Yazı Gönder
Devlet Aklı ve Kurumsal Yönetim: Yunanistan’ın NATO’ya Dönüşünde Türkiye Nasıl ve Neden Hata Yaptı? İsveç ve Finlandiya’nın NATO Üyeliğine Dair Çıkarılacak Dersler

Yönetim Tasarımı

Devlet Aklı ve Kurumsal Yönetim: Yunanistan’ın NATO’ya Dönüşünde Türkiye Nasıl ve Neden Hata Yaptı? İsveç ve Finlandiya’nın NATO Üyeliğine Dair Çıkarılacak Dersler

26 Mayıs 2022

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

Rusya’nın Ukrayna’ya askerî harekâtı sonrasında İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine başvuru sürecini hızlandırması ile birlikte Türkiye, bazı çekincelerini öne sürerek belirli şartların yerine getirilmemesi halinde bu iki ülkenin NATO’ya girişini veto edeceğini duyurdu. Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik sürecine itiraz ederken, özellikle 1980 yılında Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne onay verdiği süreçteki hatalarını tekrarlamak istemediği için bu şekilde davrandığı iddiası en çok konuşulan konulardan birisi oldu. 1980 yılında Dışişleri Bakanı özel danışmanı olarak görev yapan Emekli Büyükelçi, Daryal Batıbay, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası kurulan Bülent Ulusu Hükümeti’nin ve aslında devlet yönetiminde tek söz sahibi olan Milli Güvenlik Konseyi’nin Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne nasıl onay verdiğinin birebir tanığı olmuştu. Bu anı yazısında, Daryal Batıbay, birebir tanığı olduğu o dönemdeki karar sürecinin arka planındaki gerçekleri ilk kez açıklıyor. Türkiye’nin 1980 yılındaki askeri yönetim altında Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne nasıl ve neden onay verdiğine, sürecin nasıl işlediğine, sonuçlarının ne olduğuna ve o dönemki karar süreçlerinden bugün için nasıl dersler çıkarılabileceğine dair önemli ipuçları veriyor. Bu çok özel anı yazısını, devlet yönetiminde ve dış politikada devlet aklını bir kenara bırakarak, kurumsal hafızayı ve birikimi yok sayarak, kurumsal yönetimi ve liyakati dışlayarak ve bir ya da birkaç kişinin şahsi tasarrufları ile gerekli risk, fayda-maliyet analizleri yapılmadan aldığı kararların; devlet yönetiminde, idarenin devamlılığında ve milletin istikbalinde nasıl ciddi sıkıntı ve sorunlar yaratabileceğine ışık tutması için yayınlıyoruz.  

Devlet Aklı ve Kurumsal Yönetim: Yunanistan’ın NATO’ya Dönüşünde Türkiye Nasıl ve Neden Hata Yaptı? İsveç ve Finlandiya’nın NATO Üyeliğine Dair Çıkarılacak Dersler

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine adaylıklarına karşı Türkiye’nin takındığı tutum, Ekim 1980’de Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünün zamanın askeri yönetimince koşulsuz kabul edilmesini gündeme getirdi ve “aynı hatayı tekrarlamayacağız” söylemi sıkça duyulur oldu. Ben de Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne ilişkin tanık olduklarımı yıllar sonra yeniden andım.

Türkiye’nin 1974 yılının Temmuz ayında Kıbrıs’a yaptığı askeri harekat sonrasında Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim had safhaya çıkmıştı. Bu askeri harekatın siyasal sonuçlarından birisi de NATO’nun güney doğu kanadını oluşturan Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginlik nedeniyle NATO ittifakının bu bölgede sorunlarla karşılaşması idi. ABD Kongresi, Yunan lobisinin girişimi ile müttefiki Türkiye’ye silah ambargosu getirmişti. Yunanistan ise, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini engellemediği için NATO’nun askeri kanadından çekilmişti. Türkiye ile Yunanistan Ege denizinde de ciddi sürtüşmelere yol açmakta olan uyuşmazlıklar içindeydiler. 

ABD’de 1977 yılında işbaşına gelen Carter yönetimi NATO ittifakının güney doğu kanadındaki durumu düzeltmeyi kararlaştırdı. Yoğun çabalarla, ABD Kongresinde Türkiye’ye silah ambargosunu kaldırtmayı başardı. “Ambargonun kaldırılmasının gerçek kazananları NATO ve Amerika’nın güvenliği olacaktır” temasını işleyerek ABD yönetiminin yaptığı yoğun girişimler sonucu, Senato’da rahat bir çoğunlukla, Temsilciler Meclisi’nde ise üç oy fark ile ambargo kaldırıldı. Bu karardan sonra, ABD yönetimi Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi için çalışmaya başladı. 

Yunanistan’da, Karamanlis Hükümeti, NATO’nun askeri kanadından çekilmenin amaçladığı sonuçları getirmediğini görerek, geri dönmeye hazır olduğunu ortaya koymaktaydı. 1977-80 döneminde işbaşında olan Ecevit ve Demirel Hükümetleri, Dışişleri Bakanlığı’nın görüş ve telkinlerine uyarak, NATO içinde oydaşıma gerektiren Yunanistan’ın dönüşüne onay vermek için, Ege’de 1952-1974 arasında geçerli olan komuta kontrol düzenlemesinin ortay hat boyunca iki ülke arasında bölüşülmesini şart koşuyorlardı. 1952 yılında ilişkileri iyi olan iki ülke, birlikte NATO üyesi olurken, Ege’deki komutan kontrol sorumluluğunu Yunanistan’a bırakan Türkiye, 1970’li yıllara gelindiğinde, Kıbrıs ve Ege sorunları ışığında, bu düzenlemenin sakıncalarını görmekteydi. Yunanistan ise, mevcut düzenlemelerde değişikliğe yanaşmıyordu.

1979 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali, daha da önemlisi İran’ın, İslam devrimi ile, ABD’nin müttefiki iken karşıtlığına geçmesi, NATO’nun güney doğu kanadının işlevsel duruma gelmesinin ve bu bağlamda, Yunanistan’ın NATO ittifakının askeri kanadına dönmesinin ABD yönetimi açısından önem ve önceliğini arttırmıştı.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi ile oluşan askeri yönetimin önüne gelen öncelikli dış politika dosyalarının arasında bu konu da bulunmaktaydı. 

A group of men standing in front of microphones

Description automatically generated with medium confidence

Fotoğraf 1: Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri, 16 Eylül 1980, (Kaynak: ©Anadolu Ajansı).

12 Eylül öncesinde Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi İlter Türkmen idi. New York BM Daimî Temsilciliğinde yanında çalıştığım İlter Bey, Müsteşar olunca, bir yıldır çalışmakta olduğum Kıbrıs-Yunanistan Dairesinden alıp, beni özel danışmanı yapmıştı. Askeri darbe sonucu oluşan Bülent Ulusu Hükümetinde Dışişleri Bakanı olunca, bu kez bakan özel danışmanı olmuştum.

A picture containing text, indoor, person, wall

Description automatically generated

Fotoğraf 2: İlter Türkmen (ön sırada) ve Daryal Batıbay (arka sırada). 

Fotoğraf 2, Telif Hakkı: © KAPDEM (Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi), 2022 (Daryal Batıbay’a özel teşekkürlerimizle).

İlter Bey’in Bakan olarak önündeki öncelikli konulardan biri Yunanistan’ın NATO’ya dönüş dosyası oldu. Ankara’daki ABD büyükelçisi de Bakanı ilk ziyaretinde bu konuyu açmayı ihmal etmedi. Gerek bölgesel gelişmelerin gerek Türk-Yunan ilişkilerindeki gerginliklerin tırmanmasının önlenmesi açısından Yunanistan’ın NATO ittifakının askeri yapısına dönmesinin tüm üyelerin çıkarına olacağını uzun uzun anlattı. İlter Bey, konuyu öncelikle değerlendireceğimizi ve büyükelçiyi bilgilendireceğimizi belirtti. Bakan başkanlığında Bakanlık içinde yapılan değerlendirme toplantısında, Ecevit ve Demirel hükümetlerinin izlediği tutumun sürdürülmesi benimsendi. İlter Bey, görüşlerimizi ABD ile ikili düzeyde anlatmak yerine, Brüksel’e giderek, tüm NATO üyelerinden oluşan Konseye ve Genel Sekreter Joseph Luns’a izah etmenin daha doğru olacağını kararlaştırdı. Başbakan Bülent Ulusu ve Devlet başkanı Kenan Evren ile görüşüp onaylarını aldıktan sonra, Genel Sekreter Luns ile yapılan temasta, NATO Konseyinin 20 Ekim 1980’de özel gündem ile toplantıya çağrılması kararlaştırıldı.

Brüksel’e giderken, İlter Bey, BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim ile Cenevre’de görüşmek üzere mutabık kaldı. İlter Türkmen ile Kurt Waldheim, daha önce de birlikte çalışmışlar, aralarında geçmişten gelen bir güven ve dostluk ilişkisi oluşmuştu.  New York’ta BM Daimî Temsilcisi olarak Waldheim ile yakın çalışma ilişkisi kurmuş olan İlter Bey, Ankara’ya döndükten sonra, Waldheim tarafından Tayland’a BM özel temsilcisi olarak atanmış, bu görevinden Dışişleri Müsteşarlığına getirilmesi üzerine ayrılmıştı. Bakan olunca, İlter Beyi telefon ederek ilk kutlayanlardan biri Waldheim idi. 

BM Genel Sekreteri ile ağırlıklı olarak Kıbrıs sorunu üzerinde kapsamlı bir görüşmenin sonrasında, NATO Daimî Temsilcimiz rahmetli Büyükelçi Osman Olcay’ın telefonu ile, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne ilişkin olarak Devlet Başkanı Evren ile NATO müttefik başkomutanı General Bernard Rogers arasında mutabakat sağlandığını öğrendik. İki eski arkadaş ve meslektaş olan İlter Bey ve Osman Bey, bir oldu-bitti ile karşılaşmanın hayret ve üzüntüsü içinde, uzun ve sıkıntılı bir telefon görüşmesi yaptılar. İlter Bey, Brüksel’e gitmeye gerek kalmadığı için hemen Ankara’ya dönmeyi kararlaştırdı. Cenevre’de son olarak Başbakan Ulusu ile telefonda görüştü ve onun da Evren-Rogers mutabakatından haberi olmadığını öğrendi.

Ankara’ya ulaşıp, Esenboğa’dan araba ile kente giderken, İlter Bey, “Doğru Ulusu’ya gidip istifa mektubumu vereceğim” dedi. 

Eski Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bitişik binalarda, Başbakan ile Dışişleri Bakanının ofisleri de aynı koridor üzerindeydi. Akşam olmuş, Özel Kalemde İlter Beyin Ulusu ile görüşmeden dönmesini bekliyordum. Devlet Başkanlığı ve 12 Eylül darbesi ile oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık, İlter Beyi telefonla aradı. Başbakan ile görüşmesinden dönen İlter Bey, istifasının kabul edilmediğini, ertesi gün Başbakan ile birlikte Kenan Evren ile görüşeceklerini, Haydar Saltık ile bu aşamada konuşmayacağını söyledi.

Ertesi gün İlter Bey beni evine çağırdı ve Çankaya’da Evren, Ulusu ve Saltık ile yaptığı dörtlü toplantıyı çalışma odasını sürekli adımlayarak nakletti. Kısaca, Evren, Rogers’ın Türkiye’nin Ege’deki NATO İttifakı komuta kontrol düzenlemesine ilişkin görüşlerinin haklı olduğunu belirtip, bunun için elinden gelen çabayı harcayacağını vaat ettiğini, bunun için asker sözü verdiğini, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına bir an önce dönmesinde NATO İttifakı’nın çıkarı olduğunu kendisine söylediğini dile getirmiş. Ben de “Uluslararası ilişkilerde böylesine önemli konularda, vaatlere dayanarak karar alınmaması gerekir” dedim. Kaldı ki, NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı (SACEUR) olarak Bernard Rogers bu konuda son söz sahibi değildir. Artık Yunanistan’ın eski komuta kontrol düzenlemesi ile askeri kanata döndüğünü varsayabiliriz. Burada kişisel kararlar ve vaatler ile ciddi bir hata yapılmıştı. Oysa, bu konuda 1977’den beri izlediğimiz tutuma bağlı kalsaydık, Afganistan ve İran’daki gelişmelerin de etkisiyle, ABD, Yunanistan üzerinde Ege’de daha esnek olması için baskıyı arttıracaktı. Ege’de yeni komuta kontrol düzenlemesi ile birlikte, Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olarak karasularının ötesinde ulusal hava sahası iddiasını da düzeltmeye zorlayabilecektik.

İlter Bey, bu gelişme ışığında görevinden ayrılmaya karar verdiğini toplantıda söylemesi üzerine, Kenan Evren’in kendisiyle baş başa görüştüğünü ve bu görüşmede, Rogers ile varılan mutabakata Haydar Saltık’ın kendisini ikna ettiğini, “bu işi askerler diplomatlardan daha iyi çözer” dediğini nakletti. Buna karşılık kendisinin de “Yurt dışındaki diplomatik temsilciliklere talimatları yazılı olarak Dışişleri Bakanlığının göndermesi gerekir, bu konuda bu kurala da uyulmamıştır. Üstelik, Brüksel’de konuyu yetkili NATO organları ile alınmış randevularda görüşmeye giderken karşılaşılan durum Türkiye’nin saygınlığı ve ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır. Orgeneral Saltık’ı Dışişleri Bakanı atamanızdan çok mutlu olacağına eminim” dediğini aktardı. 

A picture containing person, person, indoor, military uniform

Description automatically generated

Görsel 1: NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı, Bernard Rogers (solda), General Kenan Evren (sağda), (Kaynak: © Anadolu Ajansı).

Kenan Evren daha sonra bu kurallara bundan böyle titizlikle uyulacağına söz vermiş ve İlter Beyin görevine devam etmesini ısrarla rica etmiş. İlter bey, Evren’in ofisinde bırakamadığı istifa mektubunu ertesi gün Ulusu’ya elden vereceğini bana söylerken sesi titriyordu. New York ve Ankara’da birlikte çalıştığımız yıllar boyunca, o günün öncesi veya sonrasında, İlter beyi bu kadar üzgün ve öfkeli görmedim. Sabah kararını bir kez daha gözden geçirmesini ısrarla telkin ettim, “önemli bir yanlış yapıldı, ama görevde kalarak başka yanlışları önleyebilirsiniz. Devlet Başkanının size söyledikleri bu bakımdan cesaret verici” dedim durdum. 

İlter Bey sonunda istifadan vazgeçti. Özellikle Çankaya’daki toplantıda dile getirdiği hususlar aynen gerçekleşip, Yunanistan elini kolunu sallayarak NATO’nun askeri kanadına döndükten sonra, dış politikada askeri yönetim üzerindeki etkinliği çok arttı. O da bu etkinliğini, özellikle askerlerin yönetimi seçimle işbaşına gelecek sivil iktidara devretmesi için bir takvim belirlemesi amacıyla kullandı. Türkiye’nin Batı dünyasındaki yerinin temelini NATO ve Avrupa Konseyi üyeliklerinin oluşturduğunu, ‘1960’lı yıllarda darbe ile iktidara el koyan askeri rejim nedeniyle Yunanistan’ın Avrupa Konseyi’nden çıkarıldığını’ vurgulayarak, aynı sonucu yaşamamak için, belirli bir takvim içeren sivil yönetime dönüş programını benimsemeye ve açıklamaya Milli Güvenlik Konseyi’ni ikna etmede hayati rol oynadı.

Yıllarca İlter Beye anılarını yazmasını telkin edip durdum. Yazmadı, artık yazacağı da yok. Yunanistan’ın NATO İttifakı’nın askeri kanadına dönüşüne ilişkin o sıkıntılı günlerde bana anlattıklarını kimse ile paylaşmama talimatı vermişti. Sonraları kendisinin birileriyle konuşup konuşmadığını bilmiyorum. Aradan geçen yaklaşık kırk iki yıl sonra, tarihe not düşmek için bu satırları yazıyorum. Özetlemeye çalıştığım bu yaşananlar, dış politikada kurumsal çerçeveyi dışlayarak, bir veya birkaç kişinin karar almasının risk ve sakıncalarını yansıtan somut bir örnektir.

KAPDEM NOTU: 1980 yılında Yunanistan Başbakanı Georgios I. Rallis, Türkiye’nin vetosunu kaldırması sayesinde Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına geri dönmesi sonrası Yunanistan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmasında ‘Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü Türkiye’ye karşı diplomatik bir zaferdir. Artık Kıbrıs sorununa NATO içinde de sahip çıkabileceğiz’ ifadelerini kullanmıştır.

Kurumsal Not: KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir. 

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

Henry Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923’te doğmuş ve 29 Kasım 2023’te 100 yaşında hayata veda etmiştir. Soğuk Savaş Dönemi’nin en önemli aktörlerinden birisi olarak kabul edilen Kissinger, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanları Richard Nixon ve Gerald Ford dönemlerinde Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak kritik görevler üstlenmiştir. Diplomasi, strateji ve jeopolitik çatışma konularında dünyanın en tanınmış uzmanlarından birisi olarak çok ayrıcalıklı bir konumda bulunan Henry A. Kissinger, Amerikalı diplomat, Dışişleri Bakanı, ulusal güvenlik danışmanı, uluslararası stratejist, siyaset bilimci, jeopolitik siyasi danışman, güvenlik danışmanı ve siyasetçi kimlikleri ile dünyadaki çatışmaları ve değişimleri yönlendirme ve yönetme konusunda ciddi bir üne sahiptir. Bu siyasi anı yazısında, Henry. A. Kissinger’ın 1994’te yılında Türkiye’ye yaptığı ziyaret ve Türkiye’de dönemin başbakanı Tansu Çiller ile özel görüşmesinin detaylarına yer verilmektedir. Bu özel görüşmede neler konuşulduğu, görüşmeye refakat eden emekli büyükelçi, kıdemli Türk diplomat, o dönem Tansu Çiller’in başdanışmanlığını da yapan Daryal Batıbay’ın kaleminden ilk kez aktarılmaktadır. Yine aynı görüşmede bahis konusu olan, Henry A. Kissinger’ın, Türkiye’nin Akdeniz’deki sismik aramaları sonrası alevlenen Türk-Yunan krizi üzerine Türk Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Yunan Dışişleri Bakanı Dimitrios Bitsios’u New York’a özel bir görüşmeye çağırması sonrası yapılan toplantıdaki mahrem bir anekdot da bu yazıda açıklanmaktadır. Henry A. Kissinger, 1976’da New York’ta Türk Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Türk heyeti ile Manhattan’daki bir otelde özel bir toplantı yapmıştır. Kissinger’ın görüşme sonrası espri ile karışık basına ‘bu görüşmeden sonra Yunan bakan ile de görüşünce bir psikiyatriste gideceğim’ diye vurgu yaptığı gergin bir havada geçen toplantıdaki çok özel anlar bu anı yazısında okuyucu ile paylaşılmaktadır.

Detay
Başkanlık Anılarım: Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı Süreci: Bölüm 2

Başkanlık Anılarım: Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı Süreci: Bölüm 2

Türkiye, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Dönem Başkanlığı görevini 10 Kasım 2010 tarihinde devraldı. O dönemde, Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimî Temsilciği görevini altı buçuk yıldır Strazburg’da bulunan Büyükelçi Daryal Batıbay üstleniyordu. Türkiye, Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı’nı deneyimli bir Daimî Temsilci ile yürütmek istiyordu, o nedenle de Daryal Batıbay’ın Strazburg’daki görev süresi uzatılmıştı. Bu anı yazısında; Türkiye, Dönem Başkanlığı sürecinde yol haritasına hangi hedefleri koydu; hedeflerine ulaşmak için hangi öncelikleri belirledi ve hangi stratejileri devreye soktu; hedeflerini gerçekleştirme konusunda neler yaptı ve başarılı olabildi mi gibi konular detaylı olarak ele alınmaktadır. Bu sürecin iç yüzünü gün ışığına çıkaran detayları ve politika yapımı, uygulaması ve değerlendirmesi hususlarında ne gibi dersler çıkarılabileceğini o dönemde Türkiye’nin Avrupa Konseyi Daimî Temsilcisi olarak görev yapan Daryal Batıbay’ın aktardığı anılarından öğreniyoruz. Yazıda; yabancı düşmanlığı, İslamofobi, ayrımcılık, insan hakları sorunları, göçmenler, Kıbrıs sorunu, kadına karşı şiddet, AB hukuku ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyumsuzlukları gibi konulardaki çalışmalar birinci ağızdan anlatılmaktadır. Özellikle Kıbrıs’ta Rumların açtığı mülkiyet davaları ve Rum kayıplar sorunları ile nasıl baş edildi, Türkiye’nin dış politikada ‘yumuşak gücü’ nasıl arttırıldı ve yansımaları bugünlere de ışık tutan hangi işbirlikleri geliştirildi gibi konularda ilham veren bir politika yapma ve uygulama sürecine tanık oluyoruz. Batı Avrupa’daki İslamofobi ve yabancı düşmanlığı gibi sorunlarla mücadelede Türkiye’nin öncü olduğu konuda nasıl kendi kendini engellediğini öğreniyoruz. Kadına karşı şiddet ile mücadele konusunda çok önemli bir eşik olan İstanbul Sözleşmesi süreci ve Türkiye’nin sürece nasıl önderlik ettiğine yine bu anılar vasıtasıyla şahitlik ediyoruz. Avrupa Birliği hukuku ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uyumluğu ve tümü üye ve üye olmayan ülkelerde bağlayıcı olması konusundaki çalışmaları takip edebiliyoruz. Daryal Batıbay’ın Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için kaleme aldığı Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı sürecindeki anılarını iki bölüm haline yayınlıyoruz. Bu anı yazısının; Türkiye’de ve dünyada politika yapma, uygulama ve değerlendirme süreçlerinde çalışan tüm devlet görevlilerine, kamusal/özel tüzel kişiliklere ve kişilere katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Başkanlık Anılarım: Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı Süreci: Bölüm 2 Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirdiği ortak değerleri güçlendirecek üç konuyu dönem başkanlığımızın hedefi yaparak, Türkiye’nin yumuşak gücünü dış politikada da ortaya koyabilecektik. Bu konulardan ilki zaten Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun fikriydi. New York’ta ikiz kulelere 11 Eylül 2001 saldırısı sonrasında Batı Avrupa’da da, İslam adına hareket ettiğini iddia eden kişilerce girişilen birkaç terör saldırısının da etkisiyle, göçmenler, yabancılara ve özellikle Müslümanlara hoşgörüsüzlük artmış ve yabancı düşmanı, popülist siyasi partiler destek bulmaya başlamıştı. Genel Sekreter Jagland ile görüşerek, Avrupa demokrasilerinde ortaya çıkmakta olan hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığa çözüm önerileri getirecek bir Seçkin Şahsiyetler Grubu kurulmasına ön ayak olmasını önerdim. Jagland, önerimizi desteklediğini, üzerinde çalışmaya başlayacağını söyledi. Birkaç gün sonra beni arayan Genel Sekreter, Grubun başkanlığı için eski Almanya Dışişleri Bakanı Joscka Fischer’i önerdi; bizim de desteğimizle Fischer, Grup Başkanı oldu. 10 Kasım toplantısında Davutoğlu bir Seçkin Şahsiyetler Grubunun Fischer başkanlığında oluştuğunu açıkladı ve Avrupa’daki hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık akımları ile mücadele etme gereğini uzunca anlatan bir konuşma ile başkanlığı devir aldı. Eski NATO Genel Sekreteri ve İspanya Dışişleri Bakanı Javier Solana, AB Komisyonu eski üyesi ve İtalyan Hükümetlerinde bakanlık yapmış olan Emma Bonino gibi isimler de Grupta yer aldı. Grup altı ay içinde İstanbul ve Brüksel’in de aralarında olduğu Avrupa kentlerinde altı toplantı yaptı, geniş bir yelpaze içinde birçok kişiyle görüşmelerde bulundu. İstanbul’daki toplantısının bitiminde Dışişleri Bakanı Davutoğlu Grup ile bir çalışma yemeği düzenledi ve Grubun kurulmasına ön ayak olmamızın nedenlerini ve hazırlayacağı rapordan beklentileri dile getirdi. Grubun raportörlüğünü yapan kıdemli İngiliz gazeteci Edward Mortimer’in kaleme aldığı ayrıntılı raporu 6 Nisan 2011’de aldık. “ Birlikte Yaşamak: 21. Yüzyılda Avrupa’da Farklılıklar ile Özgürlüğü Birleştirmek ” başlıklı Rapor Avrupa toplumlarının artan hoşgörüsüzlük, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, bazı din adamlarının kışkırttığı İslami aşırılık gibi risklerle karşı karşıya olduğunu anlatmakta, bu risklerin göç, güvensizlik, medyanın azınlıklar hakkında yaratığı yanlış bilgilerden ve hükümetlerin hatalarından kaynaklandığı belirtmekte ve bir dizi öneri ve tavsiyelere yer vermekteydi. Nisan 2011 ortasında Parlamenter Meclise dönem başkanı olarak hitap etmek için Strasburg’a gelen Davutoğlu, oldukça öfkeli biçimde, raporu beğenmediğini, “İslami aşırılık” diye bir kavramı kabul etmediğini, raporu Türkiye’de kamuoyunun dikkatine getirmeyeceğini, Gruptan bekleneni alamadığımızı söyledi. 77 sahifelik raporda kullanabileceğimiz birçok husus olduğunu, “İslami aşırılık” hakkındaki birkaç paragrafın sadece bazı din adamlarının etkinlikleriyle irtibatlandırıldığını ve Avrupa’daki Müslüman toplumların geneline mal edilmediğini anlatmaya çalıştım, ama Bakan konuyu tartışmayacağını bildirip noktayı koydu. Böylece kendi girişimimizi kendimiz sonuçsuz bıraktık. Bu süreçte Grubun Başkanı Fischer'i tanımak fırsatı bulduğum için şanslıyım. Grubun Strasburg, İstanbul ve Brüksel'deki toplantılarına katıldım. Toplantılar arasındaki dönemlerde de Fischer ile telefonla ve mesajla sıkça temas ettik. Fischer meslek yaşamım boyunca tanıdığım şahsiyetler arasında beni en çok etkileyenlerden biri oldu. Müthiş vizyon sahibi olduğu kadar son derece gerçekçiydi. Temaslarımızda, Avrupa'da yayılmakta olan yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve ayrımcılığın kendisini de çok rahatsız ettiğini, bu nedenle bu konuya Başkanlığımız döneminde eğilmemizden memnun olduğunu ve Grubun Başkanlığını seve seve kabul ettiğini söyledi ve “ böyle bir inisiyatif AB'den gelmeliydi. Ama mevcut Fransız ve Alman Hükümetlerinden bunu beklemek gerçekçi değil ” demişti. Raporda, yapılan öneri ve tavsiyelerin AB ve AK dönem başkanlıkları tarafından izlenmesi çağrısı da yapılıyordu. Gerek AB dönem başkanı Polonya gerek bizden sonraki AK dönem başkanı Ukrayna telkinlerime rağmen, konuya ilgi göstermediler. Fransız Daimî Temsilcisi, çok beğendiği raporun AB içinde ele alınmasını kendi makamlarına tavsiye ettiğini, ancak Sarkozy yönetiminde kabul şansı olmadığını bana özel olarak söyledi. Avrupa toplumlarında son on yılda gözlemlenen gelişmeler raporun gözlem ve önerilerinin geçerliliğini her geçen gün doğrulamaktadır. Avrupa’nın seçkin şahsiyetlerinin adlarını verdiği raporu rafa kaldırmak yerine, sahiplenerek ısrarla izlemesini yapabilseydik dediğim pek çok vesile oldu. Başkanlığımız ikinci hedefi kadınlara karşı şiddet ile mücadele için hukuki bağlayıcılığı olan bir Avrupa Sözleşmesi hazırlamak ve başkanlığımızın bitiminde imzaya açılacak şekilde sonuçlandırmak oldu. Kadınlara karşı şiddet evrensel bir insan hakkı sorunuydu. BM’de bu sorunu bir ölçüde kapsayan, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) 1979 yılında imzaya açılmıştı. Katılan ülke sayısı çok olmakla birlikte, konulan çekinceler ve BM sözleşmelerinin denetiminin yetersizliği nedeniyle, CEDAW sorunla mücadelede etkili olmamıştı. Kaldı ki, kadınlara karşı şiddet tüm Avrupa ülkelerinde de ciddi bir insan hakları sorunuydu. AK Sekretaryasının derlediği bilgiler, Avrupa genelinde kadınların %57sinin cinsel taciz gördüğünü, her yirmi kadından birinin tecavüze uğradığını ve ev içinde kadınların hedef olduğu şiddetin sadece %12sinin polise iletildiğini ortaya koyuyordu. AK üyesi ülkelerin hukuk sistemleri ve yasal standartları bu ciddi Avrupa sorununda farklılıklar taşımaktaydı. AK içinde de sorunun önemi anlaşılmaya başlanmıştı. Bakanlar Komitesi 2006‐8 yıllarında kadınlara karşı şiddet ile etkin mücadele için üye ülkeleri yaygın bir kamuoyu kampanyası yürütmeye davet etmişti. Parlamenter Meclis aldığı bir kararla, Bakanlar Komitesini bu mücadele için hukuken bağlayıcı bir Avrupa Sözleşmesi yapması çağrısında bulunmuştu. Başkanlığı devraldığımızda, konu AK içinde bu durumdaydı. Türkiye’de de çok ciddi boyutlarda olan bu insan hakları sorununda Başkanlığımız döneminde bu çağrıyı hayata geçirmeye yöneldik. Sözleşme taslağını hazırlamakla görevli uzmanlar komitesine bu alanda çok yetkili bir ismi, Prof. Feride Acar’ı üyemiz olarak atadık. Yazım çalışmalarında karşılaşılan güçlükleri aşmak için Prof. Acar ile birlikte çalışma yemeklerinde lobi çalışması yaptık. Bu çabalarımıza Bakanlar Komitesi sekretaryasının başı olan Mireille Paulus da çok yardımcı oldu. AB Komisyonu’nun Aka’daki temsilcisi de her aşamada destek verdi. Bu uğraşlar sonucu, 11 Mayıs 2011 tarihinde düzenlenecek olan Bakanlar Komitesi öncesindeki son Daimî Temsilciler toplantısında 47 üye ülke Sözleşme’nin İstanbul’da imzaya açılmasına alkışlarla onay verdi. Söz alan, birçok ülkenin daimî temsilcisi Sözleşmenin AK’ın standartlar yaratmak açısından son yıllardaki en önemli kodifikasyon çalışması olduğunu, insan hakları koruma sistemindeki önemli bir boşluğu doldurduğunu dile getirdi. İstanbul Sözleşmesini bugüne kadar imzalamayan iki AK ülkesinden biri olan Rusya’nın ise o toplantıdaki sessizliği dikkat çekti. Bu konuda dünyadaki ilk ve tek hukuki bağlayıcı belge olan İstanbul Sözleşmesi kadınlara karşı şiddeti insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlamakta ve hangi eylemlerin şiddet olarak niteleneceğini belirlemektedir. Sorun ile mücadele için ilk harfleri İngilizcede “p” ile başlayan üç hedef (“prevention” önleme, “protection” koruma ve “prosecution” cezalandırma) ortaya koymakta ve bu hedefler için Avrupa standartları getirmektedir. Kadınlara karşı şiddet gibi evrensel bir insan hakkı sorununda hukuken bağlayıcı bir uluslararası sözleşmeye öncülük etmesi Türkiye’nin dış politikadaki yumuşak güç potansiyelini yansıtmaktadır. İstanbul’un adıyla anılan Sözleşmeyi ileri demokrasilerden oluşan kırk dört Avrupa ülkesi (Türkiye dışında) ile Avrupa Birliğinin imzalamış olmaları varılan sonucun önem ve değerini arttırmaktadır. Dönem başkanlığımızın üçüncü hedefi, insan hakları açısından Avrupa’da ortak hukuk alanı yaratmayı amaçlayan AİHS sisteminin boşluklarını gidermekti. Sözleşmenin denetim organı olan AİHM içtihadıyla ve Mahkemeye bireysel başvuru hakkı yoluyla 1954’ten bu yana Avrupa ortak hukuk alanı oluşturulmasında büyük mesafe alınmıştı. Ancak, AB içinde artan entegrasyonla üye ülkeler kendi yetkilerinin bir bölümünü AB kurumlarına devretmişler ve AB’nin tüzelkişilik olarak AİHS’ne taraf olmaması nedeniyle, bu yetki devri, Avrupa ortak hukuk alanında boşluk yaratmaktaydı. AB’nin AİHS’ne taraf olması bu boşluğun kapatılması için zorunluydu. Böylece AB kendi üyesi olan 27 ülke ve üyesi olmayan 20 AK üyesi (Türkiye dahil) ile aynı uluslararası insan hakları denetimine tabi olacaktı. Bu, AB hukuku ile AİHS sistemi arasında uyum ve tutarlılığı da güçlendirmiş olacaktı. Başkanlığımızı devralmadan bir yıl önce, 2009 Lizbon Zirvesinde AB, AİHS’ne katılmayı zaten kararlaştırmıştı. Başkanlığı üstlendikten sonra gözlemci olarak katılmakta olduğum Strasburg’daki AB ülkelerinin daimî temsilcileri toplantısına konuyu getirdim ve Lizbon Sözleşmesiyle AB’nin AİHS’ne katılma iradesini hayata geçirmek için dönem başkanı olarak Brüksel’de Komisyon ile ilk teması başlatmayı öngördüğümüzü bildirdim. AK’taki AB Komisyonu temsilcisi kısa süre sonra, Brüksel’in bu süreci başlatacak görüşmeye hazır olduğunu bana bildirdi. Genel Sekreter Jagland, AB’deki Daimî Temsilcimiz Büyükelçi Selim Konuralp ve benimle ile birlikte Dışişleri Bakanı Davutoğlu Brüksel’de ilgili AB Komiseri ile konuyu ele aldı. Dönem başkanlığımız sona ermeden, AB Komisyonu, 2011 sonbaharında AİHS’ne katılım müzakerelerine başlama yetkisini aldığını açıkladı. Üzerinden on bir yıl geçmiş olmasına rağmen, AB’nin AİHS’ne katılımı hala gerçekleşmiş değildir. 2011 sonbaharında başlayan görüşmeler Nisan 2013’te anlaşmaya varılmasıyla sonuçlanmış, ancak görüşü istenen Avrupa Adalet Divanı, AB hukuku açısından anlaşmanın sorunlar yarattığına karar vererek, Aralık 2014’te olumsuz görüş vermiştir. Yedi yıl sonra, dönem başkanlığımızda başlattığımız AB‐AK müzakere süreci hala tamamlanmış değildir. Başkanlığımız döneminde öngörmediğimiz bir gelişme de yaşadık. Sonradan Arap Baharı olarak anılacak Arap ülkelerindeki otoriter rejimlere karşı ilk halk hareketi Ocak 2011’de Tunus’ta başladı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu beni arayarak, “ Ben Ali’nin devrilip yerine gelen yönetim ile AK’ın temasa geçmesini, böylece Tunus’un demokrasiye geçiş sürecine destek olmak istediğini ” belirtti ve bu yönde girişimlerde bulunmamı istedi. Genel Sekreter Jagland ile görüşerek, birlikte Tunus’a gitmeyi ve AK’a bağlı Venedik Komisyonu ile yeni Tunus yönetimi arasında işbirliği önermeyi kararlaştırdık. Venedik Komisyonu 90’lı yılların başında Doğu Avrupa ülkelerinin demokrasiye geçiş sürecinde anayasa ve temel yasaların hazırlanmasına yardımcı olmak amacıyla kurulmuş AK’ın uzmanlık organıydı. Davutoğlu, Genel Sekreter ile birlikte Tunus’a gitmekten memnun olacağını söyledi ve Mart 2011 ortasında birlikte Tunus’a gittik. Yeni yönetim ile temaslarda Davutoğlu AK adına konuşmaktan son derece mutlu görünüyordu. Tunus’un Venedik Komisyonu’na üye olması kararlaştırıldı. Kısa süre sonra da Tunus Komisyon üyesi oldu ve geçiş sürecinde Komisyon ile yakın işbirliği yaptı. Tunus’un Arap baharından demokratik rejime geçebilen ve bugüne kadar bunu yaşatabilen tek Arap ülkesi olmasında AK ile işbirliğinin ve onu gerçekleştiren dönem başkanlığımızın umarım mütevazı bir katkısı olmuştur. Tunus’taki resmi toplantılardan sonra bu ülkenin Müslüman Kardeşler hareketinin lideri, Raşit Gannuşi ile Büyükelçiliğimizde bir araya geldi. İki saat kadar süren ikili görüşmeye başka kimse katılmadı. Gannuşi, 22 yıl Londra’da sürgünde yaşadıktan sonra, Ben Ali rejiminin devrilmesinden sonra Tunus’a dönmüş ve bizim ziyaretimizden iki hafta önce düzenlenen kurucu meclis seçimlerinde partisi %37’den yüksek oyla en büyük siyasi parti olmuştu. Dönem Başkanlığımız 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da ev sahipliği yaptığımız Bakanlar Komitesi toplantısı ile sonlandı. Toplantı marjında İstanbul Sözleşmesi’nin imza törenini düzenledik. İlk imzayı da Dışişleri Bakanı Davutoğlu attı. Benim için ise, çok yorucu bir altı ayın sonu gelmişti. Ertesi gün, “bir tatili hak ettiniz” diyen Bakanın izniyle, Strasburg’a dönmeden önce, bir haftalık tatil için Kıbrıs’a uçtum; emeklilik yıllarımı geçireceğim Ada’ya. Kurumsal Not : KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir.

Detay