Yazı Gönder
ED

Emre Dalgıç

3 Toplam İçerik

Emre tarafından yazılan içerikler

Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine: Bizden Önce Bizler İçin: Zgymunt Bauman
kitap-incelemeleri

Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine: Bizden Önce Bizler İçin: Zgymunt Bauman

Her insan kendinden önce beşerî olarak inşa edilmiş fakat sürekli değişen dinamiklerin yer aldığı bir toplumsallığın içerisine doğar. Doğduğumuz andan beri olduğumuz kişiyi ve düşünüş yapımızı şekillendiren ve şekillendirmeye devam eden etkileşimler içerisinde varlığımızı sürdürmekte ve çevremize benzeri etkilerde bulunmaktayız. Modernite içerisinde tüm bu sosyal yapıların üzerimizde oluşturduğu etkilerinin farkında olabilmenin ve artan bireyselleşmenin içerisinde bu etkilerin olumsuz taraflarına karşı bir savunma mekanizması geliştirebilmenin neden bireyler için nefes aldırıcı, hayati bir yaşam becerisine dönüşmek üzere olduğu ise irdelememiz ve günlük yaşantılarımızda sürekli olarak konu etmemiz gereken asıl husustur. Deneme yazımızın ilk bölümünde siyaset bilimi yaklaşımlarına konu olan düşünürlerin toplum sözleşmesi kavramı üzerindeki çeşitli yaklaşımlarına değinirken, ikinci kısımda toplum sözleşmesinin modern dünyada nasıl bireyselliğin gizli bir sözleşmesi halini aldığını ve buna nasıl seyirci kaldığımızı irdeleyeceğiz. Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine: Bizden Önce Bizler İçin: Zgymunt Bauman “Hayat tarzımıza yerleşmiş sürekli rahatsızlıklar ve riskler tarafından eyleme sürülen bizler, dikkatimizi ve çabamızı bu rahatsızlıklar ve risklerin sahici kaynaklarıyla nedensel olarak genellikle bağlantısız olan hedeflere ve amaçlara neden yöneltiriz? Hayat endişelerinin ürettiği enerji, bizim gibi akılcı varlıklar için, nasıl oluyor da “akılcı” hedeflerden saptırılıyor ve sorunun sebeplerini ortadan kaldıracak yerde onları korumak için kullanılıyor?” - ZgymuntBauman Zihinlerimizi bir yer altı metrosuna benzetmekten uzun zamandır kendimi alıkoyamıyorum. Sanki hatırlayamadığımız bir A noktasından neresi olduğunu dahi bilmediğimiz bir B noktasına süregiden bir yolculuğun içinde; günün belli saatlerinde, araladığı kapılarının ardındaki tıklım tıklım düşünce kalabalıkları sebebiyle nefessiz ve hareketsiz kalabilen ve bazı zamanlarda ise sahip olduğu üç veya beş düşünce yolcusuyla durgun birakıntıdaymış gibi raylarının üzerinde süzülen,gün geçtikçe pas tutan bol vagonlu bir lokomotif… İçinde bulunduğu tüneli ve üzerinde yol aldığı bu rayları ise belki de doğduğumuz anda bize imzalatılan bir anlaşma ile kendi kendimize inşa etmişiz. Rotası hiç tekrar etmeyen ve sürekli ilerlemekte olan bu metronun, bazen aynı durakların üzerinden birkaç kez geçtiği, bazen bir daha hiç uğramadığı ve bazense bir durakta daha çok zaman geçirip bazılarını es geçtiği oluyor. İşte böylece düşünce misafirlerimizi bir duraktan öteki bir durakta bırakmak üzere taşıyoruz. Bazılarının ise belki de yolculuğun başından beri bizlerle olduğunu ve henüz ineceği bir durakla karşılaşmadığımızı söylemek mümkün. Tam da bu noktada, uğultuları bir an için bölmek ve ilgiyi üzerine toplamak için gitarını kabından çıkarıp şarkıya giren bir sokak sanatçısı gibi konuya Tolstoy’un bizlere seslendiği şekilde başlamalıyım: “İnsan ne ile yaşar?” Ontolojik tartışmaları bir kenara bırakarak, maddesel dünyadaki her türlü varlığın birbirinin üzerinde az veya çok etkileşim gücü bulunduğunu söyleyebiliriz. İnsanoğlu da bu sistemin bir parçası olarak çevresindeki canlı veya cansız herhangi bir cisimle yaşadığı kaçınılmaz etkileşimlerde, etkiye uğrayan ve etkiye uğratan taraf olmaktadır. Tarihinin her safhasında insanoğlu, benliğine, çevresine ve hayatın anlam arayışına duyduğu ihtiyaç ve merakın, kendisinde yarattığı duygular, güdülenmeler ve etkiler ile sürekli sorular sormuş ve cevaplar aramıştır. Duyguların, aklın, insanın özünün, toplumun, ahlak ve erdemin ne olduğu gibi sosyal olarak inşa edilmiş ve temelinde soyut olan birçok kavramı irdelemiş ve yeniden şekillendirmiştir. Bu sebeple Aristoteles’in insanın doğası için kullandığı “ zoon politikan ” ifadesinin, her türlü varlıkla olan bir sosyalleşmeyi ve etkileşim gücünü kapsadığını düşünmekteyim. Peki Tolstoy’un kitabının satır aralarında gizlenen ve “ahlaki iyilik” olarak yanıtladığı sorusunun cevabının, bu kavramı bizler için anlamlandıran ve aklımızda ona dair genel bir resim oluşturan koşulları var mıdır? Yoksa hepimizin zihinlerinde bu kavrama ait bambaşka resimler mi bulunuyor? S. Freud, mutluluğun büyük ölçüde bastırılmış ihtiyaçların tatmininden geldiğini söyler. Mutluluk böyle bir anlam içerisinde insanın dürtü, güdü ve hisleriyle hareket ederek bu ihtiyaçları karşılamaya yönelik sahip olduğu özgürce eyleme yetisidir. Fakat kimi düşünürler için sahip olunan bu özgürce eyleme yetisi, insanı mutluluktan çok, acı ve olumsuzluklara sürükleyebilecek ve kontrol altında olmadığı takdirde bir kaosu beraberinde getirebilecek bir ihtimalin sebebi olmaktadır. Hobbes’a göre her suç; anlayış kusurları,insan muhakemesindeki bazı hatalar ve daha önce bahsi geçen tutkuların ani bir gücüsebebiyle ortaya çıkmaktadır (Leviathan, Chapter 27). “Hobbes, insanın doğası gereği bencil bir varlık olduğunu düşünür. Ona göre insan, bir taraftan fiziksel ihtiyaçlarını gidermeye çalışırken diğer taraftan çevresindeki insanlara otoritesini kabul ettirmek ve onlara hükmetmek isteyen bir varlıktır. İnsanların doğa durumundaki halleri dikkate alındığında, fiziksel ve zihinsel güç bakımından aralarında bir üstünlüğe sahip olmadıkları, mücadele etmede ve hayatta kalmak bakımından eşit yeteneklerde oldukları anlaşılır. İnsanlar arasındaki bu eşitlik, onların kendi aralarında daima rekabet içinde olmalarına ve sonu gelmez bir savaşa girmelerine yol açar. Savaş hiç kimsenin güvenlikte olmadığı ve yaşama süresini oldukça kısaltan bir durumdur. Böyle bir durum insanların kurtulmak istedikleri istenilmez ve dayanılmaz bir durumdur. İşte, Hobbes’a göre bu, insanları doğa durumunun tehlikelerinden uzaklaşmak ve egemen bir gücün himayesinde kalıcı bir barış ortamı sağlamak için bir sözleşme yapmaya sevk etmiştir (Temaşa Felsefe Dergisi 14, Syf. 110-124).” Locke için ise, bu durum insanın kötücül yönünü özgürlüklerinden ortak bir feragat sonucu bir sözleşme olarakbastırmasıyla değil, herkesin tabi olduğu doğa yasası (a priori) olan akıl yoluyla düşünmesi ve herkesin eşit ve bağımsız olduğunu idrak etmesi ile gerçekleşmektedir (PoliticalEssays, 1997). Rousseau ise "İnsanın toplum sözleşmesiyle kaybettiği şey, doğal özgürlüğü ve elde etmeye çalıştığı ve elde etmeyi başardığı her şey üzerindeki sınırsız hakkıdır; kazandığı şey, medeni özgürlük ve sahip olduğu her şeyin mülkiyetidir.” (The Social Contractor Principles of Political Right. Book I.) şeklinde bu durumu ifade eder. Aslında tüm bu yaklaşımlar, insanların sosyal ve toplumsal olarak yaşayabilmesinin koşulları üzerine düşünceler barındıran, ilişkileri sebep-sonuçlar olarak gerekçelendiren bakış açılarıdır. Bu sebeple bireyin toplum olma süreci, iki farklı insanın aynı kavramlar üzerinde konuşabildiği, nitekim aynı düşünmek zorunda olmadığı ve hatta gerçekleşen etkileşimin her bir insanda aynı kavramlar için farklı ideler yaratabildiği üretici bir süreci doğurmaktadır. İnsanı özgürlüğünden vazgeçmeye iten bir başka durumu da insanın güvende hissetme ihtiyacı olarak tanımlamamız mümkündür. Bauman, güvenliğin insanları tehdit eden üç tür acıya karşı korunma anlamına geldiğini ifade etmektedir: “kendi bünyemizden”, “dış dünyadan” ve “öteki insanlarla olan ilişkilerimizden” kaynaklanan acı (Bireyselleşmiş Toplum, Syf. 61). Nitekim kontrol altında tutulan bir özgürlük, özgürlüğün tanımı gereği içerisinde büyük bir tezat taşımaktadır: “Güvenliksiz özgürlük, özgürlüksüz güvenlik durumunun getireceğinden daha fazla mutsuzluğa yol açar… Özgürlükle güvenlik arasındaki mükemmel bir denge durumu belki de mantıksal bir bağdaşmazlık ve pratik bir imkansızlıktır, ama bizatihi bu da daha iyi bir denge formülü aramanın en güçlü nedenidir (Bireyselleşmiş Toplum, Syf. 61-62).” Bir yandan da kararsızlıktan hoşlanmayan bizler, hayatımız üzerinde bize somut yararlar sağlayabilecek bir düzenin varlığına ve aşkın ya da içkin bir çeşit inançlar dizisine ihtiyaç duyarız. Fakat düzen aynı zamanda kısıtlayıcılığı içerdiği için zaman zaman bunu özgürlüklerimizi tehdit ettiği gerekçesiyle hırpalarız. Kararsız olmamak, özgürce kararlar verebilmek ve eylemlerde bulunmak için karşı konulmaz bir istence sahip olan bizler, aynı zamanda kendimizi sürekli güvende hissetmek ve hayatımızı sürdürürken herhangi bir acı ve tehditle karşılaşmamak istemekteyiz. Peki, sürekli olarak alacaklı olduğumuz bir dünyada sahip olduğumuz bu “irrasyonelliğimizin haz maksimizasyonu” nu bizden çok daha iyi ölçüde karşılayan kişiler ya da grupların var olmadığını söylememiz mümkün mü? Locke’un bana göre iyimserlikle tanımladığı doğa yasasının beşerî etkilerle bir toplum mühendisliğine uğramadığını ve çocukluğumuzdan beri düşünüş biçimimiz üzerinde, irademiz dışında herhangi bir etki yaratmadığını söyleyebilir miyiz? Ortaçağ’da skolastik düşünceye karşı koymuş fakat günümüzde ise giderek dogmatikleşen bilimsel yaklaşımların, hegomonikleşerek alternatif düşünce sistemlerine filizlenme alanları tanımadığı ve deyim yerinde ise “yağmur yağıyorsa yer ıslaktır” tipi kesinlikli önermelerin sistemin yarattığı kurum ve aktörler tarafından ayakta alkışlandığıve tek metot ilan edildiği bir döneme tanıklık etmekteyiz. İnsanların hükmen rasyonalize edildiği, teknolojik gelişmelerin ne pahasına olursa olsun insanoğlunun iyiliğine olduğunu savunan büyük bir ulus üstü tüzellik ile karşı karşıyayken, bu kesinliğin yerini bireyin kendi hayatı özelinde türlü kararsızlıklar ve belirsizlikler olarak göstermesi ise dikkat çekilmesi gereken bir tezatı oluşturmaktadır. Yine de birtakım etki grupları, bireyler için bu belirsizliğin üstesinden gelecek çeşitli başarı ve mutluluk metotlarını formüle edebilecek cüreti kendilerinde bulabilmektedir. Bu da temelde yapılan/yapılmayan tüm eylemlerin sonuçlarının sorumluluğunu bireyin kendisinde araması gerektiği öğretisine dayanan gizli bir baskıyı, belki de dile getirilemeyen bir toplumsal anlaşmayı beraberinde getirecektir. Birey için ise bu durumun öz kabulüne dayanan gerekçe “biraz daha pohpohlayıcı olan, aklın sahnede yerini almasını kabul eden açıklamalardır: Evet, insanlar kendi nüktedanlıklarını, becerilerini ve büyük bir bilgi birikimini kullanırlar, ama arz edilen bilgi hileli ve yanıltıcıdır ve onlara kendi sorunlarının sahici sebeplerini anlamaya çalışmaları için pek az fırsat sunar (Bireyselleşmiş Toplum, Syf. 21). “Yeterince çalışırsancı” ya da “gerçekten istersenci” düşünce kalıpları tamamen yanlışlanamamak ile birlikte çoğunluk için doğru ya da uygulanabilir değildir. Yeterliliğin ölçüsü ve hangi şartlar altında oluştuğu gözler önünde olmayan bir bilgidir. Ayrıca istenci ölçebilecek bir aracın da teknolojik anlamda icadını sabırsızlıkla beklemekteyiz(!). “Fazla manipülasyonun en tehlikeli olduğu an, kültürel olarak üretilmiş hayat formüllerinin ve onların dağıtımına ilişkin toplumsal olarak üretilmiş eşitsizliğin taşıdığı kusurların suçunu, üretilen bu formülleri kullanacak ve ihtiyaç duydukları kaynaklar kendilerine arz edilmiş olan özünde aynı erkek ve kadınlara yüklediği zamandır (Bireyselleşmiş Toplum, Syf. 15.).” İlginç olan nokta kişinin sorumluları tanımlama ve idrakinin önüne geçen açık bir şiddet ya da baskının ona dayatılmayışındadır. Oyun hilelidir ve kazanma ihtimalinin gerçekten var olup olmadığı bir muammadır fakat çevresini kuşatan “ucuz eğlence medyası” ve “aldatıcı tüketici piyasası” kişiyi günümüz toplumunun serbest seçicilerine dönüştürür. Tüketim endüstrisi,ürettiği ürünün kullanım süresini organize edebilecek derecede verimli ve kullanıcıyı bir sonraki tüketime hazırlayacak şekilde harekete geçirici olmayı hedeflerken, bilimselliği bu hedefleri araçsal olarak desteklemek için kullanır. Maruz kalmak ve kabullenmenin eşiğinde hissedilen suç ortaklığı, bireyselleşmenin bir seçenek değil kader olduğunu; seçim özgürlüğü alanında, bireyselleşmekten kaçma ve bireyselleşme oyununa katılmayı reddetme seçeneğinin kesinlikle gündemde olmadığını söylemektedir. Acı çeken ötekilerin yoldaşlığının sağlayabileceği yegâne avantaj, her bir kişiye dertlerle tek başına savaşmanın diğer herkesin de her gün yaptığı şey olduğunu bir kez daha göstermektir… Ancak kişinin başkalarının ortaklığından öğreneceği ilk şey, ortaklığın sağlayabileceği tek hizmetin kişinin kendi onulmaz yalnızlığı içinde nasıl yaşayacağına ilişkin tavsiyesi ve herkesin hayatının, herkesin tek başına yüzleşmesi ve savaşması gereken risklerle dolu olduğudur (Bireyselleşmiş Toplum, Syf. 71-72). “W.I. Thomas’ın dediği gibi insanların doğru olduğunu farz ettikleri bir şey, sonuç olarak (daha kesin biçimde, onların eylemlerinin kümülatif bir neticesi olarak) doğru olma eğilimi taşır. İnsanlar, “X’in hiçbir alternatifi yok” dedikleri zaman, X eylem alanından eylemin “koşulları alanına hareket eder. İnsanlar “yapılacak hiçbir şey yok” dedikleri zaman, gerçekten de yapabilecekleri hiçbir şey yoktur (Bireyselleşmiş Toplum, Syf. 17).” Dolayısıyla bireysel olarak mücadele edebilmek için öncelikle farz etmekten vazgeçmeli ve en azından geçtiğimiz duraklarda zihnimize alacağımız düşünce kalabalıkları konusunda seçici davranmalı, belki de bazı durakları es geçmeyi öğrenmeliyiz. Sahip olduğumuz ve gerçekten de bizler için anlam ifade eden düşünce misafirlerimizi ise doğru duraklara ulaştırmaya çalışmalıyız.Toplumsal olarak ise gerçek etkileşimlerin üretken sürecini hatırlamalı ve belki de tersine bir mühendislik ile bu alanları kayda değer duraklarımız arasında tekrardan inşa etmeliyiz. Vücuda alınan her bir ilacın çeşitli yan etkilere sebep olabileceğini aklımızda bulundurarak tüketim alışkanlığının sağladığı kolaylığı, karşımıza çıkan her bir acı ihtimalinde başvurabileceğimiz dopamin iğnelerimiz olarak görmemeliyiz. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors. Kaynakça: Bauman, Z., Alagon Y. (2015) Bireyselleşmiş Toplum , Ayrıntı Yayınları Hobbes, T., Lin S. (2016) Leviathan , Yapı Kredi Yayınları Geçit, B. (2020) "Thomas Hobbes’da Toplum Sözleşmesi, Egemenlik ve Uyrukluk: Egemenin ve Uyrukların Hak ve Yükümlülükleri Nelerdir?" , Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi: 110-124 Locke, J., Goldie M. (1997) Political Essays , Cambridge University Press Rousseau, J.-J., H., C. G. D. (1950). The Social Contract: Anddiscourses, E.P. Duttonand Company, Inc.

Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine Alternatif İktisat: Henry David Thoreau
kitap-incelemeleri

Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine Alternatif İktisat: Henry David Thoreau

Teorik yaklaşımlar içerisinde sıklıkla karşı karşıya getirdiğimiz iki kavrama, yani “para” ve “zaman”a dair insancıl bir değerlendirme sunan Henry David Thoreau, 19. yüzyılda günümüzün egemen iktisat paradigmasına bir alternatif olarak, insanın kendi hayatı ile barışık olmasının temellerini atan bir yaşam rehberini bizler için kaleme almıştır. Kıymetli olanın paradan çok zaman olduğunu yaşadığı deneyimlerle ortaya koymaya çalışan Thoreau, bulunduğu toplumda insanların kendi elleriyle üretmiş olduğu yapay ihtiyaçları karşılama çabalarını amacından sapmış uğraşlar olarak görmektedir. İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılaması haricinde geriye kalan zamanın efendisi olduğunu; bu vakti doğayı ve hayatı deneyimlemek için kullanması gerektiği kanaatindedir. 21. yüzyıl tüketim toplumu ise Thoreau’nun yaklaşımı çerçevesinde daha çok yapay ihtiyaç ve daha karmaşık bir ücret-emek-insan ilişkisini beraberinde getirmektedir. Bu deneme yazısında Thoreau’nun alternatif iktisat modelinin ve tüketim toplumu içinde yaşıyor olmanın modern dünya insanı üzerine etkilerine değineceğiz. Deneme yazısının ilk bölümünde Thoreau’nun hayat felsefesi ve Walden Gölü yakınlarında gerçekleştirmiş olduğu hayat deneyimine değinirken, son kısımda insanın günümüz toplumunda ne gibi açmazların içinde yer aldığını ve yaşadığı sıkıntıların nasıl tek sorumlusu haline dönüştürüldüğüne değineceğiz. Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine Alternatif İktisat: Henry David Thoreau “ Öğleden öncelerimi ve öğleden sonralarımı topluma satacak olursam birçoğumuzun yaptığı gibi, uğruna yaşayacak bir şeyim kalmayacağı kesin. Bir insanın çok çalışkan olabileceğini, yine de zamanını iyi harcayamayacağını belirtmek isterim. Yaşamını kazanmak için yaşamının büyük bir bölümünü tüketen insanın yaptığından daha ölümcül bir ahmaklık olamaz. ” H. David Thoreau Temmuz ayında bayram sebebiyle oluşan boşluktan istifade ederek biraz nefes almak ve ev-ofis arasındaki süregelen günlük döngümü kırmak adına Antalya’ya doğru yola çıkmıştım. Ailem ve ben (onları alıştırdığımdan beri) her fırsatta çadır tatili yapabileceğimiz bir yere gidiyor ve çadır hayatından büyük bir keyif alıyorduk. Yılda sadece birkaç gün elimize geçebilecek bu fırsatı betonların ve asfaltların arasına sıkışarak geçirmek nedense hiç içimize sinmiyordu. Bu fırsatı Ankara’da olan her şeyi, Ankara’da bırakarak geçirilecek ufak bir kaçamak olarak görüyordum. Fakat gerçekte her şeyi geride bırakabiliyor muydum? Emin değilim. Çoğumuzun “Sivil İtaatsizlik” yazısı ile tanıdığı Henry David Thoreau, mütevazı bir hayata sahip, neşeli mizaçlı, kalıpların dışında bir düşünür ve en önemlisi düşüncelerinin pratisyeniydi. Yine de sisteme ve topluma getirdiği eleştirileri bir kenara bırakarak bu yazımızda onun yaşam pratiği ve bu pratiğin günümüze yansıması üzerinde durmayı amaçlıyorum. Yaşadığı çevrede komşularının hayatlarına büyük bir hayret ve akıl almazlık ile tanık olan Thoreau, kendi hayat projesini gerçekleştirmek adına Concord, Massachusetts’teki Walden Gölü kenarına bir kulübe inşa ederek, hayatının 2 yılını burada yalnız bir hayat sürerek geçirdi. Bu macerasına adım atmadan önce, kendisine bir ihtiyaç listesi çıkardı. Bu listede neleri kendi başına yapabileceğine, neleri ise bu macerasını gerçekleştirmeden önce satın alması gerektiğine yer verdi. Kendi ahşap evini inşa etti ve evinin önüne kendi bahçesini kurdu. En önemlisi, yaşamak istediği hayatın sistemini deneme-yanılma yöntemi ile hayata geçirmeye koyuldu. Yaşadığı tecrübeleri aktarmak için kaleme aldığı Walden isimli kitabında amacının, “… ormana hayatımı kasıtlı bir şekilde yaşamak yerine, onun en temel gerçekleriyle yüzleşmek ve ölüme yaklaştığımda zaten hiç yaşamadığımı fark etmek yerine bu hayatın bana öğrettiği şeyleri öğrenip öğrenemeyeceğimi görmek için gitmiştim. Hayat çok kıymetli olduğundan vaktimi ondan başka bir şeyi yaşayarak harcamak istememiştim .” (Walden, Syf. 101) olduğunu ifade eder. Hayatının temel ilkesi basitlik olan bu adam, günümüzde çoğu insan için tahammül edilemeyecek bir konforsuzluk olarak görülecek bu deneyimi ne kimseye bir şey kanıtlamak ne de toplumsal bir fayda yaratmak amacıyla yapmıştı. Düşüncesi ve hayat pratiği birbiri ile özdeşleşen, basitleşmeyi savunan ve beşeri ihtiyaçlarından arınmış bu insanın günümüzün hegemonik iktisat paradigmasına yarattığı tehdidin gerçekliğini bir düşünün. Doğanın ona sundukları ile şehirdeki komşularından daha varlıklı bir hayat sürdüğüne canı gönülden inanan bir adam için “Kapitalizm” bir kelime olmaktan başka ne ifade edebilirdi ki? Emeğini satarak ihtiyaçlarını karşılamasına yarayacak olan metayı, ona dikte eden bir sisteme ve onun emekçi temsilcilerine karşı insanın temel ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayabileceğini ve bunun için emeğini satmasına gerek olmadığını savunmaktaydı. Thoreau, bu yolla insanın kendi zamanının efendisi olabileceğini ve emeğini satmayarak güneş ışığını, kuşların sesini, ektiği bir bitkinin yeşermesine tanıklık etmenin verdiği keyfi satın alabileceğini ifade etmekteydi. Concord’da çiftçilik ile uğraşan komşularının sürekli yorgun, neşesiz ve endişeli olduğunu ifade ederken; onların tüm zamanlarını sanki büyükbaş hayvanlarını doyurmak için harcadıklarını ve çitlerin arasında yaşayan hayvanlarının onlardan daha özgür olduğunu düşünmekteydi. Toplumsal çalışma düzeninin içinde yaptığı işten keyif alan insanlara bir parantez açarak, yaptığı iş sebebiyle sürekli şikâyette bulunan insanlara hem kitabını yazarken hem de şehir hayatını deneyimlerken seslenmeyi denedi. Yaşamanın bir noktadan çıkabilecek çizgi sayısı kadar çok yolu olduğunu ve bu sebeple de dünyada bu yolların fazlalığı kadar çeşitli insanların da olmasını arzulardı. Fakat bir yandan da insanların, başkalarının ayak izleriyle oluşturduğu yollardan bir saniye bile tereddüt etmeden geçişini, geleneğin ve tekdüzeliğin içine kendini nasıl kaptırdığını görüp hayret ederdi. Yine de ABD’li bir Nasreddin Hoca misali insanlara hayat yolunu, kederlenmeye övgüler düzmek yerine komşularını uyandırabilecekse sabahları tüneğe konan horozlar gibi şiddetle böbürlenerek gösterişsiz ve sade bir şekilde yapıyordu (Yeteri Kadarsa Çoktur, syf. 63). Hayat görüşüne duyulan şaşkınlığa göstermiş olduğu şaşkınlığı ve kendisine/insanın kendine yeterliliğine duyduğu samimi, doğal özgüveni, onun alternatif ve özünde insan doğasına uygun olan bir iktisadi yaklaşımın temellerini atmasına sebebiyet verdi. Eğer yaşamınızı, doğaya göre şekillendirirseniz, asla fakir olamayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz, asla varlıklı olamayacaksınız (Seneca, Dialogues and Esssays, Syf. 41, 85.). Şimdi ise düşüncelerimize ters olmasına rağmen, “Bu düzen böyle gitmez!” diyerek başlayan bütün cümlelerimizi, kendimize karşı birtakım zorunlulukları bahane ederek nasıl bastırdığımızı anımsayalım. Biliyorum hepimizin aklından; kendini karşısına çıkan ilk fırsatta içinde bulunduğu durumdan kurtarmak istediği ve zaten göstermiş olduğu tüm çabaların temelde yatan amacının bu olduğu geçiyor. İşte tam bu anda, Antalya’ya 3 saatlik bir yolumuz kaldığında cebimdeki telefonun beni ne kadar huzursuz hissettirdiğini fark ediyorum. Herkese her an ulaşabilir olmanın verdiği rahatlığı ile her an ulaşılabilir olmanın verdiği huzursuzluğu aynı anda cebimde tutuyorum. Kendimi, alabileceğim bir e-posta sebebiyle Antalya sıcağında, düzgün çekmeyen bir internet bağlantısı ile aciliyeti olduğu beyan edilen bir işi yetiştirmeye çalışabileceğim bir senaryo ihtimalinin içinde buluyorum. Düşüncelere dalıyor, yaşadığım andan uzaklaşıyor ve Ankara’da bıraktığımı sandığım şeylerin, aslında kartopu etkisiyle beni bir hafta sonra nasıl karşılayacağını hayal ediyorum. Gerçekleşmesi meçhul olan bir ihtimal sebebiyle kendimi, dinlenmek için çıktığım yolun başında, istemediğim bir tezattın içinde buluyorum. Peki, kendime bunu ben mi yapıyorum ve bunu kendime yapıyorsam farkında olmama rağmen devam ettirmeye mecbur muyum? Dünya üzerinde hayatımızı yaşamamızdan daha acil ne tür bir iş olabilir? “ Yaşadığımız tüketim toplumunda, halihazırda en son piyasa arzlarınca tavsiye edilen ve ücretli veya gönüllü piyasa sözcülerince övülen yaşam tarzını kopya etme arzusu (ve bunun sonucunda da kişinin kimliğini ve kamusal kişiliğini sürekli olarak onarma zorunluluğu) artık baskıyla ilişkilendirilmemektedir. Bilakis bütün bunlar (pohpohlayıcı ve sevindirici) kişisel özgürlüğün dışavurumları olarak algılanır. Kişi bu özgürlüğün ne kadar sınırlı olduğunu ise parkuru sahiplenen, yöneten, girişleri tutan ve yarışçıları koşuya sevk eden şeylerin ne kadar güçlü olduğunu ancak ilelebet tamamlanamayacak bir kimliği kovalamaktan vazgeçmeye çalıştığında ya da bu kovalamacadan dışlanıp defedildiğinde öğrenecektir .” (Yaşam Sanatı, syf. 105) Tüketim toplumu, bize, süreklilik halinde satın alma zincirleri, devasa sayılarda ürün çeşitliliği ve daha önce ihtiyacımız olduğunu bilmediğimiz ihtiyaçların icat edilmesi gibi hizmetler sunarak kişisel alanımızı kendi reklam panosuna çevirmeyi başarmıştır. Biz insanlar ise verilen mesajın iletişim kanalı olarak her gün birbirimize çeşitli firmalardan derlediğimiz ürün kataloglarımızı sunmaktayız. Yeni trendler, hızlı gelişen teknolojiler ve hızla değişen bir gündemin içinde hayatta kalmanın açlık veya tokluk ya da ekmek veya su ile ilgisi kalmadığını söyleyebiliriz. Artık çevrimiçi olduğumuz sürece var olduğumuz ve tükettiğimiz sürece de çevrimiçi olduğumuzu kabullenmemiz gerekiyor. Thoreau’nun deyimi ile başkalarının ayak izini takip etmek bir yana dursun, aynı anda adım atmaya çalışmak neredeyse toplumsal bir mecburiyet olarak nitelendirilebilir ve geriden gelen bir kişinin karşılaşacağı manzara, patika bir yoldan çok 5 şeritli bir otobana benzeyecektir. “ Bugün Maine’le Texas arasına manyetik telgraf telleri çekmek için harıl harıl çalışıyoruz ama Maineli ile Texaslının birbirine söyleyecek önemli bir şeyleri olup olmadığını hiç düşünmüyoruz… Yani biz, sanki esas amacımız manalı değil de hızlı konuşmakmış gibi hareket ediyoruz (Walden, syf. 61).” Bununla birlikte “sürekli tüketim durumunda olmak” dışında neyi tükettiğimizin de giderek bir önemi kalmamaktadır. Varoluşun sürdürülebilmesinin özünün bulandırıldığı bir düzlem içerisinde, beşerî ihtiyaçlarımızın olmazsa olmazlarımıza dönüştüğü ve temel ihtiyaçlarımıza ulaşmak adına doğrudan harcanacak emeğin ise burun kıvrılan, lümpen çaba olarak algılandığı bir dönemin içindeyiz. Artık besinler bizim için başkaları tarafından fabrikalarda işlenip paketleniyor, kıtalar arasında seyahat ediyor, market raflarında sergilenip afiyetimize sunuluyor. Yüzlerce film ve dizi bizler için çekiliyor, tek bir bilgisayar komutuyla sanal AVM’ler kapılarını bizler için aralıyor. Geçtiğimiz yüzyıllarda kraliyet ailesi mensuplarına hizmetkârları tarafından sağlanamayan bu hizmet; bu fırsat kaçmaz ürünleriyle, gün içinde teslim kargolarla, otomatik ödeme talimatlarıyla her birimizin emrine amade! Eğer özgürlüğü sadece tüketilecek şeylerin çeşitliliği olarak algılıyorsak, böylesine bir pohpohlayıcı özgürlüğe sahip olduğumuz için şanslı hissediyor olmalıyız. Şimdi, bize düşen görev ise özgürlüğümüzü sürekli kılabilmenin bir yolunu bulmaktan geçiyor. Tüketim toplumunun reklam panolarına dönüşen bizler, kendimizi satın alınan ve daha fazla ücret alabilmek adına özgeçmişlerimizi “en az X yıl kadar” ibaresiyle geliştirmeye mecbur olan nesneler olarak nitelendirebiliriz. Bu sayede bugüne kadar yaptıklarımız ve yapmadıklarımız tamamıyla bizim mesuliyetimiz altında olur. İstenilen hedefe ulaşılamadığında ise gönül rahatlığı ile kendimizi suçlayabiliriz. Durmak ve soluklanmak sonu gelmez bir pişmanlık ve suçluluk hissine sebep olur. Beklemek ise hastalıklı bir eylemdir. Bulunduğumuz kulvarda bir an için durup etrafı izlemek ya da dinlenmek istersek yarışın gerisinde kalacağımızdan ya da birinin arkadan gelip bize çarpıp geçeceğinden korkabiliriz. Böylece bizim dışımızda gerçekleşen şeylerin içinde kendi hata paylarımızı ararken kendimizi, gerçekte bize ait tek şeye sırt çevirirken buluruz. Suratıma vuran o nemli havada, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyumayı, Thoreau’yu ve hayatı düşünüyor, dile getirdiğim tüm sorularımın cevaplarını başka bir bahara erteliyordum. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors. Kaynakça: Thoreau, H. D., Ercan, E. C., (2017) Walden - Ormanda Yaşam. Zeplin Kitap. Seneca, L. A., Davie, J., Reinhardt, T. (2008). Dialogues and essays . Oxford University Press. Bauman, Z., Sarı, A. (2017). Yaşam Sanatı . Ayrıntı Yayınları. Alexander, S., Şeremet, I., (2018). Yeteri Kadarsa Çoktur-Thoreau'nun Alternatif İktisadı. Heretik Yayıncılık

Salgın Döneminde İşçi - İşveren Politikaları
kamu-politikalari

Salgın Döneminde İşçi - İşveren Politikaları

COVİD-19 virüsü ile gelişen pandeminin Türkiye’deki başlangıç süreci, pandemi şartları ile gelen kısıtlamalar ve bunun beraberinde getirdiği sosyal ve ekonomik alanda hissedilen değişimler, birçok iş yerinin fiili olarak çalışmalarını duraksatmış ve onları iflas tehdidi ile karşı karşıya bırakmıştır. Kârını korumakta zorlanan ve hatta zarar eden işverenler maliyetleri kısmanın yolunu küçülmede ve işçi çıkarmada ararken, işçiler geleceklerine dair kendilerini savunmasız ve güvensiz hissetmekteydi. Salgın esnasında sırasıyla uygulamaya konulan ve siyaset gündeminde tartışmaları da beraberinde getiren “Kısa Çalışma Ödeneği, 3 Aylık İşten Çıkarma Yasağı ve Ücretsiz İzin” gibi kamu politikaları istihdamı ve ekonomik istikrarı korumak, işveren ve işçilerin bu olağanüstü süreçten en az hasarla kurtulmalarını sağlamak amacıyla ortaya çıkarılmıştı. Fakat uygulamalar pratikte daha çok işverenlerin devlet tarafından korunması ve hatta işverenlerin işçiye karşı korunması gibi yorumlanabilmekteydi. Peki, gerçekten bu argümanların arkası doldurulabilir miydi? Doldurulabiliyorsa hangi sebeplere ve hangi çıkarımlara dayandırılabiliyordu? Bunları cevaplamak için, 1 Mart 2020 ve 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında siyasal alanda konuyla ilgili yaşanan gelişmelere odaklanılmış, aynı zamanda bu analiz yazısında refah devleti kavramının Türkiye’deki tarihsel gelişimi ve sahip olduğu karakteristik özelliklerine dair bir gen haritası ortaya koymak amaçlanmıştır. Soruların cevapları bir dönem analizi ile cevaplanmaya çalışılmıştır. Giriş Günümüz politikasında doğrusal ya da neden-sonuca dayalı bir ilişki kurmanın zor olduğunu ve aslında gitgide karmaşıklaşan ve öngörülemeyen bir ilişkiler bütününe benzediğini düşünüyorum. “ Yeniden ortaya çıkan bir yapı, olumsal bir açıklık ve çoklu gelecek, zaman-mekân içindeki sonuçların tahmin edilemezliği, nesnelere ve doğaya karşı bir hayırseverlik, ilişkilerde, hanelerde ve insanlarda zaman ve mekân içerisinde çeşitli ve doğrusal olmayan değişiklikler hissini içerir. Süreçlerin sistemik doğası ve organizasyonların, ürünlerin, teknolojilerin ve sosyalliklerin artan aşırı karmaşıklığının kuşatması altındadır (Urry, s. 1-14).” Uygulanan politikalarda yararlanıcı tarafın kimler olduğu, kimlerin bu sürece etki edebildiği ve kimlerin tepkilerinin bir karşılığı olduğu süregelen bir tartışma konusu olmaktadır. Türkiye tarihinde refah devleti modeli her zaman sahip olduğu çok aktörlü yapısı ile bu konunun gözlenebileceği paralel bir zemin oluşturmaktadır. Bilişim çağının dönüşen çok aktörlülük durumu ise; çıkar grupları, mikro ve aynı anda birden çok aidiyet grubu ve sanal kimlikler gibi genişlemektedir. Bu konunun detaylarına başka bir çalışmada değinebiliriz. Ancak, burada bu tespiti not etmenin şimdiki konumuza yaklaşımımızı açıklamak için önemli olduğunu belirtmek istiyorum. Türkiye'deki Refah Devleti Uygulamalarının Tarihsel Kökenleri Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana kamu – özel sektör tartışması Türkiye'deki siyasal sistemin merkezinde yer alan bir tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaların örneklerini 1923 İzmir İktisat Kongresi'nden 1980'lere kadar Celal Bayar, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit gibi siyasi liderler çerçevesinde görmek mümkündür. Ancak tüm bu süreçlerde, bu liderlerin temsil ettikleri devletçi ya da liberal yaklaşımlar, kaynak kıtlığı ve kötü koşullar nedeniyle kendi dönemlerindeki çevresel ihtiyaçları karşılamada yetersiz kalmıştır. Tek partili rejim döneminde hükümetin uyguladığı politikalar, sosyal çevrelerin taleplerinden çok devlet elitlerinin projelerine dayanıyordu. Çok partili dönemde ise popülizm akımı çerçevesinde partiler siyasi destek sağlamak amacıyla bazı sosyal çevrelerin taleplerini karşılamak için çeşitli sosyal politikalar uygulamışlardır: “ Uygulamada, resmi sosyal politika, devlet tarafından sağlanan ücretsiz eğitim ve istihdam statüsüyle bağlantılı birleşik bir halk sağlığı ve emeklilik sistemi sağlanmasıyla sınırlı kaldı (Buğra ve Keyder, 2006)”. Türkiye'de devlet sosyal politikası, 1960-1970'lerde hızlı şehirleşme, ekonomideki yapısal değişiklikler ve tarım reformu ile sağlık, eğitim sektörleri ve artan sosyal harcamalara odaklandı. Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) ve Emekli Sandığı 1940'ların ikinci yarısında faaliyete geçti. 1971 yılında ise kendi hesabına çalışanlar için Bağ-Kur tanıtıldı ve bu sigorta fonları yakın zamana kadar sosyal güvenlik ortamına egemen oldu (Aybars ve Tsarouhas, s. 752). 1980 yılından bu yana faaliyette olan Entegre Sağlık Hizmetleri Programı ise Sağlık Hizmetlerinin Kamulaştırılmasına İlişkin Kanun (224 Sayılı Kanun) uyarınca sağlık hizmetlerine erişimi yaygınlaştırdı. 1980 sonrası dönemde Türkiye'de refah devleti modelinden minimal devlet modeline geçilmeye başlandı ve yaşanan 2001-2002 mali krizleri ile bu süreç hızlandı. Ancak bu, devletin sosyal alandan tamamıyla çekilmeye çalışması olarak görülmemelidir. Neo-liberal paradigma çerçevesinde devlet; artan bölünme, ademi merkeziyetçilik durumları içerisinde kendine siyasi genişleme alanları ve devletin iktidarının sürekli oluşumunda yararlanabileceği yeni fırsatlar bulmuştur. “ Gerçekten de devletin bazı sosyal hizmetlerini taşeronlaştırmaya ve özelleştirmeye başlaması ve sorumlulukların bir kısmını diğer aktörlere -yani belediyelere, koruyucu ailelere, özel hastanelere- devretmesi ve 'sosyal devletten uzaklaşarak, 'sosyal devlet' diyebileceğimiz şeye doğru hareket etmesidir. Sosyal yardım devleti içerisinde fonların siyasi tahsisi için fırsatlar, sosyal refahın çeşitli dağıtım kanallarının siyasallaşması yaygındır (Eder, 156)”. Türkiye’de refah devleti uzun zamandır sınırlı ve eşitsizdi. Dolaylı ve gayri resmi refah kanallarıyla birleşen güçlü aile bağları (tarımsal sübvansiyonlardan gayri resmi konutlara kadar- hem maliyet hem de politik olarak uygun) refah boşluğunu telafi etti (Eder, s. 152). Böylece merkezi yönetime yakın çevrelerin çeşitli ayrıcalıklar elde ettiği ve sosyal devlet modelinden menfaat sağladıkları görülmektedir. Bir başka açıdan refah devleti modeli gelişmiş ve gelişmekte olan devletler için farklı anlamlar taşımaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda refah devletleri ve hükümet tarafından yönetilen sosyal politika çerçevesi ya gelişmemiştir ya da kapsamı çok sınırlıdır (Eder, s. 154). Ayrıca gelişmekte olan ülkeler görece özerk bir devlet olarak değerlendirilemezler. Bu tip ülkelerde devlet-toplum ilişkisi geçişlidir, devlet uluslararası kuruluşlardan etkilenir ve ekonomik olarak bağımlı olduğu kurum ve kuruluşların taleplerini önemsemek zorundadır. Bu durum bize Türkiye'deki refah devleti uygulamalarının sahip olduğu çok aktörlü yapıyı göstermektedir. Ayrıca sınıf iktidarı veya çeşitli ekonomik çıkar grupları, Türkiye'deki refah devleti uygulamaları için siyasi seferberliğin en önemli aktörleri olmayabilir. Etnik köken, din, kast, akrabalık veya diğer kişilerarası ağlar aslında siyasi manzarayı daha etkili bir şekilde yakalayabilir ve bu nedenle Türkiye'deki refah devleti uygulamalarının amaçlarını anlamamızı zorlaştırabilir (Eder, s. 154-155). Kısa Çalışma Ödeneği ve İşten Çıkarma Yasağı İkilemi Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından işten çıkarma yasağı uygulanmadan önce 23 Mart 2020 tarihinden itibaren kısa çalışma ödeneği uygulaması başlatılmıştı. COVİD-19 döneminde İŞKUR yönetmeliğinde yer alan uygunluk şartlarına sağlayan işyerlerinin çalışanlarının bu ödenekten 1.750 - 4.380 lira bandında faydalanması bekleniyordu. 2020 Mart ayı sonunda ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hükümetin COVİD-19 döneminde işçi çıkarma kısıtlamasını öngören ve vatandaş faturalarının ertelenmesini gündeme getiren politikalarına destek vereceklerini söyledi. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından hazırlanan torba kanun taslağı (farklı ekonomik düzenlemeleri de içinde barındıran), ilk olarak işveren örgütlerine sunulmuş ve kısa sürede taslağa ilişkin görüşlerini paylaşmaları istenmişti. Hükümet, işten çıkarma yasağı olarak ilan ettiği yasa teklifini 14 Nisan 2020'de TBMM'ye sundu. Meclis Planı ve Bütçe Komisyonu’nun onayıyla işçilerin üç ay süreyle işten çıkarılmasını yasaklayan 7244 sayılı Kanun 17 Nisan 2020 tarihli resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu süre Cumhurbaşkanı tarafından gerekli görülmesi halinde 6 aya kadar uzatılabilecekti. İş kanununun 25/II maddesinde yer alan etik ve dürüstlük kuralları gereğince bu kuralları ihlal etmeyen çalışanların iş sözleşmeleri feshedilemeyecek, bu kurala uymayan işverenlere ise çalışan başına 2 bin 943 lira idari para cezası kesilecekti. Fakat aynı zamanda, işten çıkarma düzenlemesine rağmen işverenlere çalışanlarını ücretsiz izne gönderme hakkı tanındı. Kanuna göre, ücretsiz izinli olanlara İşsizlik Sigortası Fonu'ndan günlük 39,24 lira ödeme yapılması öngörülüyordu. Bu durum ise kısa çalışma ödeneğinden yararlanma hakkı uygulamasına göre işçinin aylık taban fiyattan 580 lira daha az almasına neden oluyordu. Muhalefet ise işten çıkarma yasağı konusunda hükümeti desteklerken, hükümeti işçilere yapılan ödemelerin düşük olması, işverenlerin bu süreçte sorumluluk almaması gibi durumlar yarattığı için de eleştirdi. Hak-İş Sendikası, yasa taslağının kendilerine sunulmadığını belirtti. Bu kararla birlikte hükümetin işverenleri çalışanlarına karşı sorumluluklarından kurtarmakta olduğunu, kayıtlı ve vergi mükellefi çalışanlara yapılan devlet yardımının neredeyse kayıt dışı çalışanlara eşdeğer olduğunu söyledi. DİSK'e göre bu kanun patronların taleplerini karşılamak için işçilerin menfaatine gösteriliyor ve işten çıkarmaları engellemek yerine ücretsiz izin kavramı ile kolaylaştırılmış bir halini yürürlüğe sokuyordu. Varlığı salgın döneminden de önceye dayanan yükselen kur, enflasyon ve işsizlik oranları, devlet kurumlarının ve özel kuruluşların borçları, Türk banka yapıları ve IMF'nin Türk bankacılık sistemi ve Türk yönetimi üzerindeki kredi notları gibi unsurlar da bu politikanın oluşumu ve uygulanışını doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Ayrıca hükümetin son genel seçimlerde yaşadığı oy kaybı ile TÜSİAD gibi iş çevrelerinin hükümete yönelik tutumları arasındaki ilişki dahi üç aylık işten çıkarma yasağının uygulanmasının nasıl olacağı üzerinde düşünülmesi gereken durumları oluşturmaktadır. 1 Nisan 2020 tarihinde yürürlüğe giren, COVİD-19 salgın süreci boyunca planlanan bitiş tarihi Cumhurbaşkanı Kararı ile esnetilen kısa çalışma ödeneği uygulamasına 30 Haziran 2021 tarihinde son verildi. Kısa çalışma ödeneği ile birlikte aynı tarihte ücretsiz izne gönderme hakkı ve işten çıkarma yasağı uygulamaları da son bulmuştur. Salgın sebebiyle 23 Mart 2020 tarihinde kısa çalışma ödeneği ve 17 Nisan 2020 tarihinde ücretsiz izin uygulaması için yapılan değişiklikler ve yıllık asgari ücret artış oranına paralel olarak sağlanan mali yardımdaki artış dışında, uygulamalar yürürlükte kaldıkları süre boyunca herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Yapılan değişikliklerle, kısa çalışma ödeneğinde hizmet akdi süresi 60 güne, işsizlik sigortası prim ödeme süresi de 450 güne düşürülmüş ve üç aylık süreyi geçmemek üzere işverenler işçiyi tamamen veya kısmen ücretsiz izne ayırabilme hakkı kazanmıştır. Ücretsiz izin uygulaması kararı ile birlikte işsizlik maaşı ve kısa çalışma ödeneklerinden yararlanamayan işçiler için yine aynı tarihte (17 Nisan 2020) Nakdi Ücret Desteği uygulaması yürürlüğe konmuştur. Daha güncel olarak; 31 Ocak 2021’de Cumhurbaşkanı Kararı ile ileriye dönük olarak bir düzenleme yapılmış ve kısa çalışma ödeneği olarak ödenen sürelerin işçilerin işsizlik ödeneklerinden mahsup edilmeyeceği duyurulmuştur. Mart- Mayıs 2020 Tarihlerindeki Uygulamaların Kısa Vadeli Sonuçları ve Uzun Vadede Oluşabilecek Etkileri Kısa çalışma ödeneği, işverenlerin üzerindeki mali yükü önemli bir ölçüde azaltıyordu. İşçinin son 12 aylık primine göre esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının %60'ı devlet tarafından karşılanıyordu. Fakat işten çıkarma yasağı ile birlikte gelen ücretsiz izin uygulaması sayesinde işverenler, işçileri ücretsiz izne göndererek geriye kalan mali yükten de kurtulabiliyordu. Bu durum bazı çalışanların daha düşük bir ödenek almasına neden oldu. İkinci olarak, işçilerin yararlandığı bu ödenek, işsizlik fonundan alınmış görünmekteydi. 2020 yılında kısa çalışma ödeneğinden yararlanmış olan ve aynı yıl içerisinde işten çıkarılan işçiler, işsizlik fonundan yararlanmak istemeleri halinde bu fondan daha önce yararlanmış oldukları gerekçesiyle 2020 yılı kesintili bir şekilde ödeme aldı. (Cumhurbaşkanı Kararı ile 2021 Ocak ayında bu durumun önüne geçildi.) Normal şartlarda işveren işçisini ücretsiz izne gönderirse, işçinin iş sözleşmesini esaslı bir iş değişikliği nedeniyle feshederek kıdem tazminatı talep etmesi mümkündü. Bu yasayla birlikte ise işverenler, çalışanlarını zorunlu izne gönderirken tazminat ve ihbar süreleri gibi durumlarla karşılaşmadı. İşten çıkarma yasağı ihlali sebebiyle kesilecek idari para cezası ve işçiyi zorunlu izine gönderme imkânı ile salgın döneminde işten çıkarmaların büyük ölçüde önüne geçilmesi planlanmaktaydı. Bu sayede kâğıt üzerinde işsizlik oranındaki hızlı artışın önüne geçilebildi ve yine kâğıt üzerinde istihdamda sürekliliğin sağlandığı çıkarımlarında bulunulabildi. Ücretsiz izin ve kısa çalışma ödeneği kapsamında olanlar faal çalışan statüsünde gözüktü ve istifa edip yeni bir iş aramadıkları sürece işsiz statüsünde sayılmadılar. Ayrıca maaşlarında %50'den daha az kesinti yapılmayanlar da yine bu statü içerisinde yer aldı. Bu durum da aslında satın alma gücündeki keskin düşüşle ters orantılı olacak bir işsizlik verisi ortaya çıkardı. Önceki yıllara oranla, İş Kanunu’nun 25/II maddesi “Ahlak, ev, iyi niyet hallerine aykırılık haller ve benzerleri” bahane edilerek işten çıkarılmalarda artış yaşanma ihtimali arttı. Kısa çalışma ödeneği yerine ücretsiz izin yönteminin zorunlu hale getirilmesinin bir diğer nedeninin de İşsizlik Sigortası Fonu'ndan daha az kaynak harcamak olduğu anlaşılmaktadır. Bazı basın mensuplarının ve siyasi çevrelerin iddialarına göre fon kaynaklarının büyük bir çoğunluğu uzun vadeli devlet tahvillerine yatırılıyordu. Bu kaynakların işçilere ödenek sağlanması için nakde çevrilmesi de ya parasal genişlemeyle ya da devletin yeniden borçlanması anlamına gelecekti. Sonuç Sonuç olarak: Türkiye refah devleti uygulamaları tarihi boyunca çıkar gruplarının birbirleri karşısında kurmaya çalıştıkları güç ilişkisinde terazi kefelerinin ağırlıkları dönemsel olarak farklılıklar gösterebilmektedir. Bu anlamda devlet araçsallaştırılarak teraziye benzetilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki, siyaseten varlığını çok partili dönemden beri görmekte olduğumuz popülist yaklaşımlar sebebiyle bu durumu zaman zaman devlet kendi eliyle yapar. Diğer bir deyişle, aslında kendini araçsallaştırır. Çalışmamız bağlamında incelediğimiz işçi ve işveren politikalarının her iki grubun ihtiyaçları doğrultusunda birtakım iyileştirmeler/önlemler barındırdığını söyleyebiliriz. Devlet bu noktada gerçekleştirmekte olduğu politikaların belirli bir yerdeki ya da sektördeki işçi için doğurabileceği bireysel sonuçlardan çok, ortaya çıkacak genel resimle ilgili gözükmektedir. Terazi için ağır basan kefenin işverenler olduğu açıkça yorumlanabilmekle birlikte, bu durumu iki taraf arasında yapılmış basit bir tercih/anlaşma olarak yorumlamak ve düz bir sebep-sonuç ilişkisine indirgemek mümkün değildir. Kefelerin içinde X ve Y’den başka bir ağırlığın bulunup bulunmadığı ya da bu tartma işlemi gerçekleştirilirken ikiden fazla kefenin olabilme ihtimali her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Kurumsal Not : KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir. Kaynakça Althusser, L. (1970). Ideology and Ideological State Apparatus (Notes towards an Investigation). La Pensée , 128-193. Aybars, A. Tsarouhas D. (2010). Straddling Two Continents: Social Policy and Welfare Politics in Turkey. Soical Policy Administration, Vol. 44(6): 746-763 Eder, M. (2010), Retreating State?Political Economy of Welfare Regime Change in Turkey. Middle East Law and Governance, Vol. 2: 152-184 Ham, C. Hill, M. (1984), The Policy Process in the Modern Capital State: 1-21 https://www.iskur.gov.tr/isveren/kisa-calisma-odenegi/ Urry, J. (2005). The complexity Turn. Theory, Culture Society 2005 (SAGE, London, Thousand Oaks and New Delhi), Vol. 22(5): 1–14