinde AKP Hükümetleri Döneminde Yapılan Değişiklikler:

1982 Anayasası üzerinde, günümüze kadar, farklı tarihlerde çıkarılan tam 19 (yazıyla: on dokuz) yasa ile tam 184 (yazıyla: yüz seksen dört) değişiklik gerçekleştirildi.

Bu 19 yasanın 11’i ve bu 11 yasa ile yapılan 123 değişiklik, AKP Hükümetleri döneminde gerçekleştirilmiştir ve bu 123 değişiklik; daha önceki değişikliklerin tümünden çok daha kapsamlı ve daha köklü olmuştur. Bunlar; Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratik-siyasal-hukuksal yapısını, hatta 1924 Anayasasından beri tartışmasız uygulanagelen ve dolayısıyla 1982 Anayasasında da korunmuş bulunan yönetim sistemini temelden değiştirmiştir. 

Bu yasalarının halkoylamasına sunulan 3’ü özellikle önemlidir; çünkü temel nitelikte değişiklikler ağırlıklı olarak bu 3 yasa ile gerçekleştirilmiştir. 

 Bu temel değişiklikleri şöyle özetlemek mümkündür: (Sadece halkoylamasına sunularak gerçekleştirilen en önemli yapısal değişiklikler)

1.  5678 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklikler (Halkoylaması: 21.10.2007; kabul oy oranı: % 68,95):

* Cumhurbaşkanı meclis tarafından ve bir kez 7 yıl için seçilmekteyken, 2007 değişikliği ile halk tarafından, en fazla iki kez 5’er yıl için seçilmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca seçim sürecinde, adaylık koşullarında ve seçim yönteminde de çeşitli değişiklikler yapılmıştır.

* Milletvekili genel seçimlerinin 5 yılda bir yerine 4 yılda bir yapılması kararlaştırılmıştır.

* Parlamento’nun toplantı yeter sayısı, ayrımsız “bütün kararlar için” 1/3 olarak belirlenmiştir. 

2. 5982 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklikler: (Halkoylaması:  12.09.2010; kabul oy oranı: % 57,88)

* Anayasa Mahkemesi’nin yapısı önemli ölçüde değiştirilmiştir. 11 asıl ve 4 yedek üyeden kurulu olan mahkeme, bu kez 17 asıl üyeden kurulu hale getirilmiştir. Üyelerin seçimi bakımından 1982 Anayasası’nın orijinal halinde “sorumsuz” cumhurbaşkanına tanınan “ilgili kurumların gösterecekleri adaylar arasından” seçim yetkisi, bu kez 17 üyenin 10’u bakımından tanınmıştır. Bundan daha öteye, Cumhurbaşkanı; kalan 4 üyeyi de herhangi bir kurumsal aday gösterme prosedürüne hiç bağlı olmaksızın tamamen kendi inisiyatifi ile seçme yetkisi ile donatılmıştır.  Bu durum, 2017 değişikliklerinde kurumsallaşan Cumhurbaşkanlığı yetki ve sorumluluk düzeni dikkate alındığında, çok önemli bir “taraflılık görüntüsü” doğurmuştur. Anayasa Mahkemesi üyeliğinin sadece 65 yaşla sınırlı olan görev süresi, 12 yıl ile sınırlandırılmıştır.

* Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı değiştirilmiştir.  1982 Anayasasında ilgili kurumların gösterecekleri adaylar arasından seçilmiş 5 asıl ve 5 yedek üye ile Adalet Bakanlığı Müsteşarının katıldığı ve Adalet Bakanının da başkanı olduğu 7 üyeli kurulun bu açıdan esasen öteden beri tartışılan yapısı, bu kez köklü biçimde değiştirilmiş, 22 asıl 12 yedek üyeli ve 3 daire halinde çalışan bir yapı oluşturulmuştur. Cumhurbaşkanı, Kurulun 4 asıl üyesini, herhangi bir kurumsal aday gösterme prosedürüne bağlı kalmaksızın seçme yetkisi ile donatılmıştır. Bu durumda, Adalet Bakanı ile Bakanlık Müsteşarının da katılımıyla, Kurulun 6 asil üyesinin doğrudan Cumhurbaşkanı’nın tek yanlı iradisine bağlı olduğu anlaşılmaktadır.  Kurul en az 15 üye ile toplanmakta ve salt çoğunlukla karar almaktadır.

3. 6771 sayılı Yasa ile Yapılan Değişiklikler: (Halkoylaması: 16.04.2017; kabul oy oranı: % 51,4)

* Milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkarılmıştır.

* Milletvekili seçilme yaşı 25’den 18’e düşürülmüştür.

* Milletvekili genel seçimlerinin yeniden 5 yılda bir ve Cumhurbaşkanı seçimiyle aynı gün yapılması kararlaştırılmıştır.

* Cumhurbaşkanlığına aday gösterme yöntemleri çeşitlendirilmiştir.

*Cumhurbaşkanının “tarafsızlığı” ve Cumhurbaşkanı seçilenin partisi ile ilişkisinin kesilmesi ilkeleri Anayasa metninden çıkarılmıştır. 

*Cumhurbaşkanına tüm “yürütme yetkisi” verilmiştir. Bu yetki ile 1982 Anayasasında “Bakanlar Kuruluna ait olan bütün yetkiler tek elde toplanmıştır. Cumhurbaşkanı; bütün bakanları, cumhurbaşkanı yardımcılarını ve üst kademe yöneticilerini atama yetkisi ile donatılmıştır. 

* Cumhurbaşkanına, pek çok konuda “kararnameler” çıkarma yetkisi verilmiştir. Bu kararnameler ile Cumhurbaşkanına TBMM’den tamamen özerk bir idari düzenleme yetkisi tanınmıştır. Cumhurbaşkanının çıkardığı kararnameler üzerinde TBMM’ye hiçbir denetim yetkisi de tanınmamıştır. Cumhurbaşkanı Kararnamelerinin yargısal denetimi, Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. 

* Cumhurbaşkanına dilediği kadar yardımcı atayabilme yetkisi verilmiştir.  Bu “atanmış” Cumhurbaşkanı yardımcıları; Anayasanın seçilmiş Cumhurbaşkanına tanıdığı bütün yetkileri onun yokluğunda kullanabilme yetkisiyle donatılmıştır. 

*Önceki değişiklikle en fazla 2 dönem 5’er yıl için seçilebilen Cumhurbaşkanının, ikinci döneminde Meclis seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir kez daha (üçüncü kez) seçilebilmesinin yolu açılmıştır. 

* Cumhurbaşkanına, TBMM seçimlerini (Cumhurbaşkanı seçimi ile birlikte) yenileme yetkisi tanınmıştır. 

* TBMM’nin (artık Cumhurbaşkanınca atanacak olan) bakanlar kurulunu ve tek tek bakanları denetleme yetkisine son verilmiştir. TBMM’nin denetim yetkisini somutlaştıran; soru, meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yöntemlerinden meclis araştırması ve genel görüşme dışında kalanlara son verilmiştir. Soru yöntemi ise sadece cumhurbaşkanı yardımcılarına ve bakanlara yazılı soru biçim yöneltilebilir hale getirilmiştir. Yürütme yetkisini tek başına elinde bulunduran Cumhurbaşkanına soru sorulabilmesi ise mümkün değildir.

* TBMM’nin en etkili denetim yollarından biri olan “meclis soruşturması” yöntemi ise olağanüstü zorlaştırılmıştır. 1982 Anayasasının önceki halinde 55 vekilin önergesi ve 276 kabul oyuyla soruşturma açılabilir ve Başbakan ile bakanlar Yüce Divan’a sevk edilebilirken, yapılan bu değişiklikle soruşturma kararının 301 vekilin önergesi ve 360 kabul oyu ile alınabilmesi, bu kararının komisyona havale edilmesi ve komisyonda en az 400 oy ile kabulü gerekli tutulmuştur. 

* TBMM’nin bakanlar kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermesi uygulamasına son verilmiştir.

* Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) yapısı yeniden değiştirilmiştir. Adındaki “Yüksek” ibaresi çıkarılmış, üye sayısı 13’e düşürülmüş, bu 13 üyenin 6’sını Cumhurbaşkanının seçmesine (Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve 4 üye) olanak tanınmıştır. Geriye kalan 7 üyenin ise TBMM çoğunluğu tarafından seçilmesi koşulu getirilmiştir.

* Anayasa Mahkemesinin (AYM) yapısı yeniden değiştirilmiş, üye sayısı 17’den 15’e düşürülmüştür. 

* “Yürütme” sıfatıyla hazırladığı bütçe TBMM tarafından kabul edilmeyen Cumhurbaşkanına, önceki yılın bütçesini yeniden değerleme oranına göre artırarak uygulama yetkisi verilmiştir. Böylece, TBMM’nin “yürütme” üzerindeki en önemli denetim olanağı ortadan kaldırılmıştır.

Görüldüğü gibi;

1982 “Darbe Anayasası” üzerinde 19 ayrı yasa ile yapılan 184 değişikliğin 123’ü, AKP Hükümetleri döneminde çıkarılan 11 yasa ile yapılmıştır. Bu 11 yasadan halkoylamasına sunulan 3’ü ile yapılan toplam 101 değişiklikle, 1982 Anayasası’nın neredeyse “tanınmayacak ölçüde” değiştirildiği görülmektedir. 

Özellikle, 6771 sayılı Yasa ile yapılarak 16.04.2017 tarihindeki halkoylamasında sadece % 51,4 oy oranı ile kabul edilmiş bulunan 70 değişiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 Anayasasından beri kararlılıkla uyguladığı, (1982 “Darbe Anayasasında” da koruduğu) yönetim sistemini temelden değiştirmiştir. Bakanlar kurulu devreden çıkarılmış, yürütme yetki ve görevi tek başına Cumhurbaşkanı’na verilmiştir. Böylece, öteden beri “yönetimsel görevler bakımından sorumluluk taşımayan, fakat kendisine pek çok takdir ve onay yetkisi tanınmış bir denge-denetleme makamı” durumunda olan cumhurbaşkanı, bu yeni dönemde tek başına “bakanlar kurulu+cumhurbaşkanı” yetkileriyle, yani “yürütme gücüyle” donatılmıştır.

Yurtiçi literatürde genellikle “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla tanımlanmaktaysa da pek çok dış kaynakta “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” olarak anılan bu sistemdeki “tekil irade”nin etki alanı yönetimsel fonksiyonları, yani “yürütmeyi” sıklıkla aşarak, “yasama” ve “yargı” erklerini de etkilemektedir. 

Bu değişikliklerle, klasik denge-denetleme mekanizmaları da demokrasilerde olması gereken etkinlik ve tarafsızlıktan uzaklaşmıştır. Öteden beri TBMM tarafından kullanılan pek çok yetki Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılır olmuş; TBMM’nin, bakanlar kurulunun eylem ve işlemleri üzerinde sahip olduğu pek çok denetim yetkisi de devreden çıkmıştır. Cumhurbaşkanı’nın tek yanlı irade ile yayımladığı ve neredeyse bütün yönetimsel alanları kaplayan kararnamelerin yasama organı tarafından denetlenmesi mümkün olmaktan çıkmıştır. 

Bütün bunlar; 1982 “Darbe Anayasası”nı hazırlayanların bile aklından geçmemiş olan bir “tek adam rejimini” kurumsallaştırmıştır. Üstelik bir askeri darbe sonucu oluşturulan Kurucu Meclis’in hazırladığı 1982 Anayasası” % 91,37 oy oranı ile kabul edilmişken, tek adam rejimini kurumsallaştıran bu değişikliklerin ise sadece % 51,4 oy oranı ile kabul edilmiş olduğu da burada önemle kaydedilmelidir. 

Diğer taraftan; 1982 “Darbe Anayasası” üzerinde 123 değişiklik gerçekleştiren Siyasi İktidarın, 1982 Anayasasının “özgürlükçü demokrasi standartlarına” aykırı pek çok hükmünü titizlikle koruduğu da garip bir çelişki olarak kaydedilmelidir. 

Örneğin, bu 123 değişikliği gerçekleştirenler, 1982 “Darbe Anayasası”nın; bağımsız-tarafsız haber alma hakkını ortadan kaldıran (özerk TRT’yi yok eden) hükümlerine dokunmamışlardır. Türkiye Üniversite Sistemini siyasi iktidarların emir ve yönlendirmesinde tutmak için oluşturulmuş YÖK’ü ortadan kaldırmayı düşünmemişlerdir. Siyasi bir kişi olan adalet bakanının başkanlık yaptığı ve müsteşarının de üyeler arasında bulunduğu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bu yapısını değiştirmeyi düşünmemişlerdir. 

III. Yeni Anayasa Yapılmalı Mı? Kim Tarafından Yapılmalı?

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar, gündemdeki “yeni anayasa” tartışmalarının; gerçekten çağdaş siyasal-hukuksal normlara uygun, gerçekten demokratik, gerçekten özgürlükçü ve gerçekten kitlelerin iyi yaşam beklentilerine yanıt veren yeni bir metin oluşturmak amacıyla başlatıldığına inanmayı güçleştiriyor. “Darbe anayasasını”, onun hazırlanmasını sağlayan “darbecilerin” bile düşünmedikleri biçimde bir tek adam rejimine dönüştürenlerin, bu kez tam tersini amaçladıklarına inanmamız için neden yoktur. 

Üstelik anayasalar “kurucu” metinlerdir ve bu özellikleri ile bütün diğer alt hukuksal metinlerden daha geniş katılımlı süreçlerde, daha derinlikli ve tümüyle şeffaf akademik-siyasal tartışmalar sonucunda hazırlanmaları ve toplumun çok büyük kesiminden onay almaları beklenir. Bugünkü siyasal ortamın böyle bir çalışmaya uygunluğu kuşkuludur. Son dönemde, Anayasa’nın; şimdiye kadar (neyse ki) tartışma konusu yapılmamış olan en temel ilk 4 maddesinin bile “değiştirilebileceği” yönündeki kimi açıklamalar, bu kuşkuları haklı kılmaktadır.

Yeni bir anayasa yapılmalı mı? Bu soruya hemen ve kısaca “evet” dememizi zorunlu kılan en önemli neden, mevcut “tek adam” rejiminin, ülkeyi; hemen bütün yönetim alanlarında, derin bir tıkanıklığın içine sokmuş olmasıdır. 

Peki, yeni bir anayasa hangi temel nitelikleri kapsamalıdır?” sorusunun yanıtı ise bu makalemizin sınırlarını çok aşıyor. Yanıt, siyaset kurumunun önderlik edeceği ve toplumun bütün ilgili kesimlerinin katılacağı akademik nitelikli özgür tartışma ortamında bulunacaktır. Burada en kısa ve basit olarak, belki şunu söyleyebiliriz: “Anayasa konusundaki önceliğimiz bu tek adam rejimini derhal değiştirmek, tekrar parlamenter demokrasinin genel kabul görmüş standartlarına dönmek olmalıdır.” 

Anayasa hukukçularının önemli kesimi, anayasaların kurucu niteliği nedeniyle sadece bu amaçla oluşturulmuş “kurucu meclisler” tarafından yazılması gerektiğini savunurlar. Ne var ki bu gereklilik; monarşiden ya da diktatörlük benzeri rejimlerden demokrasiye geçiş gibi çok büyük ve “devrimsel” yönetim değişiklikleri için doğru görünse de günümüz Türkiye’sinde buna gerek olmadığı, sadece geniş katılımlı özgür seçimler sonucu oluşturulmuş ve 1920 kurucu iradesinin temel önceliklerine saygılı bir parlamento tarafından yeni anayasa yazılabileceği düşünülmektedir. 

Açıklamaya gerek yoktur ki yukarıda özellikleri sıralanan parlamento, rejimin en temel hukuk organı olan Anayasa mahkemesine “"Anayasa Mahkemesi adalet ve hukuk düzenin safrası ve sancısıdır." ya da “Anayasa Mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyen siyasetçilerin yer aldığı parlamento değildir.  

IV. Sonuç

Türkiye gündemini uzunca süreden beri meşgul eden ve son yerel seçimlerden bu yana giderek hızlanan “yeni anayasa” tartışmalarının; mevcut siyasi iktidar tarafından, bütün yönetim alanlarında artık gizlenemez duruma gelen başarısızlık ve tıkanma görüntüsünü perdelemek ve bir tür “günah keçisi” yaratmak amacıyla ortaya atılmış olduğu anlaşılmaktadır.

1982 Anayasasının, askeri darbe sonucu oluşturulmuş bir Kurucu Meclis tarafından yazıldığı gerçek olmakla birlikte, siyasi iktidarın; 1982’den beri bu anayasa üzerinde yapılan 184 değişikliğin 123’ünü kendisinin gerçekleştirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 Anayasasından beri tartışmasız uyguladığı temel yönetim düzenini bile değiştirerek sistemi “o darbe anayasasını hazırlayanların bile aklına gelmemiş” biçimde tek adam rejimine dönüştürmüş olması da konunun en çelişik ve ironik yönünü oluşturmaktadır. 

Bugün gelinen noktada, ülkenin bu tek adam rejiminden ve dolayısıyla bunu kurumsallaştıran mevcut anayasadan kurtulması gerektiği açıktır. Ne var ki bunu başaracak olan parlamento, bu tek adam rejimini kurumsallaştıran ve demokratik rejimin temel hukuk normlarıyla uzlaşmaz görüntü veren bugünkü siyasi iktidarın çoğunlukta olduğu parlamento değildir.   

Yeni bir anayasa, özgür seçimlerle kurulmuş yeni parlamento tarafından, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1920 kurucu iradesi ve günümüzün genel kabul görmüş evrensel demokratik standartları temelinde, geniş katılımlı siyasal ve akademik tartışmalar sonucunda oluşturulmuş ve toplumun geniş kesimlerinin onayını almış bir metin olmalıdır.   

Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu  yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin  tüm sorumluluğu yazarlarına aittir.

The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors.

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Türkiye’deki Orman Yangınları Üzerine: Ne Yapmalı? Nerden Başlamalı?

Türkiye’deki Orman Yangınları Üzerine: Ne Yapmalı? Nerden Başlamalı?

Türkiye’de 2025 yılında gerçekleşen orman yangınları, çok sayıda can kaybının yanında büyük miktarda orman alanının yok olmasına ve ağır maddi zarara yol açtı. Yangınlar 2025 yılı için bitti gibi görünüyor; ama gelecekte olmayacak da diyemeyiz, çünkü gelecek yıllarda da aynı aşırı sıcak ve kuru hava, henüz ülkemizin yangına hassas kuşağında hükmünü sürdürecektir. Orman varlığı bakımından “orta” düzeyde bir ülke olan Türkiye, orman yangınları konusunda riskli iklime, bitki örtüsüne ve sosyal yaşam dokusuna sahiptir. Bu nedenle, orman varlığını korumak, yaşamsal önem taşımaktadır. Ormanları korumanın bir boyutu bakım ve geliştirme çabalarını kapsarken, en az bunun kadar önemli bir diğer boyutu da yangınla mücadeledir. Yangınla mücadele; yangını çıkmadan önlemeyi, çıktığında hızlıca gereken yerleri uyarmayı, etkili ve hızlı söndürme faaliyetine girişmeyi kapsamaktadır. Bunu başarmak, yangını çıkmadan önlemenin bütün gereklerini sağlamayı, yangınla mücadelede yer alacak insan gücünün sayısal ve eğitimsel nitelikleri ile ekipman kapasitesini üst düzeyde tutmayı gerektirmektedir. 2025 yangınları ve daha önceki yıllardaki deneyimler, ülkemizin yangınlara karşı ön hazırlık ve fiili mücadele süreçlerinde eksikleri bulunduğunu göstermiştir. Bu makalede, bütün bu konular, olabildiğinde akademik düzeyde ve gerçek bilgi temelinde ele alınmıştır.

Detay
Bakan Yardımcısı Olmadı, Müsteşar Verelim: Adalet Bakanlığı’nda Bakan Yardımcılığı Sorunu

Bakan Yardımcısı Olmadı, Müsteşar Verelim: Adalet Bakanlığı’nda Bakan Yardımcılığı Sorunu

2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ardından gerçekleştirilen bir dizi bürokratik reorganizasyondan biri de bakanlıklardaki en yüksek “atanmış kamu görevlileri” olan müsteşarların yerini, bakan yardımcılarının alması olmuştu. Hepimiz müsteşarları unutmuş ve bakan yardımcılarının varlığına alışmışken, geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir Kanun ile Adalet Bakanlığında yeniden müsteşarlık oluşturulduğunu öğrendik. Kamuoyunda “bakanlıklarda bakan yardımcılığı kalkıyor mu? ve/veya “müsteşarlıklar yeniden geri mi geliyor?” sorularına neden olan bu gelişmenin nedeni, aslında bütün bakanlıklarda yeniden müsteşarlık oluşturmak değil, sadece 2017 değişikliğinden sonra yürürlüğe konulan uyum düzenlemelerinde, Anayasa’nın emredici hükümlerine bazı aykırılıklar bulunmasıydı. Kamuoyunu aydınlatmak amacıyla Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için kaleme alınan bu makalede, bu haberler ve durumun asıl bilinmesi gereken arka planı detaylı şekilde analiz edilmektedir.

Detay