Depremden Sonra: Yine Mi Aynı Şeyleri Söylemek Lazım? İşlemeyen Sistemin Baş Aktörleri: Müteahhitler, Yapı, Denetim Şirketleri ve Ruhsat Makamları: Bölüm 1
1. Önsöz
Başlık tanıdık gelecektir size: “Depremden Sonra: Yine Mi Aynı Şeyleri Söylemek Lazım?...” Mevlana’nın ünlü sözünden esinlendik çünkü: “Dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” sözünden. Ama işte burada biraz değiştirmek gerekiyordu bu güzel cümleyi; çünkü deprem dünde kalmıyor, bugünümüzü de yarınımızı da etkiliyor; depreme karşı alınması gereken ama bir türlü alınmayan önlemlerin listesine gelince, o liste de on yıllardır hep aynı, hep… Çünkü bilimsel gerçekler de hiç değişmiyor.
Yine büyük bir felaket yaşadık. Yine yıkım, yine ölüm, yine sefalet manzaraları….
Öyle çok başlık var ki yazacak ve öyle çok söz var ki o başlıkların altını sayfalar boyunca dolduracak…
Fakat insan, “şimdiye kadar yazılıp söylenenin ne faydası olmuş ki şimdi ne faydası olacak?” diye düşünmeden edemiyor… Şairin dediği gibi: “Varak-ı mihr-ü vefayı kim okur, kim dinler?”
Ama olsun; biz yine de birkaç söz edeceğiz. Bazısını herkesin bildiği ve artık dinlemekten bıktığı, bazısını pek bilmediği, fakat merak falan da etmediği birkaç söz…
Bu uzun konuyu iki bölümde kısa, öz ve anlaşılır birer analiz şeklinde ele almayı planladık. İlk bölümde ülkemizdeki yapı üretim ve denetim sisteminin genel işleyişini, sistemin oyuncularını (müteahhitleri, denetim şirketlerini) ve izin/ruhsat süreçlerini ele alacağız. Sistemin işleyişinde ortaya çıkan sorunları ve aslında bu sistemin neden işlemediğini tartışacağız. İkinci bölümde ise “ne yapmalı” sorusuna yanıt aradığımız bir analiz ile devam edeceğiz.
2. Giriş: Sistemin Aktörleri: Müteahhitler, Yapı Denetimi Şirketleri, Ruhsat Makamları
Birinci bölüme giriş yaparken nerden başlamalı? Gelin; birinci bölüme basit bir soruyla başlayalım:
Siz, Türkiye’de bugüne kadar herhangi bir devasa yapının, bir gökdelenin, AVM’nin, ya da moda ismiyle rezidansın “imar kurallarına aykırı biçimde yapıldığı için” yıkıldığına şahit oldunuz mu?
Sizden önce biz yanıt verelim: Olmadınız!
Küçücük binaların, gecekonduların yıkıldığına elbette şahit oldunuz; ama örneğin İstanbul’un bağrına “bir bıçak gibi” saplanan Gökkafes’in yıkıldığına şahit olmadınız. Sultanahmet Cami’nin hemen arkasından, iki cadı süpürgesi gibi uzanan, şehrin güzelim siluetini katleden Zeytinburnu’ndaki 16/9 kulelerinin yıkıldığına şahit olmadınız. Yapımı yıllarca süren Tat Kulelerinin ya da Zorlu Center’in yıkıldığına şahit olmadınız. Ankara’daki Togo kulelerinin yıkıldığına şahit olmadınız. Ve daha niceleri…. Oysa burada saydığımız (ve sayamadığımız) bütün bu yapılar; imar planlarına aykırı biçimde fazla katlar ve yapı alanları içeriyordu; bir kısmı inşaat ruhsatlarına bile aykırı biçimde inşa edilmişti; bazıları ruhsat süresini defalarca aşmıştı. Hemen hepsi; çok çeşitli, akla hayale gelmeyecek yöntemler, uygulamalar, bürokratik oyunlarla yasal hale geldi ve varlıklarını sürdürüyorlar.
Oysa gecekonduların, küçücük derme çatma yapıların hiç öyle uzun uzadıya mahkeme süreçlerine, itirazlara falan tabi olmadan yıkıldığına çok şahit oldunuz. Devletin bir sabah dozerleri, kepçeleri, polisi ve jandarmasıyla kentin kanserli urunu söküp atmaya geldiğini izlediniz. Bağırış, haykırış, kendini yerlere atma, kepçelerin üstüne tırmanma, çatılara çıkıp sağa sola kiremit savurma, üstüne gaz döküp eline yanan kibriti alma, küçük çocukların boğazına bıçak dayama biçimindeki eylemlerle sürüp giden kargaşayı hiçbir zaman gecekonducuların kazanamadığını, hep devletin galip geldiğini gördünüz.
3. Türkiye’deki Depremler Üzerine Kısa Bir Tarihi Bakış
Ülkemizin deprem tarihçesini, hemen herkes 1939 Erzincan Depremiyle başlatır.
Bir bakıma doğrudur bu, çünkü daha eski tarihlere ilişkin sağlıklı kayıtlar pek yoktur, bu tarih en azından yaşı uygun olanların belleğindedir ve yarattığı yıkım bakımından gerçekten kayda değerdir. 33 bine yakın insanın öldüğü ve 120 bine yakın yapının yıkıldığı bir felaketti bu.
Fakat 1939 depreminin “milat” niteliği sadece yarattığı yıkımdan kaynaklanmaz. Bu deprem, bizim ülke ve halk olarak deprem karşısındaki umursamazlığımızın ve kaderciliğimizin de miladıdır bir bakıma. Çünkü bu ağır yıkımı yaşamış aynı Erzincan’da, 1983 yılında meydana gelen depremde 1155 kişi ölmüş, 6-7 bin yapı yıkılmıştı. Üstelik bu kadar da değil: aynı Erzincan’da 1992 yılında meydana gelen depremde de 650’den fazla insan öldü, 7-8 bin bina yıkıldı ya da hasar aldı. Gördünüz: Aynı kentteki aynı depremlere gösterilen aynı umursamazlık….
Sonra ülkede başka pek çok irili ufaklı depremler oldu ve nihayet, şimdi 30’larını sürmekte olan herkesin şöyle veya böyle anımsadığı 1999 depremi geldi çattı.
1999 Depremi, Türkiye için milat demeyelim, ama “gerçek bir dönüşümün” başlangıcı oldu. Resmi kayıtlara göre 20.000’e yakın insanımızın öldüğü, 300.000’e yakın ev ve işyerinin hasar aldığı bu depremden sonra, gerçekten “devrim” niteliğinde yasal-yönetsel uygulamalar başlatıldı.
Bu yasal-yönetsel uygulamaları özetleyecek olursak;
* Yapı ve zemin ile ilgili teknik kurallar ağırlaştırıldı. Aslında bu konuda depremden kısa süre önce, 1998 yılı başında yürürlüğe giren “Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik” ile özellikle deprem afetleriyle ilgili olarak, yapılarda bir dizi teknik kural değişiklikleri öngörülmüştü. Depremden sonra bu kurallar biraz daha ağırlaştırıldı.
* Yapı denetim sistemi tümüyle değiştirildi, bu görevi profesyonel biçimde yürütecek uzman “yapı denetim kuruluşları” oluşturuldu. Bu amaçla, önce 2000 yılı başında bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarıldı, bunun Anayasa Mahkemesi’nce iptali üzerine 2001 yılı ortalarında aynı konuda “Yapı Denetimi Hakkında Kanun” çıkarıldı.
* Yapı müteahhitliği ve müteahhitleri ile ilgili bazı düzenlemeler yapıldı.
Bunlar, depremden hemen ya da kısa süre sonra yapılanlardı; fakat asıl sorunu, yani 1999 depreminde henüz yıkılmamış ve olabilecek herhangi bir başka depremde “yıkılmaya hazır” milyonlarca derme çatma yapının yarattığı tehdidi usulünce yok etme sorununu ortadan kaldırmıyordu.
Bu sorunu ortadan kaldırmak için gerekli yasal-yönetsel düzenlemeler için ise on yıldan daha uzun zaman geçmesi ve deprem şeytanıyla bir kez daha yüz yüze gelinmesi gerekti. Kamuoyunda “kentsel dönüşüm” adıyla bilinen gayretler, ancak 2011 Van Depremlerinden sonra, 2012 yılında çıkarılan “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ile başlatılabildi.
Nihayet, Şubat 2023 faciası…
Görülüyor ki yapılan onca düzenleme pek işe yaramamış. Yine bir şeyler yanlış, eksik, kötü gitmiş. Yapı denetimi çalışmamış, kentsel dönüşüm ise çuvallamış…
Çalışmamızın bu bölümünde, 1999 depreminden hareketle ve o depremden sonra oluşturulan ya da oluşturulduğu sanılan sistemlerin neden çalışmadığını irdeleyeceğiz.
4. Müteahhit: Sistemin Baş Aktörü mü? Tek Sorumlu Mu?
1999 Depreminin “en ateşli” tartışma konusu olan “yapı müteahhitlerinin”, yaşadığımız son felaketten sonra da yeniden ve bu kez çok daha geniş biçimde tartışma konusu olduğunu görüyoruz. Fakat nasıl ki 1999 Depreminde bu tartışmalar; sadece bir müteahhittin, (üstelik toplumda “günah keçisi” gibi algılanmasına neden olunacak biçimde) mahkûm edilmesi dışında kayda değer hukuksal bir sonuca ulaşmadıysa, bu kez de ulaşacak gibi görünmüyor.
Çünkü;
Her ne kadar bu kez işin “cezai sorumluluk” boyutuna 1999’dan daha hızlı bir giriş yapıldığını, pek çok savcının görevlendirildiğini, yapılardan örnekler alındığını ve şimdiden bazı tutuklamalar yapıldığını görüyor olsak da olay yine “müteahhitler” çevresinde yoğunlaşmaktadır. Yine “ilkokul mezunu müteahhit” haberleri manşetlere çıkmakta, ama bu elbette hiç doğru değil…
Gelin, önce şu soruyu yanıtlayalım: Müteahhit nedir, ya da kimdir?
Sözlüklerde bazı tanımlar, yasalarda çeşitli tarifler vardır; ama müteahhit deyince, eskiden beri çoğumuzun aklına hükümetler kurup hükümetler deviren, bakanlar ve başbakanlarla gece yarıları ihale konulu yastık sohbetleri yapan kamu inşaat müteahhitleri ve ihale yolsuzlukları gelirdi. Ne var ki son yıllar içinde artık bu da biraz değişti. Artık müteahhit deyince aklımıza ilk gelenler yap-işlet-devret türü büyük kamusal yatırımlar, bu yatırımları gerçekleştiren konsorsiyumlar ve bunlara sağlanan yüksek tutarlı garantiler geliyor.
Halk dilinde “yap-sat’çı” denilen ve asıl büyük gurubu oluşturan özel inşaat müteahhitlerine gelince, bunların “ne idiğü” hakkındaki ilk sorgulamalar, 1999 depreminden sonra alevlenmişti; çünkü o tarihe kadar, bu özel inşaat müteahhitleri kimsenin pek fazla dikkatini çekmemişti. Onlar da bu “boşluktan” yararlanarak ve “dişe dokunur” hiçbir meslek kuralı ile bağlı olmaksızın; sulak tarım arazilerine, ormanlara ve dolgu alanlarına kentler kurmuşlar, iki katlı yığma binaları yıkıp yıkıp aynı arsalara altı katlı apartmanlar dikmişlerdi. 1999 Depremi, işte bu adamlar hakkındaki “kim bunlar” sorularının da miladı oldu. Depremden sonra yapım müteahhitliği ile ilgili eleştiriler, “önüne gelenin müteahhit olduğu, ilkokul mezunlarının bile bu işi yaptığı” gibi, “popülist” noktalara uzanmıştı. “Müteahhitler mühendis olsaydı yapılar çökmezdi” türünden yargıların çok da gerçekçi olmadığını anlamak için Bayındırlık Bakanlığında yıllarca çalıştıktan sonra emekli olmuş nice mühendis-mimar müteahhittin yaptığı yapıların da çöktüğü bilmek yeterdi, ama halkın böyle bilgilere ulaşması elbette mümkün değildi.
1999 Depreminden sondaki yıllar içinde, yapım sektörünün başka alanlarındaki başka düzenlemeler yanında, işte bu özel yapı müteahhitliği hakkında da bazı “kurallar” yürürlüğe konuldu. Ancak, konu hakkındaki ilk kapsamlı düzenlemenin 2010 tarihli olduğunu, yani bu alanda adım atmak için depremden sonra 10 yıl kadar beklendiğini kaydedelim.
2010 yılında çıkarılan “Yapı Müteahhitlerinin Kayıtları ile Şantiye Şefleri ve Yetki Belgeli Ustalar Hakkında Yönetmelik” ile, yapı ruhsatına tabi inşaat yapan müteahhitlerin kayıt altına alınması, yapı müteahhitliği için yeterlilik kriterleri belirlenmesi ve kusurlu iş yapan müteahhitlerin faaliyetlerinin durdurulması amaçlanmış, bu amaçla Ocak 2012 başından itibaren de müteahhitlere “Yetki Belgesi Numarası” verilmesine başlanmış, 2014 yılında çıkarılan bir tebliğ ile de “Yapı Müteahhitliği Bilişim Sistemi-YAMBİS” oluşturulmuştur.
2019 yılında yapılan bir düzenleme ile de yapı müteahhitleri; ekonomik, mali, mesleki ve teknik yönden yeterlilik düzeylerini belirleyen 9 guruba ayrılmıştır.
Bu düzenlemelerde, müteahhitler yanında; şantiye şeflerine, inşaat ve tesisat işlerinde çalıştırılacak “usta” nitelikli elemanlara ilişkin olarak da çeşitli kurallar öngörülmüştür.
Bütün bunlar, 1999 depreminden sonra, “Müteahhitlik kurumunun” düzenlenmesine ilişkin ciddi bir çabanın varlığını göstermektedir. Müteahhitlik yapacak gerçek ve tüzel kişilere inşaatları yasal ve teknik gereklerine uygun gerçekleştirmek yanında; meslek odalarına kayıtlı olmak, gereken personel ve teknik organizasyonu sağlamak, iş sağlığı ve güvenliği koşullarını oluşturmak gibi pek çok sorumluluklar yüklenmiş; aykırı durumlarda ise yetki belgelerinin iptaline ilişkin kurallar oluşturulmuştur.
5. Yapı Denetimi: Sistemin Denetim Unsurları ve Parametreleri
1999 Depremi, yapıların kamusal denetimi alanında de yeni bir yaklaşımı gündeme getirmiştir: Özel yapı denetimi şirketleri.
Araştırmacılar, Türkiye’de imar ve yapı denetimi konularındaki yasal mevzuat başlangıcının, 1933 tarihinde çıkarılan 2290 sayılı “Belediye Yapı ve Yolları Kanunu” olduğunu kabul etmektedirler.
Bugünkü imar mevzuatımızın da temelini oluşturan 2290 sayılı Yasa; yapıların projelerine, fen ve sağlık kurallarına, deprem ve imar yönetmeliklerine, yapı malzemeleri standartlarına uygunluğunu sağlama görevini fenni mesul (yeni adıyla teknik uygulama sorumlusu) denilen ve serbest çalışan mühendis, mimar ve fen adamlarına vermiştir.
1950’lı yıllardan itibaren yoğunlaşan büyük kentlere yoğun göç olgusu; plansız, çarpık, kaçak yerleşme ve denetimsiz yapılaşma eğilimlerini arttırmıştır. Kamu yönetimi bu olumsuz gelişmeye ne yazık ki hızlı, doğru ve istikrarlı bir karşılık verememiş, kararsız kalmıştır. Önce 1956 yılında 6785 sayılı İmar Kanunu ile imar yetkileri merkezde toplanmış, daha sonra ise 1985 yılında çıkarılan 3194 sayılı İmar Kanunu ile bu kez tüm yetkiler yerel yönetimlere devredilmiş, fakat bu gel-gitler arasında “fenni mesuliyet” sisteminde herhangi bir değişiklik olmamıştır.
Oysa bu yıllar içinde; “fenni mesuliyet” sistemi yerine; yapı polisi oluşturulması, denetimin meslek odalarına bırakılması, yerel yönetimlerin etkin denetim için desteklenmesi, sertifikalı mühendislik sisteminin getirilmesi, yapıda denetim-sigorta-sorumluluk siteminin uygulanması gibi çeşitli öneriler geliştirilmiş, bu dönemdeki bütün 5 Yıllık Kalkınma Planlarında konu etrafından kapsamlı hedefler belirlenmiş, fakat 1999 depremine kadar hiçbir gelişme sağlanamamıştır.
1999 depreminden hemen sonra çıkarılan ve 2000-2005 yıllarını kapsayan Kalkınma Planında ise konuya çok özel bir önem verildiği, ilk kez “doğal afetler” adıyla başlık açıldığı ve pek çok önlemin yanında da “sağlıklı bir yapı denetim sistemi” amaçlandığı görülebilmektedir.
6. Yapı Denetiminin Yasal Düzlemi: Görevler, Nitelikler, Cezalar
Yukarıda sözü edilen yeni anlayışın gereği olarak, 2000 yılı başlarında, yapı denetimi konusunda “yetkili özel mühendislik şirketlerini” görevli kılan ve bunun yanında başka bazı kurallar öngören 595 sayılı “Yapı Denetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” çıkarılmış, ancak bu Kararname 2001 yılı Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.,
Yüksek Mahkemenin iptal kararı üzerine, 2001 yılında, aynı konu, bazı değişikliklerle, bu kez 4708 sayılı “Yapı Denetimi Hakkında Kanun” ile yeniden düzenlenmiştir.
İptal edilen 595 sayılı Kararname’nin 27 pilot ilde uygulanması öngörülmüş iken, Yapı Denetimi Kanunu, 19 pilot ilde uygulanmaya başlanmıştır. Kanunun tüm illerde uygulanması ancak 9 yıl sonra, 2010 yılında mümkün olabilmiştir.
4708 sayılı Yasada öngörülen “yapı denetimi temel parametreleri” şöyle özetlenebilir:
1) Kamu kurumları tarafından yaptırılan yapılar, en çok 2 katı ve toplamda 200 metrekareyi geçmeyen yapılar ile köylerde, belediye sınırları dışında veya nüfusu 5000’i geçmeyen belediye sınırları içindeki toplam inşaat alanı 500 metrekareyi geçmeyen yapılar dışında bütün yapılar Yasa kapsamındadır.
2) Yasa kapsamındaki her türlü yapı; Bakanlıktan aldığı izin belgesi ile çalışan ve münhasıran yapı denetimi ile görevli, tüzel kişiliğe sahip yapı denetim kuruluşlarının denetimine tabidir.
3) Denetim hizmet sözleşmesi; yapı denetim kuruluşu ile yapı sahibi arasında imzalanır.
4) Yapı denetim kuruluşlarının nama yazılı ödenmiş sermayelerinin tamamının, mimar veya mühendislere ait olması zorunludur.
5) 75 yaşını aşkın teknik elemanlar, şantiye mahallinde denetim görevi yapamazlar.
6) Yapı denetim kuruluşlarının görevleri özetle şunlardır:
i) Yapının inşa edileceği arsa veya arazinin zemin ve temel raporlarını incelemek, yapının uygulama proje ve hesaplarını kontrol ederek uygunluk görüşü vermek.
ii) Yapının, ruhsat ve ekleri ile mevzuata uygun olarak yapılmasını denetlemek.
iii) Yapım işlerinde kullanılan malzemeler ile imalatın proje, teknik şartname ve standartlara uygunluğunu kontrol etmek ve sonuçlarını belgelendirmek, zemin, malzeme ve imalata ilişkin deneyleri de şartname ve standartlara uygun olarak laboratuvarlarda yaptırmak.
iv) Yapıda kullanılan malzeme ve imalatta teknik şartname ve standartlara aykırılık belirledikleri takdirde, durumu ilgili idareye ve il sanayi ve/veya ticaret müdürlüklerine rapor etmek.
v) İnşaat yerindeki tüm çalışmaların, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uygunluğunu kontrol etmek, gerektiğinde yapı müteahhidini yazılı olarak uyarmak, aykırılıkları ilgili idareye bildirmek.
vi) Ruhsat ve eklerine aykırı uygulamaları üç iş günü içinde ilgili idareye bildirmek.
vii) Yapı kısmen veya tamamen bitirildiğinde ilgili idareye rapor vermek.
Yasa, yapı denetim kuruluşları ile yapı sahibi ve/veya müteahhit arasındaki çıkar çatışmalarını, muvazaalı işlemleri önleyici şu kuralları da öngörmektedir:
i) Denetim kuruluşunun seçimi, Bakanlıkça yayımlanan usul ve esaslara göre, elektronik ortamda yapılacak, bu konuda tarafların takdir hakkı olmayacaktır.
ii) Denetim sözleşmesi yapı sahibi ile denetim kuruluşu arasında imzalanacaktır. Denetim kuruluşu, müteahhit ile hiçbir sözleşmesel-parasal ilişki içinde olmayacaktır.
iii) Denetim ücreti, pazarlığa tabi değildir. Denetim ücreti; Bakanlıkça her yıl belirlenen birim yapı yaklaşık maliyetleri ile yapının inşaat alanının çarpımı ile saptanacaktır. Ücret oranları da Bakanlıkça belirlenecektir.
iv) Hizmetin bedeli, denetim kuruluşuna yapı sahibi tarafından doğrudan ödenmez. Yapı sahibi, hizmet bedelini il muhasebe birimlerinde bu amaçla açılacak emanet hesabına yatırır.
Yasa; elektronik ortamda denetimine atandığı yapıda zamanında göreve başlamayan ya da hizmet sözleşmesini zamanında imzalamayan, denetim görevini uygun biçimde yapmayan, uygun nitelikte ve sayıda eleman çalıştırmayan, yapı sahibi ile Yasanın öngörmediği parasal alışveriş-pazarlık-anlaşma içine giren, yapı denetimi dışında başka ticari faaliyetlerde bulunan, yetkili kamu idarelerine gerçeğe aykırı bilgi ve belge veren yapı denetim kuruluşlarına çeşitli cezalar da öngörmektedir. Bunlar; önceden belirlenmiş ya da hizmet bedeline oranlı biçimde hesaplanacak idari para cezaları, denetim hizmetlerinden geçici ya da sürekli olarak yasaklanma, geçici ve/veya sürekli yasaklanan denetim kuruluşlarının ortaklarına ve teknik elemanlarına da değişik sürelerle çalışma yasağı verilmesi gibi cezalardır.
Yasa, yapı denetim kuruluşlarının, denetim faaliyeti dışında başka ticarî faaliyette bulunmalarını da yasaklamıştır. Kuruluşlarda görevli denetçi mimar ve mühendisler de denetim faaliyeti süresince başkaca meslekî ve inşaat işleri ile ilgili ticarî faaliyette bulunamazlar.
Yasa, yapı denetim kuruluşlarını; denetim görevindeki eksikleri, hataları, kusurları sonucu ortaya çıkan yapı hasarlarından ötürü, yapı sahibi ve ilgili idareye karşı; proje müellifleri, laboratuvar görevlileri ve yapının müteahhidi ile birlikte, kusurları oranında sorumlu tutmaktadır. Sorumluluğun süresi ise yapı kullanma izninin alındığı tarihten başlayarak, yapının taşıyıcı sistemleri için on beş yıl, taşıyıcı olmayan diğer kısımlar için ise iki yıldır.
7. Sistemin Diğer Unsurları: Yapı Ruhsatı - Yapı Kullanma İzni İmzacıları
Eğer tümden habersiz ve kaçak değilse, her yapının bir ruhsatı vardır.
Parasız alışveriş nasıl olmazsa, ruhsatsız yapı da olmaz. Ruhsat, bir bakıma yapının nüfus kâğıdıdır.
Yapı ruhsatını; duruma göre, yani yapının içinde yer aldığı-alacağı arsanın yönetsel konumuna göre, belediyeler veya valilikler verir.
Yapı ruhsatı; sayfalar, dosyalar dolusu belgeye dayanır: Projeler, krokiler, haritalar, imar durum belgeleri, zemin etüt raporları, teknik hesaplar, gerekli ödemelerin makbuzları, teknik eleman taahhütnameleri… saymakla bitmez!
Peki, “bir ruhsatta kimlerin imzası bulunur?” diye bir soru akınıza gelir mi? Gelmese de söyleyeyim: Onlar da saymakla bitmez!
Ruhsat verenler, ruhsatı kontrol edenler, yapıyı “ruhsata uyuyor mu” diye kontrol edenler, yapı bittiğinde "kullanma iznini” verenler, imar planlarında “parsel bazlı” değişiklikler yaparak inşaat yoğunluğunu arttıranlar, işler sarpa sarınca da yetkileri oradan alıp buraya aktaranlar…. Bütün bu süreçlere imza atanlar, “uygundur” diyerek onaylayanlar….
Sonra bürokrasinin içinde olmayanlar: yapı denetçileri, teknik sorumlular, şantiye şefleri, proje çizerleri, kontrol edenleri, imalat aşamalarında vize kontrolü yapanlar….
Bütün bu oyuncular çok uzun bir liste oluşturuyorlar. Tıpkı, bir savaş filminde esas oğlan ile esas kızın yanında-yöresinde bulunan üçüncü-beşinci roller gibi. O yüzden listesini yapamıyoruz, adlarını pek bilmiyoruz; işler mahkemeye düşmedikçe öğrenemiyoruz.
Yapı öyle ya da böyle bitti, dosya kapandı mı? Elbette hayır! Sırada “Yapı Kullanma İzin Belgesi” var.
“İskân belgesi” denilen bu belge, biten yapının; inşaat ruhsatına ve ekindeki bütün belgelere uygun biçimde yapılıp tamamlanmış olduğunu belirtir. Bu belge olmadıkça yapı tapuya yapı olarak kaydedilemez. Bu durum, kat malikleri için bazı mülkiyet kısıtlılıkları da yaratır.
Yapı kullanma izin belgesi üzerinde de çok sayıda “yetkili imza” yer alır. Yapı sahibi, yapı müteahhitti, şantiye şefi, mimari proje müellifi, diğer teknik sorumlular…. Bunların tümü yapı kullanma izin belgesini imzalarlar.
8. Türkiye’de Yasal Yapı Üretim ve Denetim Sistem Neden İşlemedi?
Yukarıdan beri yazdığımız bu yapı üretim ve denetim sisteminin gerçekten ayrıntılı, kesin, kapsayıcı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Peki; yapı üretim sorumluluğunu ehliyetli meslek mensuplarına veren, bütün teknik detayları ve denetimi uzman kuruluşlara ve kişilere bırakan, taraflar arasında oluşabilecek çıkar çatışmalarını ve muvazaa olasılıklarını ortadan kaldıran, etkili ve caydırıcı ceza hükümleri içeren bu sistem, geçerli olduğu dönemde işledi mi?
Bu soruya olumlu yanıt vermek, ne yazık ki pek olanaklı görünmüyor.
Çünkü depreme uğrayan 11 ilde yıkılan ya da oturulamaz hale gelen yapıların tümünün ruhsat ve denetim sicillerini henüz çıkarabilmiş değilsek de elde ettiğimiz ilk bilgiler ve tanıklıklar, bu “zavallı” yapıların önemli bölümünün, işte bu yapı üretim ve denetim sisteminin yürürlükte olduğu 1999 sonrasında üretildiğini artık gizlenemez bir gerçek olarak ortaya koymuş bulunuyor.
Oysa biz, öteden beri bütün suçu kalitesiz müteahhitlere ve müteahhitlik şirketlerine yıkmaya alışmıştık. Fakat gördük ki bu konuda kadar mükemmel bir kurallar dizini oluşturmuş olsak da teknik gereklerine ve imar kurallarına tamamen uygun yapılaşmayı yine de sağlayamamışız.
Gördük ki 2001 yılından beri 19 ilde, 2010 yılından beri ise bütün illerde uyguladığımız kapsamlı ve ayrıntılı yapı denetim sistemini verimli-etkili-doğru çalıştıramamışız.
Gördük ki bütün o karmaşık, bol imzalı izin-ruhsat süreçleri kaliteli yapı elde etmemiz için yeterli olmamış.
O zaman, şunu sormalıyız: sistem, neden işlemedi?
Bu soruya, ilgili herkes; bulunduğu yere, taşıdığı sorumluluklara, siyasal angajmanlarına göre farklı yanıtlar verdiğinden, tek ve gerçekten doğru bir yanıt bulmak neredeyse olanaksızdır.
Fakat biz, bütün objektifliğimizle, şöyle diyebiliriz: Yasalarda, yönetmeliklerde, kurallarda, belgelerde hiçbir eksiklik yoktur. Eksiklik, sistemin içinde yer alan “insan”da; insanda olması gereken sorumluluk bilincinde, görev ahlakında, vicdandadır. Sistem, bu yüzden işlemedi.
Peki, ne yapmalı? İşte bu sorunun yanıtını, bir sonraki yazımızda irdeleyeceğiz…
9. Sonuç
Yapı sektörü; içinde sayısız oyuncunun çeşitli roller üstlenerek yer aldığı, kendine özgü karmaşık kuralları olan fakat bu kuralları çok fazla insanın bilmediği, bilenlerin onları kolayca esnetebildiği, esnetemeyenlerin ise umursamadığı; risklerle, tehlikelerle dolu ve bir o kadar da kârlı bir oyun alanı. Bu oyunda asıl oyunculara pek bir şey olmuyor, onlar sadece kâr ediyorlar, yükseliyorlar, büyüyorlar. Figüranlar ise sürekli zararda. Onlar para kaybediyorlar, sokaklarda aç ve açıkta kalıyorlar, çoğu zaman da ölüyorlar. Yani, “sürdürülemez” bir oyun bu. Bir an önce durdurulmalı, bir an önce...
Peki nasıl?
Bunu da bu makalenin ikinci bölümü olarak tasarlanan gelecek yazıda yanıtlamaya çalışacağız.
Kurumsal Not: KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir.



