
KAPDEM
Bu anı yazısı, Türkiye’de iktidar olma iddiası taşıyan siyasi partilerin dış politika üretme kapasitesini, yazarın bizzat tanıklık ettiği iki farklı dönem üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 2002 genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) heyetinin ve 2023 seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinin Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslardan hareketle, siyasi aktörlerin uluslararası muhataplarla nasıl bir dil kurduğu, hangi konuları önceliklendirdiği ve ne ölçüde hazırlıklı olduğu incelenmektedir. Yazı, AK Parti’nin iktidar öncesi dönemde ABD temaslarına somut senaryolar, teknik analizler ve öngörülebilir bir dış politika çerçevesiyle yaklaştığını; CHP’nin ise 2023 sürecinde daha çok iç siyasi sorunlar, demokrasi ve normatif söylemler etrafında şekillenen bir anlatı sunduğunu ileri sürmektedir. Bu farkın kişisel tercihlerden ziyade, dış politika yapımına bakış ve kurumsal kapasiteyle ilgili yapısal bir meseleye işaret ettiği savunulmaktadır. Çalışma, iktidar hedefi olan siyasi aktörler açısından dış politikanın iyi niyet beyanlarıyla değil, somut hazırlık, stratejik öngörü ve teknik kapasiteyle inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.[1]
6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası 6 Şubat 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük deprem felaketlerinden birisini yaşadığımız günün üzerinden tam üç yıl geçti. Aradan geçen 3 yıla rağmen, bu felaketin yarattığı yıkım ve kayıplar, hafızalarımızda bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Başta Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere pek çok kentte yitirilen on binlerce canımız, yalnızca bir afetin değil, uzun yıllara yayılan ihmal ve yönetimsel sorunların da acı bir sonucudur. Deprem sonrası hala kayıp olan ve bulunamayan insanlar, çocuklar ise yüreğimizi en acı şekilde kanatmaya devam etmektedir. Hem depremde hayatını kaybeden insanların toplam sayısına hem kimliksiz defnedilen kişi sayısına ve gerçek kimliklerin tespit edilememesine hem kimin nerede, nasıl defnedildiği ya da bulunduğuna dair muğlak resmi/gayri resmi ifadelerin çokluğuna hem de daha sonra kayıp olduğu bildirilen ya da yakınlarının/tanıdıklarının kayıp olduğuna dair ihbarda bulunmaya devam ettikleri insanlara dair belirsizlik ve şüpheler kamuoyu vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Kamuoyu ile paylaşılan resmi bilgilere dair süregelen güvensizlik toplumun büyük bir kesiminde deprem sonrası travmayı daha da arttırmaktadır. Daha geçen günlerde depremde hayatını kaybeden bir insanımız naaşına üç yıl sonra ulaşılmış olması bu yaranın büyüklüğü ve travmasının kolay geçmeyeceğini tekrar tekrar herkese hatırlatmaya devam etmektedir. 6 Şubat 2023 depreminin 3.yıl dönümünde, yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinemeyiz. Sormamız gereken daha hayati sorular var: Sorumlular ortaya çıkarıldı mı? Türk halkında adalet duygusu onarıldı mı? Hem kamu hem özel kurumlardaki sorumlular yeterince soruşturuldu ve adil bir yargılamaya dahil edildi mi? Türkiye’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC’ye) ve daha pek çok yabancı ülkeye kadar büyük ve onulmaz kayıpların olduğu deprem sonrası ailelerin, tanıdıkların ve toplumsal grupların hayata yeniden tutunması, sosyal ve psikolojik olarak yeniden toparlanması için yeterince destek programı uygulamaya kondu mu? Benzer bir felaketin yeniden yaşanmaması için gerçekten adımlar atıldı mı? Bu topraklarda deprem, kaçınılmaz bir doğa olayı olabilir ancak bu ölçekte bir felakete dönüşmesi, denetimsizlikten, ihmallerden ve kamusal sorumluluğun fiilen askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak daha önce yayımladığımız çalışmalarda, yapı üretimi ve denetim düzeninin sadece kuralların varlığı ile açıklanamayacağını, asıl meselenin uygulama, görev ahlakı, sorumluluk bilinci ve yaptırımların caydırıcılığı olduğunu vurgulamıştık. Bir yazarımızın iki bölüm halinde kaleme aldığı değerlendirmelerde de görüleceği üzere sistemin kâğıt üstünde kurulmuş görünmesine rağmen sahada neden işlemediği sorusu, insan unsurunun ve işleyen bir sorumluluk zincirinin yokluğuyla ilişkilendirilmişti.[1][2] Bugün deprem bölgesinin yeniden inşası sürerken, mesele sadece kaç konut tamamlandı veya teslim edildi değildir. Asıl sorulması gereken soru, bu yapıların hangi denetim ve sorumluluk bilinci altında yapıldığı, risklerin hangi mekanizmalarla engellendiği ve kamu gücünün hangi ölçüde şeffaf ve denetlenebilir hale geldiğidir. Bir bölgenin yeniden inşası beton blokların yükselmesi kadar, güven duygusunun ve adalet beklentisinin de onarılmasıdır. Toplum vicdanını ve devlete olan güven ve adalet duygusunu sadece fiziki olarak o şehri yeniden inşa etmek toparlayamaz. Bu güven yeniden tesis edilmeden, yapılan fiziki yatırımlar eksik kalacaktır. Bu noktada, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başlığın altını özellikle çizmek gerekir: İmar affı ya da imar barışı uygulamaları. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çalışmasında, deprem sonrası yeniden alevlenen -imar barışı- tartışmalarının, çoğu zaman her yıkımı tek bir sebebe bağlayan kolaycı bir algı ürettiği; oysa meselenin hem hukuki hem idari yönleriyle daha kapsamlı ele alınması gerektiği belirtilmişti.[3] Yine aynı çalışmada, imar affı/imar barışı düzenlemelerinin kural ihlalini ödüllendiren, kurala uyanlarda adalet duygusunu zedeleyen ve kamu yönetiminde zehirleyici bir etki üreten yönleri vurgulanmıştır. Özellikle 2018’de yapılan düzenlemenin teknik denetim bakımından belirsizliği ve sorumluluğu fiilen çıkar sahibi vatandaşa yıkan yaklaşımı eleştirilmişti. Ayrıca aynı çalışmada görülecektir ki yazarımız yıkımın tek sebebinin imar afları gibi gösterilmesinin de başka sorumluluk alanlarını görünmez kılabileceğini hatırlatarak, gerçekçi bir soruşturmanın tüm sistemi kapsaması gerektiğini ifade etmişti.[4] Üç yılın ardından, sorumluluğun dar bir alana sıkıştırıldığı ve karar–onay süreçlerinin bütünüyle aydınlatılmadığı kanaati güçleniyorsa, bu yalnızca bir adalet sorunu değil, doğrudan bir kamu güvenliği sorunudur. Etkili ve hızlı işleyen yargı süreçleri, şeffaf delil yönetimi, kamu görevlileri dahil olmak üzere sorumluluk zincirinin tamamına uzanabilen hesap verebilirlik ve gerçek caydırıcılık sağlanmadan, topluma böyle bir felaketi bu ülke bir daha yaşamayacak duygusu ve güveni verilemez. Bu sebeple, yalnız cezai süreçler değil, aynı zamanda tazminat düzeni, mesleki yaptırımlar ve kamu görevinin doğurduğu sonuçlara dair somut bedel mekanizmaları da işletilmelidir. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çözüm önerilerinde de caydırıcılığın yalnız uzun süren ceza yargılamalarına bırakılamayacağı, hızlı ve etkili mali/mesleki sonuçlar doğuran sistemlerle desteklenmesi gerektiği savunulmuştu.[5] Bugün, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı anarken bir temenniden fazlasını söylüyoruz: Şeffaf, doğru, hesap verebilir ve adil yönetim, bir tercih değil; anayasadaki yaşam hakkının asgari şartıdır. Kamu görevi yalnız yetki kullanmak değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hukuki ve vicdani hesabını da verebilmektir. Bu vesileyle, 6 Şubat 2023 depremlerinde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve tüm Türk milletine sabırlar diliyoruz. Dileğimiz, adaletin gecikmediği, denetimin işlediği, yeniden inşanın güven verdiği ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışının hâkim olmasıdır. 6 Şubat 2026 Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) [1] https://kapdem.org/depremden-sonra-yine-mi-ayni-seyleri-soylemek-lazim-islemeyen-sistemin-bas-aktorleri-muteahhitler-yapi-denetim-sirketleri-ve-ruhsat-makamlari-bolum-1/ [2] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/ [3] https://kapdem.org/bir-felaketin-ardindan-imar-affi-imar-barisi-nedir-ne-degildir-ve-buyuk-yikimdaki-etkileri/ [4] https://kapdem.org/imar-hakki-aktarimi-kamulastirma-parasi-odemekten-kurtulmanin-yontemi-mi/ [5] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/
Bu makale, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) tarafından hazırlanan; ‘Yabancıların Türk Emek Piyasalarındaki Yeri’ konulu bir araştırma projesinin ikinci bölümündeki araştırma soruları, bulgular ve sonuçların genel bir değerlendirmesini içermektedir. Bu özel araştırma kapsamında yabancıların kayıtlı ya da kayıt dışı yollarla Türk emek piyasalarına katılımı, yoğunlaştıkları sektörler, çalışma koşulları ve iş dinamikleri incelenmektedir. Araştırmanın temel amacı; yabancıların kayıtlı ya da kayıt dışı yollarla Türk emek piyasalarına katılımının genel bir tablosunu çizebilmektedir. KAPDEM tarafından bir proje kapsamında yapılan bu araştırmanın ilgili kısımları kamuoyu ile bir seri yazı dizisi ile paylaşılmaktadır. 2025 Mart ayında yayınlanan serinin birinci bölümünde KAPDEM tarafından yabacıların Türk emek piyasalarındaki görünümünün genel bir tespiti yapılmış ve neden böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğu detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Araştırma kapsamında yayınlanan özel yazı serisinin bu ikinci bölümünde ise yabancıların emek piyasalarına katılımına ilişkin genel çerçeve ve sahadaki görünüm ortaya konmuştur. Türkiye’deki yabancıların, mültecilerin yoğunlaştığı istihdam sektörleri ve çalışma koşulları analiz edilmiştir. Türkiye’nin bazı sektörlerde yabancı emeğine ihtiyaç duyması ve hatta sektörlerin yabancı işgücüne bağımlı hale gelmesinin derin iktisadi ve toplumsal sebepleri bulunmaktadır. Tartışmaların bir ucunda artan yabancı emeğinin Türk işçilerini işveren tarafından dayatılan çalışma koşullarına boyun eğmeye de mecbur bırakmasına dair eleştiriler bulunmaktadır. Diğer uçta ise yabancı emek istihdamının getirdiği avantajlar, ekonominin sürdürülebilirliği için olmqzsa olmaz olduğu savları sıralanmaktadır. Elbette farklı sektörlerin ihtiyaç duyduğu vasıflı ya da vasıfsız iş gücünün bir kısmı yabancılardan temin edilebilir. Ancak, devletin istihdam, eğitim ve üretim alanlarında etkili ve verimli kamu politikaları üretebilmesi için öncellikle yabancı istihdamına yönelik sağlıklı veri setlerinin derlenmesi ve güncel çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu sayede sürdürülebilir zeminde bir kalkınma politikasının şekillenmesine de zemin hazırlanacaktır. Bu makale bu şekilde kamu politikalarına katkı vermeyi amaçlamaktadır.
Günümüzde oldukça popüler hale gelen ‘Metaverse’ basit bir kavram olmanın çok ötesinde içerikler ve gelecek projeksiyonları taşımaktadır. Metaverse; sadece ‘sanal gerçekliğin içinde arkadaşlarımız ile buluşacağımız bir yer midir,’ ya da ‘dijital yeni bir evrende yaşayacağımız sanal bir gerçeklik midir’ veya ‘oyun konsolları ve belirli dijital uygulamaların ötesine geçemeyecek bir hayal midir’ yoksa bunları da içeren ama başka artırılmış gerçeklikler ile dolu ve aslında gerçekliğin ta kendisi haline gelecek yeni bir dünya düzeni midir? İki bölüm halinde yayınlanan bu makalede, Metaverse’nin ne olduğunu, nasıl ortaya çıkıp geliştiğini ve en önemlisi de bireysel, sosyal ve toplumsal yaşamlarımızı, gelecek yönetim sistemlerini, anlayışlarını nasıl tamamen değiştireceğini detaylı olarak analiz edeceğiz. Bugün Metaverse için genelde sadece ‘sanal gerçeklikle alakalı bir dünya’ tanımlamaları yapılsa da özünde onun için illaki sanal gerçeklik olmasının bile gerekmediğini öğreneceğiz. Metaverse’nin gelişen teknoloji ve inovasyonlar ile yeni bir internetin doğuşundan sahici, yepyeni bir hayat ve yönetim biçiminin gelişmesine kadar pek çok kapı araladığını göreceğiz. Makalenin ilk bölümünde Metaverse’nin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, geçmişte ne şekilde kullanıldığı, günümüzde ne anlama geldiği ve onun diğer dijital uygulamalar ve sanal ortamlardan ne farkı olduğunu inceleyeceğiz. Makalenin ikinci bölümünde ise, Metaverse ne zaman geçekleşecek, gerçekleşmesi için gerekli şartlar nelerdir, Metaverse gelişirken önüne çıkabilecek sorun ve engeller, başta veri toplamadan güvenlik, ekonomik ve etik kurallar bağlamında getireceği muhtemel olumsuzluklardan Metaverse’nin hayatımıza katacağı olumlu gelişmelere kadar detaylı bir inceleme yapacağız. Onun hem yaşam biçimlerimizi hem sosyal ilişkileri hem toplumsal düzeni hem de devlet yönetimi sistemlerini nasıl değiştireceğini irdeleyeceğiz. Sonuç olarak, geleneksel pek çok yapı, anlayış ve algıları yıkacağı için çeşitli kesimler ve devlet organlarınca önemli dirençler ile karşılaşacak olsa da teknolojik gelişmelerin bir şekilde yolunu bularak ilerlemesi göz önüne alınınca, Metaverse; yaratacağı devasa veri havuzu ile sizi devletlerden, hatta sizi sizden bile iyi tanıyan yeni bir dünya düzenini kaçınılmaz olarak dayatacaktır. En sonunda hem hayatlarımız hem yaşam biçimlerimiz hem de Metaverse’nin getireceği değişimlere göre yönetim sistemlerimiz de ciddi bir şekilde değişecektir. Metaverse ile kurulacak yeni dünyada, yeni gerçekliklerimiz ile var olacağız.
Türkiye’de kamu yönetimi alanında sürekli reform çalışmaları olmuştur. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne kadar da yasama, yürütme ve yargı yapılarında çok önemli değişiklikler ve reform çalışmaları yapılmıştır. Sürekli olarak anayasa değişiklikleri yapılmış, siyasi ve idari yapılar ve yönetim mekanizmalarında kritik değişikliklere gidilmiştir. 2010 yılında referandum ile kabul edilen kapsamlı Anayasa Değişikliği ve benzeri kritik yasal düzenlemeler yanında 2017 yılında yine referandum ile kabul edilen ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ ile yeni bir sisteme geçiş yapılmıştır. Son yirmi yılda yapılan tüm yapısal ve sistemsel değişiklikler, reformların artı ve eksileri çok kapsamlı ve detaylı bir analiz gerektirmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yeniden düzenlemesi gereken ciddi sorunlar olduğu, artan yönetim krizleri ile birlikte daha çok dillendirilmeye başlanmıştır. Mevcut sistemde bir reform ihtiyacı olduğu konuşulurken, ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni birlikte oluşturup savunan Cumhur İttifakı’nın ana siyasi partileri Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi henüz mevcut sistemde bir reform yapma sinyali vermese de bu hafta TBMM’ye sunmak üzere hazırladıkları kanun tasarısı ile yine önemli siyasi ve idari değişiklikler planladıklarını açık etmişlerdir. Ayrıca, muhalefet partilerinin uzun zamandır siyasi söylem haline getirdiği ve altı muhalefet partisinin bir araya gelerek 28 Şubat 2022’de açıkladığı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ önerisi ile birlikte sistem reformu tartışmaları iyice alevlenmiştir. Sistem reformu tartışmalarına önceki ve mevcut siyasi/idari/yargısal kurum ve mekanizmaların kurumsal yapıları ve pratikteki işleyiş süreçlerine bakarak ve doğrudan sorunlara ve çözümlere odaklanarak katkı sunmayı amaçlayan Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi’nin (KAPDEM’in) ‘Türkiye’de Yönetim Sistemi Reformu’ genel başlığı altında bir seri halinde yayınlayacağı çalışmaların bir parçası olarak bu makale hazırlanmıştır. Türkiye’deki yeni yönetim sisteminin oluşturduğu ya da yeniden yapılandırdığı yasal kurum ve mekanizmalar, 2002’den bu yana gelen eski kurumsal yapı ve uygulamalar ile karşılaştırmalı olarak tarihsel bir süreç içerisinde, ancak güncel eksi ve artılarına odaklanarak incelenecektir.
2025 Ocak ayının son günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM’de) kabul edilen (yine-yeni) bir Torba Kanun ile Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) üyelerine ve denetçilerine, “memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında görevden uzaklaştırma tedbirini uygulayabilme” yetkisi verildi ve elbette ülkenin gündemi yepyeni bir tartışmanın da sahibi oldu. Üstelik, bu yetki DDK’ya daha önce de verilmiş ve fakat Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Bu makalede, önce Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) nedir, nasıl çalışır gibi sorulara yanıt vermeye çalışacağız; daha sonra da Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş bir yetkinin DDK’ya tekrar (ve üstelik biraz daha genişletilerek) verilmesinin Anayasa karşısındaki durumunu irdeleyeceğiz.
Türk kamu yönetimi sistemi içerisinde ‘bakan yardımcılığı’ uygulaması geçmişte de iki defa denenmiş, ancak ortaya çıkan sorunlar nedeniyle kaldırılmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde 2011 yılında ‘bakan yardımcılığı’ uygulaması yeniden devreye sokulmuş, çeşitli yasal ve idari sorunlara rağmen sürdürülmüştür. Bu dönemde ‘bakan yardımcısı’ ve ‘müsteşar’ Türk kamu bürokrasisi içerisinde birlikte yer almış, bu ‘ikili’ garip yapılanma sorunları ile 2018’e kadar devam etmiştir. 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesinden sonra ‘müsteşarlık’ makamı kaldırılmıştır, ‘bakan yardımcılığı’ makamı yeni düzenlemeler ile devam etmiştir. Ancak, yeni düzenlemeler ile sorun daha da büyümüştür. Çözülmesi gereken ciddi yasal sorunlar giderilmeden uygulama halen sürdürülmektedir. ‘İstisnai memuriyet’ sayılan ‘bakan yardımcılığı’ makamı açıkça içerdiği çeşitli siyasi görevler nedeniyle yasal zemini olmayan bir konuma düşmüş, meşruiyeti sorunlu hale gelmiştir. Bu makalede, "bakan yardımcılığı" uygulamasının geçmişten günümüze nasıl ortaya çıktığı, geçmiş uygulamaların neden ‘başarısız’ olup kaldırıldığı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içerisindeki düzenlemesinin neden yasal meşruiyetinin olmadığı ve Türk kamu yönetimi sisteminin daha etkili işlemesi için ileriye yönelik ne yapılması gerektiği üzerinde durulacaktır.
Türkiye’nin ekonomik kalkınma vizyonunu şekillendiren Orta Vadeli Program (OVP) ve Kalkınma Planı, yalnızca makroekonomik hedeflerin belirlenmesi açısından değil, aynı zamanda yapısal reformların yönü, yatırım stratejilerinin çerçevesi ve toplumsal refahın sürdürülebilirliği bakımından da kritik bir yol haritası sunuyor. Kamu politikalarının önceliklerini belirleyen bu planlar, özel sektör yatırımlarını yönlendirmekte ve Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünü artıracak adımlar için güçlü bir zemin oluşturmaktadır. Bu kapsamda düzenlenen konferansta, T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı Plan ve Programlar Genel Müdürü Osman Nuri ERDEM, OVP ve Kalkınma Planı süreçlerini bütüncül bir perspektifle ele alarak Türkiye’nin gelecek rotasını değerlendiriyor. Planlama mekanizmalarının işleyişi, temel öncelikler, uygulama stratejileri ve bu hedeflerin toplumun farklı kesimlerine etkileri ayrıntılı biçimde tartışılırken, küresel ekonomik gelişmelerin Türkiye’nin planlama süreçlerine yansımaları da kapsamlı bir vizyon çerçevesinde ortaya konuluyor. Türkiye’nin kalkınma hedeflerini, reform gündemini ve geleceğe dair stratejik yol haritasını anlamak isteyenler için ufuk açıcı nitelikte olan konferansımızın tamamı sizlerle. KAPDEM YouTube kanalımıza abone olmayı ve yeni içeriklerden haberdar olmak için bildirimleri açmayı unutmayın!
Ortadoğu, uzun yıllardır savaşlar, vekâlet çatışmaları, mezhepsel gerilimler ve dış müdahalelerle şekillenen kırılgan bir jeopolitik yapıya sahip. Bu çok katmanlı kriz ortamında ortaya çıkan İbrahim Anlaşmaları, bölgedeki güç dengelerini yeniden kurma potansiyeli taşıyor. KAPDEM olarak TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi iş birliğiyle düzenlediğimiz bu konferansta, TEPAV Ortadoğu ve Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü Direktörü ve TOBB ETÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hilmi Demir, İbrahim Anlaşmaları’nın bölgeye etkilerini siyasi, toplumsal ve stratejik boyutlarıyla ele alıyor. Bu konferans, anlaşmaların yalnızca diplomatik bir açılım değil; aynı zamanda İran’ın etkisi, Filistin meselesinin geleceği ve küresel güçlerin Ortadoğu politikalarıyla iç içe geçmiş, çok katmanlı bir dönüşümün parçası olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda bölgedeki yeni kutuplaşmaların ve ittifak mimarilerinin habercisi olabilecek gelişmeleri de değerlendirme imkânı sunuyor. KAPDEM YouTube kanalımıza abone olmayı ve yeni içeriklerden haberdar olmak için bildirimleri açmayı unutmayın! #KAPDEM #Ortadoğu #İbrahimAnlaşmaları #Uluslararasıİlişkiler #israil #ABD #Filistin #Diplomasi #GüvenlikÇalışmaları #HilmiDemir #İsrailArapİlişkileri #FilistinMeselesi #İranSiyaseti
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan post-Sovyet coğrafya, kimlik çatışmaları, egemenlik mücadeleleri ve bölgesel güç dengeleriyle şekillenen karmaşık bir yapıyı beraberinde getirdi. Bu miras, 2014’te Kırım’ın ilhakı ile derinleşmiş; 2022’de ise Rusya-Ukrayna Savaşı ile açık bir çatışma boyutuna ulaşmıştır. KAPDEM olarak Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ortaklığıyla düzenlediğimiz bu konferansta, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Gülay Kılıç Mutlu, savaşın tarihsel arka planını, bölgesel ve küresel dinamiklerle nasıl iç içe geçtiğini ve olası gelecek senaryolarını bölge çalışmaları perspektifiyle değerlendiriyor. Bu konferans, savaşın yalnızca güncel bir güvenlik krizi değil; aynı zamanda uzun vadeli siyasi, kültürel ve jeopolitik dönüşümlerle iç içe geçmiş çok boyutlu bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. 📺 KAPDEM YouTube kanalımıza abone olmayı ve yeni içeriklerden haberdar olmak için bildirimleri açmayı unutmayın! #KAPDEM #RusyaUkraynaSavaşı #BölgeÇalışmaları #PostSovyetAlan #Jeopolitik #Kırım #Donbas #Uluslararasıİlişkiler #SiyasiTarih #GüvenlikÇalışmaları #TOBBETÜ #Kırımİlhakı #StratejikDüşünce #UluslararasıPolitika #Savaş #UkraineWar #RussiaUkraineConflict