Yazı Gönder

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak "İyi Yönetim": Neden ve Nasıl?

Videolar

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak "İyi Yönetim": Neden ve Nasıl?

13 Mart 2025

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak “İyi Yönetim”: Neden ve Nasıl?

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak “İyi Yönetim”: Neden ve Nasıl?

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak “İyi Yönetim” : Neden ve Nasıl? ÖZET Kamu yönetimi sistemleri, kamu politikası araçları ve siyasi/idari otoritelerin söylemlerindeki dönüşümler yeni yönetim modelleri ve anlayışlarına dair arayış ve talepleri de hızlandırmıştır. Artan küreselleşme ve teknolojik gelişmeler, ülkeler ve insanları birbirilerine daha çok bağlamıştır. Doğru ya da yanlış bilgilerin yayılma çabuklukları ve sürekli dolaşımları saniyelik hızlar içinde gerçekleşme imkânına kavuşmuştur. Birbirine daha çok bağlanan, dünyadaki gelişmelerden anında haberdar olup hemen tepkiler verebilme ve kendi yönetimleri ile başka ülkelerdeki yönetimleri sürekli karşılaştırabilme imkânına kavuşan insanların bir yandan risk ve korkuları artmış, diğer yandan ise “daha iyi bir yaşam,” “daha fazla insan haklarını gözeten devlet/toplum anlayışı” ve “daha iyi yönetim" talepleri artmıştır. Siyasi ve idari otoriteler de kamu yönetimi sistemleri ve toplumdaki dönüşümlere paralel olarak “insan odaklı siyaset/yönetim,” “insan haklarına dayalı yönetim” söylemlerini temel referansları haline getirmeye başlamıştır. Bireylerin, özel ve tüzel kişilerin kamu yönetimine katılımını ve kamu kurumlarının hesap verebilirliğini arttırma amaçlı çalışmalar, reformlar, uygulama modelleri çoğaldıkça “insanı/bireyi önceleyen” siyasi ve idari yaklaşımlar olmazsa olmaz hâle gelmiştir. “İnsan hakları” olgusu ve kavramlaştırmasının çeşitlenmesi, kapsayıcı hale gelmesi ve pek çok unsuru temel hak olarak içerir şekilde yorumlanması arttıkça siyasi ve idari dönüşümlerin içerikleri de bu gelişmelerden nasibini almaktadır. Bu yazı, tüm bu değişimleri ve sonuçlarını değerlendirirken, yeni dönemdeki yönetim tasarımlarına katkı yapmak amacıyla bir iddia ortaya koymaktadır: Tüm bu dönüşümler sonucunda, “iyi yönetim,” “iyi yönetilme hakkı” herkesin diğer temel insan hakları yanında talep etmeye başlaması gereken bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar nasıl “rasyonel yönetim” en doğru ve olması gereken yönetim anlayışı olarak hızla yayılan ve talep edilen bir yönetim tarzı hâline getirildiyse, son dönemlerde siyasi, toplumsal ve bireysel alanlarda gelişen kontrol edilemez dönüşümler de “iyi yönetimi” temel bir insan hakkı talebi olarak yükseltmiştir. Bu yazı, “iyi yönetim” olgusunun nasıl artık temel bir insan hakkı olarak kabul edilmesi gerektiğinin kısa bir analizini yapmaktadır. Temel Bir İnsan Hakkı Olarak “İyi Yönetim” : Neden ve Nasıl? Giriş Vatandaşlık hukukunun gereği olarak herkes yasalar önünde eşittir, kimse başkalarının temel insan haklarını kısıtlama konusunda özel bir imtiyaza sahip olamaz. Pratikte farklı uygulamalar olabilse de bu haklar modern devlet yönetimlerinde en azından anayasa ve kanunlar çerçevesinde mutlaka güvence altına alınmaktadır. Diğer yandan “insan haklarını” esas alan, insan-odaklı siyaset ve yönetim iddiaları ile daha da temel norm haline gelen yönetim modelleri geliştikçe; siyaset, yönetim ve yargının dili (yasama, yürütme ve yargı organları) de değişmeye başlamıştır. Siyaset, yönetim ve hukuk dili bireylerin eşitliğini vurgulamak için eskiden “vatandaşlık” “yurttaşlık” üzerine kurulurken, artık artan şekilde öncelikle “insan hakları” vurgusu üzerine oturmaya başlamıştır. Bir başka deyişle, yasama, yürütme ve yargı organları yapıp ettiklerinde, kararlarında, uygulamalarında, hükümlerinde temel referans olarak öncelikle “temel insan haklarını koruma, yaşatma” söylemini kullanmaya başlamışlardır. Geçmişten bugüne, bir yandan, söylemler; “devleti yaşat ki insan yaşasın”dan “insanı yaşat ki devlet yaşasın”a; “devleti koru, aileyi koru”dan “bireyi koru”ya varan değişikliklere uğrarken; diğer yandan vurgular da artık “devletin çıkarı,” “kanunun gereği,” “kamu çıkarı,” “halkın/milletin vicdanının isteği,” “halkın/milletin talebi” gibi referanslardan “temel insan haklarının gereği,” “insan hakkının korunması” gibi referanslara dönüşmüştür. “İyi Yönetim”in Temel Bir İnsan Hakkı Olarak Yükselişi Giriş kısmında bahsedilen tarihsel söylem ve vurguların hangileri asıl odak/referans noktası olmalı konusundaki mücadeleler farklı gruplar tarafından hâlâ teorik ve pratik alanlarda kıyasıya sürdürülmektedir. Bu doğaldır ve koşullar değiştikçe farklı söylem ve vurgular yine bazen eski gücünü geri alacak, bazen de yeni biçimlere girerek tekrar belirli dönemlerde öncelikli referans olmayı başaracaktır. Bu yazının asıl konusu, yaşanan bu dönüşümler ve mücadelelerin sonucunda gelişen yeni gerçekliklerden, durumlardan bir tanesine dikkat çekmek ve onu daha da görünür ve tartışılır kılmak için bir iddia/hipotez ortaya koymaktadır. 1980 sonrası yaşanan dönüşümler ve özellikle 2000’lerden sonra artan küreselleşme ve gelişmeler sonucunda kamu yönetimindeki reformların temel referans noktaları da “insan odaklı siyaset/yönetim” söylemlerinin de ötesine geçerek doğrudan “insan hakları” vurguları olmaya başlamıştır. Devletin uygulamaları karşısında vatandaşı korumanın ana kurumsal araçları; yargıya başvurma, yasama ve yürütme kurumlarının kendi iç denetimlerini sağlayan birimlere başvuru yapma gibi mekanizmalardan daha öteye gitmeye başlamıştır. Artık farklı ülkelerde hızla yayılan şekilde, doğrudan “devleti devlete şikâyet edebildiğiniz” veya kamu kurumlarına karşı kendisi de kamu kurumu olsa da temel insan hakları doğrultusunda asıl vatandaşı koruyup kollayacağını, yargı organı gibi kararları bağlayıcı olmasa da verdiği kararları kamu kurumlarının dikkate alıp uygulamasını sağlayacağı sözünü veren kamu kurumları ortaya çıkmıştır. Bu kurumların benzerleri ya da aynı işlevdeki yapılanmaları bazı ülkelerde eskiden beri var olsalar da hızla pek çok farklı ülkede temel kamu yönetimi reformu unsurları haline gelmeleri yeni bir durumdur. Bir nevi kamu adına kamusal denetim yapan yeni kurumsal yapılar ve araçlar eskiden beri var olanlar olsa da ya daha popüler hale gelmiştir ya da bazı yeni yasal düzenlemeler ile daha gelişmiş formlar almışlardır. Türkiye’de bu gelişmeler 2000’ler sonra yaşanan hızlı kurumsal dönüşüm süreçlerinde etkisini göstermiştir. Örneğin, CİMER, Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) gibi yeni kurulan kurumlar bunlara örnek olarak gösterilebilir. Bu tip kurumlarında temel referans noktası, en azından teorik düzeyde ve yasal altyapı gerekçesinde, insan haklarının korunması şeklinde ifade edilmektedir. Kamu yönetimi alanında “insan odaklı siyaset/yönetim,” “insan haklarına dayalı yönetim” gibi vurgularla artan söylemsel dönüşüm, temelde özel işletme prensiplerinin kamu yönetimine uygulanması şekline gelişen kamu yönetimindeki değişim ve dönüşüm furyalarının da tamamlayıcısı olmuştur. Örneğin, kamu yönetiminde “kanuna uygunluk,” “yasal süreçlere riayet” gibi temel değerlendirme kriterleri yerlerini “sonuç-odaklı,” “performansa dayalı” değerlendirme kriterlerine bırakmıştır. “İnsan odaklı yönetim,” “insan haklarına dayalı yönetim” söylemleri de bu yeni yönetim anlayışlarının tamamlayıcısı haline getirilmiş; yeni yönetim anlayışlarını daha meşru, hesap verebilir ve toplumsal rızaya dayalı gösterilebilmek için sıkça kullanılmıştır. İnsanların katılımını artırıcı düzenlemeler yapmak, idare karşısında haklarını daha kolay, hızlı ve etkili aramalarını temin etmek; bu vasıtalar ile de daha hesap verebilir, daha meşru ve toplumsal rızaya dayalı yönetimler kurduklarını iddia etmek ya da en azından bunun algısını yaratmak için pek çok yeni kurum ve kurumsal araçların geliştirilmesini de içeren reformlar yapılmıştır. Bu tip reformların sayısız ülkeye hızla yayılmasında ulus devletler içerişindeki siyasi ve idari otoritelerin yukarda bahsedilen amaçları gerçekleştirme iradeleri ana neden olarak gösterilse de uluslararası ve ulus ötesi kurumların dayatma ve reform taleplerinin de çok etkili olduğu bir gerçektir. O nedenle, bu reformların pratikte ne oranda gerçekten hedeflendiği ve uygulandığı sürekli bir tartışma konusudur. Ancak, nedeni ne olursa olsun, dünyadaki gelişmelerle birlikte, özellikle demokratik ve/veya “insan odaklı yönetim” olma iddiasındaki ülkelerin artık bireyleri sadece şu üç hakkı vererek idare etme, geniş bir toplumsal rıza üretme imkânları azalmıştır: Birincisi, sadece genel/yerel seçimlerde oy kullanmak ve haklarını sadece seçtiği temsilcilerin aramasını beklemek. İkincisi, hakkı gasp edilirse mahkemeye başvurmak ve hem idareye hem de bireylere eşit şekilde hesap soran bir adalet beklemek. Üçüncüsü, hakkını gasp eden kamu kurumunu yine var olan çeşitli mekanizmalar ile idareye şikâyet ederse, o kurumdan ve kurum görevlilerinden hesap sorulmasını onun hiyerarşik üstü olan kurumlar ya da o görevlilerin idari amiri konumundaki yetkililerin insaf ve takdirlerine bırakmak. Sonuç olarak, yukarıda bahsedilen, doğrudan idareden bireyler adına hesap soran, kamuyu kamu adına denetleyen, insan haklarını, iyi ve hakkaniyetli yönetimi temin etmekle görevli kamu kurumları ve araçları geliştirilmiş, daha da bu yönde çalışmalar ve vaatler devam etmektedir. Yine Türkiye örneğinde, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının getirilmesinden doğrudan idareyi şikâyet edip onların da hesap sorup sürekli vatandaşa bilgi verdiği kamu kurumlarının ve mekanizmalarının kurulmasının dayanak noktası bu gelişmelere cevap vermektir. 1980 sonrası artan siyasi ve idari yönetim sistemlerindeki yapısal ve söylemsel dönüşümler; devletin küçültülmesi/sınırlandırılması çalışmaları, özelleştirme reformları; bunlara ek olarak hızlanan küreselleşme, teknolojik gelişmeler toplumsal dönüşümleri de çok arttırmış ve çeşitlendirmiştir. Sivil toplum aktivizmi ve alanlarının genişlemesi, her türlü cinsiyet/etnisite/kültürel/bireysel kimlik haklarının tanınması gibi konuların yaygınlaşması sonuçta “insan hakları” kavramlarının içeriklerinin çeşitlenmesi, farklılaşması ve yeni yeni mücadele alanlarına dönüşmesine neden olmuştur. Tüm bu dönüşümler, gelişmelerin ışığında bu yazının temel iddiası da artık açıkça “iyi yönetim”in de temel bir insan hakkı olarak tanınıp gelişmesi ve korunması için hem teorik tartışmalarda hem siyasi mücadelelerde hem de yeni siyasi/idari/toplumsal yönetim çalışmalarında temel norm ve amaç olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulamaktır. Herkesin “iyi yönetilme” hakkı vardır, bunu talep etmeleri artık yeni düzenlemeler ile yasal ve kurumsal güvencelere dayandırılmalıdır. Küreselleşen ve birbirine aşırı bağlanan ülkeler, toplumlar, insanların hem her şeyden anında haberdar olabilmeleri hem farklı ülkelerin nasıl yönetildiklerini sürekli takip edip kendi yönetimleri ile karşılaştırabilmeleri hem de dünyada her olan bitenden doğrudan etkilendiklerini görmeleri ile artan endişe, kaygı ve talepleri “iyi yönetim” hakkını ortak bir mücadele unsuru haline getirmiştir. Hayatta kalma ve daha iyi bir yaşam kurma, temel insan haklarını koruma güdüleri ve talepleri daha bilinçli ve örgütlü bir hâl alarak temel bir insan hakkı olarak “iyi yönetim”i de talep etmelerine, savunmalarına evrilmiştir. Kamu yönetimi sistemlerindeki reform ve değişimler, insan hakları alanındaki gelişmeler ve tüm bu süreçlerin getirdiği belirli dönüşümler “iyi yönetim” olgusunu temel bir hak ve hedef hâline getirmiştir. Yukarda bahsedilen tarihsel dönüşüm çerçevesine ek olarak bu gelişme ve dönüşümlerin bazılarını şu şekilde özetleyebiliriz: Birincisi, kamusal denetim adına ortaya çıkan ve temel insan hakları için kamu kurumlarına hesap soran yeni kamu kurumları ve araçlarının çoğalması. İkincisi, sivil toplum kuruluşları, çıkar grupları, toplumsal gruplar ve bireylerin belirli mekanizmalar aracılığıyla kamu kurumlarının yönetim kurullarında ve kamu gücünü kullandıkları alanlarda söz sahibi olmaları. Üçüncüsü, kamu ve özel arasındaki ayrımın bulanıklaşması; devletin ve sivil toplumun alanlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin gittikçe bundan önce çizilen belirli çizgilerini kaybetmesi. Dördüncüsü, bazı özel ve sivil kuruluşların doğrudan kamu gücü ve tekelini kullanarak belirli kamu politikalarına karar vermeleri ve uygulamada yer almaları. Bunun sonucunda da bunların hala özel veya sivil kuruluş gibi görülüp görülemeyeceği ya da kamu kurumu olmanın ne demek olduğunun bu tip uygulamaların artmasıyla iyice belirsizleşmesi. Beşincisi, her siyasi otoritenin ya da siyasi iktidar adayı siyasi partinin sürekli devlet ile, vesayet ile, mevcut kamu düzeni ile halk adına, birey adına, insan hakları adına savaş verdiğini, mücadele ettiğini ya da edeceğini vaat ettiği siyasi konjonktürün egemen hâle gelmesi. Altıncısı, temel insan haklarının korunmasını talep eden bireylerin, grupların, toplulukların ise gelişen teknoloji ve iletişim kanallarının da yarattığı konfor ile artık saniyesinde her türlü siyasi ve idari otorite kararlarına, uygulamalarına veya siyasi iktidara aday olan partilerin karar ve uygulamalarına tepki verebilip sesini anında duyurabilmesi ve tüm bunların yepyeni, dinamik ve etkin bir mücadele alanı yaratması. Yedincisi, “katılımcılık,” “kendi kendini yönetme” ve/veya “sen kendini yönet” vaatlerinin artması ve siyasilerin “aslında halkın/grupların/bireylerin kendi kendini yönettikleri, asıl yönetici oldukları” yönetim modelleri kurup işlettiklerini temel bir siyasi söz ve iddia olarak sürekli tekrar etmeleri. Bütün bunların sonucunda “iyi yönetim” olgusu ve hakkı belirgin bir şekilde temel bir vurgu, arayış hâline gelmiştir. “İyi yönetim,” “iyi yönetilme hakkı” herkesin temel bir insan hakkıdır ve bunu vurgulayan/talep eden bireyler, toplumsal gruplar artık daha aktif ve kararlıdır. Bir zamanlar “rasyonel yönetim” en doğru ve olması gereken yönetim anlayışı olarak belirli bir öncü ve elit grup tarafından nasıl temel toplumsal talep hâline getirildi ise, önemli gelişimler ve dönüşümler sağlandı ise, son dönemde siyasi, toplumsal ve bireysel alanlarındaki kontrol edilemez dönüşümler de “iyi yönetim”i temel insan hakkı olarak olması gereken yönetim tarzı şeklinde bir talep hâline getirmiştir. “İyi yönetim” anlayışına kurumsal vurgular da hem uluslararası kurumlarda hem de ulusal kurumlar arasında hızla artmaktadır. Örneğin, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın iyi yönetim hakkına vurgu yapması, bu hakkı güvence altına almanın öneminden bahseden bir karar alması, “iyi yönetim”i temel bir insan hakkı olarak kabul etme gereğinin bir göstergesi olarak görülebilir. Bu kararın, “iyi yönetim”in bir norm haline gelmesinin kapısını açtığını iddia etmek yanlış olmayacaktır. Bölgesel ve ulus ötesi kuruluşlarda da “iyi yönetim” bir insan hakkı olarak güvence altına alındıkça, son dönemlerde benzer kuruluşlardan ulusal düzeye ithal edilen, taklit edilen ya da dayatılan pek çok reform ve uygulama gibi ulus devletler içinde de gittikçe artan bir talep ve siyasi/idari reform vaadi haline gelecektir. “İyi yönetim”in içerisinde nelerin olması gerektiği, hangi temel prensiplere dayanacağı başka bir yazı ve tartışma konusudur. “İyi yönetim” ilkelerinin ne olması gerektiği hem akademik dünyada hem de kamu/özel kuruluşların çalışmalarında sürekli bir tartışma konusu olarak kendisine yer bulmaktadır. Hatta Türkiye’de temel insan haklarını korumak ve hakkaniyetli bir yönetim için çalışmak üzere 2013 yılında kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu, 2019 yılında “İyi Yönetim İlkeleri Rehberi” yayınlayarak kendi perspektifinden bu tartışmalara katkı sunmuştur. Dolayısıyla, “iyi yönetim”in içinin doldurulması, iyi yönetim ilkelerinin ne olması gerektiği hususu da artarak tartışma konusu olmaya devam edecektir. Burada asıl vurgulamak istediğimiz, artık “iyi yönetim” anlayışının geçmiş reformlar ve son dönemdeki dönüşümler sonucu temel bir insan hakkı olarak hem yasal düzeyde hem de toplum nezdinde kabul görmesi gerektiğidir. Sonuç “İyi yönetim” artık temel bir insan hakkı olarak görülmelidir. Geçmişte büyük mücadeleler sonucu kazanıldığı unutulmaya başlanan, çünkü bugün artık olmaması ya da geçmişte aslında bunun bir hak olarak var olmadığının tasavvur edilemediği bireysel haklar gibi “iyi yönetim” hakkı da bir siyasi ve insani norm olarak yasal ve pratik boyutta en üstte değer görmelidir. “İyi yönetim” bir insan hakkı olarak sürekli geliştirilmesi ve iyileştirilmesi gerektiği ön kabulü ile değer gördükçe ve sürekli gelişen, çeşitlenen insan hakları olgusuna dayandıkça, ondan beslendikçe kendini de devamlı yenileyebilecektir. Bugünün aşırı dinamikleşen, iletişimin baş döndürdüğü ortamında hem aşırı bilgilenme imkanları hem de aşırı dezenformasyon araçlarının kontrol edilemez şekilde arttığı dünyada; ortak, yaşanabilir toplumsal düzenlerin kurulması ve devam ettirilmesinin temel garantörlerinden birisi olacaktır. Zira günümüzdeki karmaşa içerisinde ortaya çıkan korkular ve fırsatçılıklar ortamında ne sürekli algı yönetme çalışmalarının ne doğru bilgiyi ya da yanlış bilgiyi aynı kolaylıkla devamlı yayma imkânının ne de her saniye doğrudan gündeme girme olanağına kavuşmuş her bireysel/toplumsal talebi, savı veya paylaşımı terörist faaliyet, anarşist eylem ya da toplumu kurtaracak yanlışlığı sorgulanamaz vahiy gibi görmenin sonu vardır. Geliştirilecek yasal çerçeveler ve güvenceler içerisinde, gelişen bireysel ve kültürel dönüşümler dikkate alınarak, belirli değerler ve ilkeler şemsiyesi altında, ki bunlar da artık genelce kabul edilen temel insan haklarının üzerine kurulu olmalıdır, bu sınırsız iletişim ve katılım koşulları içerisinde artık gelen taleplerin, artan fikirlerin daha iyi bir yönetim talebi için yapıldığı bir yönetim tarzını hâkim kılmak ve savunmak elzem hâle gelmiştir. Böyle bir yönetim tarzını kurumsallaştırmak ve yukarda bahsedilen çerçevelere dayalı sayısız taleplerin ve fikirlerin genel bir “iyi yönetim talebi” potasının unsurları olduğunu kabul eden bir yönetim anlayışını geliştirmek gittikçe önem kazanacaktır. Bu yapıldıkça yeni yönetimlere karşı toplumsal rızanın üretilmesi, meşruiyet/hesap verebilirlik algısının ve güvenin arttırılması daha sağlam bir tabana dayanacaktır. Böyle bir yönetim anlayışını geliştirmek ve muhlis bir şekilde uygulamak; yeniden herkesi devlet nezdinde eşit gören, hakkaniyetli bir yönetimi ilke edinmiş, ortak, yaşanabilir bir toplumsal düzenin kurulabileceğine inandırmanın temel gerekliliği haline gelmiştir. “İyi yönetim”in de temel bir insan hakkı olarak kabul görülüp yasal güvence ve kültürel kabulün bir parçası haline gelmesi önerisi, diğer insan hakları mücadelelerini dışlamak amaçlı değildir. Tam tersi, daha etkin şekilde korunmalarını veya en azından onlar için mücadele etme hakkının savunulmasının daha etkili şekilde güvence altına alınmasını garanti etmeyi hedeflemektedir. Sonuç olarak; “iyi yönetim,” “iyi bir yönetim modeli, tarzı, anlayışı” temel insan haklarının korunmasının, savunulmasının temel yapı taşı, olmazsa olmazıdır. İnsan haklarının korunması ve iyi yönetim ilkeleri birbirileriyle esastan bağlı ve birbirilerini tamamlayan vazgeçilmez unsurlardır. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors.

Detay
Türkiye FATF’nin Gri Listesinden Nasıl Çıkar: Politik ve İdari Çözüm Reçetesi: Bölüm 2

Türkiye FATF’nin Gri Listesinden Nasıl Çıkar: Politik ve İdari Çözüm Reçetesi: Bölüm 2

ÖZET Türkiye, kara para aklama ve terörizmin finansmanı konularında uluslararası standartları koyan, bu standartların yeterli ve gerekli oranda uygulanıp uygulanmadığı konusunda üye ülkeleri denetleyen Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force, FATF) tarafından 21 Ekim 2021 tarihinde yapılan FATF Genel Kurulu’nda yayınlanan rapor ve alınan karar ile, kara paranın aklanması ve terörizmim finansmanıyla mücadele için yeterince gayret göstermediği gerekçesi ile Sıkılaştırılmış Takip Süreci’ne, popüler olarak bilinen adıyla “gri liste” içerisine alınmıştır. İki bölüm halinde yayınlanan bu makalede; FATF, Türkiye’ye neden ve nasıl yaptırım uygulamaktadır, Türkiye “gri liste”den çıkmak için neler yapmalıdır konuları analiz edilmekte, asıl olarak Türkiye’nin “gri liste”den nasıl çıkabileceği konusunda çözüm odaklı bir politik ve idari reçete sunulmaya çalışılmaktadır. Giriş Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force, FATF), Aralık 2019’da Türkiye’ye yönelik bir Karşılıklı Değerlendirme Raporu yayınlamış, o rapor doğrultusunda da Türkiye’yi Uluslararası İşbirliği İzleme Grubu (ICRG) inceleme havuzuna almıştı. Daha sonra, bu bağlamda 4’üncü Tur Karşılıklı Değerlendirme süreci devam etmiş; FATF, Türkiye’den Eylül 2021 tarihine kadar Aralık 2019’da yayınlanan rapordaki talepleri yerine getirmesini, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanı ile mücadele konularında gereken uygulamaları yapmasını istemişti. Ancak, 21 Ekim 2021’de gerçekleştirilen FATF Genel Kurulu’nda International Co-operation Review Group tarafından Post Observation Period Report of Turkey raporunu yayınlandı. Türkiye, 4’üncü Tur Karşılıklı Değerlendirme süreci sonucunda, 21 Ekim 2021 tarihinde yayınlanan rapor ile, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanıyla yeterince mücadele etmediği gerekçesiyle Sıkılaştırılmış Takip Sürecine (Jurisdictions under Increased Monitoring), bilenen adıyla “gri liste”ye alındı. Bu makalenin ilk bölümünde; FATF’nin ne olduğu, neden kurulduğu, nasıl çalıştığı, üye ülkeler ile karşılıklı değerlendirme ve denetim ilişkisinin nasıl olduğu, FATF’nin 2021 Türkiye değerlendirme ve denetim sürecini, Türkiye’den taleplerini ve Türkiye’nin 2021 değerlendirmesi sonrası neden ve nasıl “gri liste”ye alındığına kısaca değinmiştim. Makalenin ikinci bölümünde, FATF’nin Türkiye’yi kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele konusunda gerekli gayreti göstermediği gerekçesi ile ‘gri liste’ye alması sonrasında, FATF’nin raporunu dikkate alarak, Türkiye’nin bu listeden çıkmak için neler yapması gerektiğini daha detaylı olarak inceleyeceğim. Süreç eleştirisinden çok, politik ve idari bir çözüm reçetesi sunmaya odaklanacağım. Türkiye Gri Liste’den Çıkmak İçin Neler Yapmalı: Politik ve İdari Çözüm Reçetesi Mali Eylem Görev Gücü’nün (Financial Action Task Force, FATF) standartları ve Türkiye’den talepleri aslında nettir. Türkiye’nin hızla FATF “gri liste”sinden çıkışı için önemli olan, uygulamada kararlı bir şekilde atılacak adımlar ve gerekli siyasi ve idari iradenin ortaya konulmasıdır. Türkiye’nin dilerse bunları da yapacak kurumsal tecrübesi ve devlet normu mevcuttur. Burada sadece net bir politik kararlılık ve ardından belirli kamu politikası adımları atılması gerekiyor. FATF standartları ve normlarından hareketle, son FATF Türkiye raporunu dikkate alarak, Türkiye gri listeden çıkmak için kendi özgül koşulları içinde neler yapabilir konusuna detaylı bir şekilde odaklanınca belirli politika ve idari çözüm önerileri öne çıkmaktadır: 1.) Türkiye, MASAK başta olmak üzere risk taşıyan çeşitli sektörlerin denetimi için daha fazla personel ve insan kaynağı ayırmalıdır. Bankalar, döviz büroları, kuyumcular, emlakçılar, para ve değer transferlerine aracılık eden çok çeşitli kuruluşlar yüksek risk taşıyan sektörlerin önemli aktörleri konumundadır. Türkiye’nin, sıcak para ve dışardan gelecek her türlü dövize ihtiyacı olan bir ülke olarak dışardan para girişleri konusunda çok esnek davrandığı bilinen ve uygulamalara bakınca kolay tahmin edilebilecek bir gerçekliktir. Ancak, gündelik dil ile ifade etmek gerekirse; “para gelsin de nasıl gelirse gelsin” politikası para girişlerinin denetimi konusunda kurumsal kapasitenin düşük ve zayıf tutulmasını gerektirmez. Hükümet, bu konuda dışarıya karşı şeffaf olma ve bilgi paylaşımını istediği oranda yapma konusunda bir politik duruş benimseyebilir, fakat kendi içinde her şeyi tam biliyor olması güçlü ve gerektiğinde her türlü yönetim kapasitesine sahip bir devlet olmanın gereğidir. Oysa bu alanlarda yetkili ve görevli ilgili devlet kurumlarının ciddi personel eksikliği olduğu aşikardır. Yüksek riskli sektörler üzerinde gerekli ve yeterli düzeyde denetimin sağlanması için hem uluslararası standartlara uygun daha kapsamlı mekanizmalar geliştirilmeli hem de bunların etkin uygulanması ve takibi için daha fazla personel kadroya alınıp görevlendirilmelidir. 2.) Yüksek riskli sektörlerde etkin risk ve durum analizi yapabilmenin önemli bir koşulu yerinde denetimlerin kapasitesini arttırabilmektedir. Bu durum da yeniden bu alanlarda yetkili devlet kurumlarındaki gerekli personel sayısının arttırılması ve çeşitlendirilmesinin önemini göstermektedir. 3.) Türkiye, ilgili kurumlarında ve yürütmenin merkezi konumundaki organlarda risk analizi merkezleri oluşturmalı, bahsedilen alanlarda uluslararası uygulamaları yakalayan risk analiz perspektifleri, veri analiz teknolojileri/araçları ve kurumsal risk analiz mekanizmaları kurmalıdır. Kamu yönetimi, regülasyon ve kamu politikası alanlarında dünyada politika oluşturma, uygulama ve denetim alanlarında “etki” ve “risk” analizleri neredeyse kurumsal bir zorunluluk hâlini almıştır. Türkiye’de buna uygun şekilde kendi kurumsal mekanizmaları, yönetim araçları ve uygulama süreçleri konusunda etkin risk, veri ve etki analiz çalışmalarına ağırlık vermelidir. 4.) Türkiye hem finans kuruluşları hem de diğer sektörlerdeki kuruluşlar ve organizasyonlar için, diğer bir deyişler finansal olmayan belirli iş ve mesleklere (FOBİM) (özellikle yüksek riskli sektörlerle ilgili iş ya da meslek sahipleri) özel bir “terörizmin finansmanı” rehberi hazırlamalı ve hepsi ile paylaşmalıdır. Siyasi nüfus sahibi kişiler, onların yakın ya da uzak aile mensupları, akrabalık ilişkileri, yakın ilişkide oldukları kişiler konusunda özel bir rehber hazırlanmalı, bağlayıcı ve yönlendirici hükümler içeren bir dosya ile risk analizi konusunda onların da bilgilenmesi sağlanmalıdır. Bu durum, onların daha fazla sorumlu tutulması, yasadışı uygulamalar ve hatta etik dışı yanlışlar konusunda sorumluluktan kaçma gayretlerine sığınma çabalarını daha aza indirme ve denetim süreçlerinde daha hesap verebilir hâle gelmelerine katkı sağlayacaktır. 5.) Türkiye, kayıt dışı para ve değer transferi alanlarında hizmet sağlayan kuruluşlara, döviz bürolarına kapa para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele kapsamında yaptıkları/yapabilecekleri ihlaller/yanlışlar konusunda daha caydırıcı hukuki ve idari yaptırımlar uygulamalıdır. Caydırıcı uygulamaların etkin ve kapasiteli bir şekilde hayata geçirilebilmesi için, özellikle bu konularda en etkili rolü oynama konumunda bulunan MASAK’ın operasyonel kapasitesi; öncelikle şüpheli işlem bildirimleri ve çeşitli yerlerden gelen ihbarları hızlı ve kapsayıcı şekilde inceleyip harekete geçebilmesini sağlayacak şekilde geliştirilmelidir. 6.) Türkiye’nin kolluk kurumlarının, birimlerinin sadece diğer alanlarda değil, finansal istihbarat alanında da kapasiteleri geliştirilmelidir. Dünyadaki hızlı değişim, teknoloji ve finansal araçlar/metalardaki baş döndürücü küresel gelişmeler ve uygulamalar, bu alanlarda her gün artan oranda yeni riskler, hileli yaklaşımlar, anlaşılması ve ortaya çıkarılması zaman alacak uygulamalar, anlaşıldığı zaman da çok geç kalınmış ağır yükler getiren suçlara, durumlara, vakalara sebep olmaktadır. Bu suçlar, durumlar, vakalar da hem ulusal hem de ulus ötesi, çok uluslu krizlere, sorunlara, çatışmalara zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle kara para aklama ve terör finansmanı konularında MASAK ve diğer kaynaklardan gelen finansal istihbaratların doğru ve etkin değerlendirilmesi için soruşturmaları yürütecek tüm ilgili kolluk kuvvetlerinin de eğitim ve uygulama kapasiteleri geliştirilmelidir. 7.) MASAK’ın da kendisine gelen şüpheli işlem bildirimleri, ihbarları, istihbaratlarını sadece kolluk birimleri ya da adli mercilerden talep geldiği zaman değil, onlardan bir talep gelmeden önce de proaktif (ön alıcı) olarak paylaşmasının kurumsal mekanizmaları ve araçları arttırılmalı ve bu konuda keyfiyet, zafiyet ve gecikmeleri asgariye indirecek uygulamalar yasal zorunluluk olarak getirilmelidir. 8.) Türkiye, aklama soruşturmaları ve kovuşturmalarına yönelik Ulusal Strateji Belgesi’ni (USB) geliştirmeli; bu alanlarda yetki ve sorumlulukları bulunan tüm kurumlarda gereken denetim ve uygulama kapasitesinin nasıl yükseltildiğini ispatlayacak kurum içi rehberler ve tüm kurum uygulamalarını da içeren ulusal düzeyde kapsayıcı strateji uygulamaları olduğunu göstermelidir. Böyle bir stratejik çerçeve ve kurumsal bütünlüğü gösteren stratejik mekanizma sistemi, Türkiye’nin öz aklama (self-laundering), profesyonel, üçüncü taraf ve öncül suçu yurtdışında işlenen aklama gibi karmaşık olaylarda/vakalarda en güncel ve etkin denetim ve soruşturma tekniklerine ve kapasitesine sahip olduğunu uluslararası düzeyde daha belirgin hâle getirecektir. Elbette, bunun sonucu olarak Türkiye’de bu konularda, vakalarda daha fazla soruşturma açılması, kovuşturma ve mahkûmiyet kararlarında gözle görülür bir sayısal artış olması gerekmektedir. Bu durum uluslararası boyutta Türkiye’nin bu konudaki mücadelesi ve kapasitesine olan güveni arttıracaktır. 9.) Dünyada kamu yönetimi, kamu işletmeciliği alanlarında artık bir norm haline gelen performans değerleri, hedefleri belirlemek, sonuç odaklı uygulama mekanizmaları kurmak şeklinde ifade edilebilecek yöntemler bu alanlarda yetkili kamu kurumları için de geliştirilmelidir. Örneğin MASAK, kolluk kuvvetleri, yargı (hâkim ve savcılar) gibi bu alanlarda en öne çıkan yetkili ve sorumlu kurumlar için ölçülebilir performans ilkeleri ve kriterleri konarak bu kurumların daha titiz ve etkin çalışması sağlanmalıdır. En başta malvarlıklarının suçlulardan geri alınması konusunda bu kurumların etkin çalışması ve açık sorumlulukları vurgulanıp zorlanmalı; hem ülke içinde hem de ülke dışındaki vatandaşların, kişilerin/kurumların, bu kurumların etkililiği konusunda ikna olmasını sağlayacak göstergeler ortaya konabilmelidir. 10.) Sınırlardan geçen nakit ve hamiline yazılı senet kuryeleri üzerindeki kontrollerin arttırılması ve bunun temel bir devlet politikası olarak uygulandığının tüm ulusal ve uluslararası kamuoyuna net göstergeler ile ispat edilmesi acil bir strateji ve eylem olarak benimsenmelidir. 11.) Kara para aklama ve terör finansmanı konularında, vakalarında UYAP sistemine işlenen bilgilerin geliştirilmesi ve UYAP sistemindeki tüm bilgilerden sorumlu ve yetkili kurumların hızla ve yeterli düzeyde yararlanabilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Yine bu kurumların etkili el koyma ve müsadere istatistikleri toplayabilmesi, bu şekilde veri tabanlarını en kapsayıcı hale getirerek doğru risk ve etki analizleri yapmaları sağlanmalıdır. 12.) Türkiye, terörizmin finansmanı konusunda özel bir veri tabanı geliştirmelidir. Bu konuda hem haklı/haksız pek çok ithama maruz kalmakta hem de çok fazla terör unsurunun hedefi olan bir ülke olarak ciddi sıkıntılar çekmektedir. Bu alanda etkin bir veri tabanı geliştirilmesi ve tüm ilgili kurumların bundan yararlanıp bunun rehberliğinde risk analiz kapasitelerini geliştirmeleri, soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyet kararlarında hız, uyum ve belirli bir standart yakalanması elzem görünmektedir. 13.) Türkiye, terörizmin finansmanı konusunda, bugünkü dünyanın hegemonik gündemi de dikkate alındığı zaman, çok fazla eleştiri ve saldırıya maruz kalacaktır. Bunların pek çoğu elbette siyasi içerikli, uluslararası diplomasi ve güç mücadelesi ile ilişkili olacak, ancak bu durum bu konularda gerekeni yapmama konusunda Türkiye gibi bir devlet için mazeret olamaz. Bu nedenle Türkiye, ivedi olarak Ulusal Risk Değerlendirmesi (URD) şablonunu geliştirmeli, bunun içerisine terörizmin finansmanı konusunda detaylı şekilde çalışılmış, sürekli güncellenen bir risk profili değerlendirmesi/taslağı koymalıdır. Tüm kurumlar bu risk profili taslağı ile uyumlu ve tutarlı bir şekilde terörizmin finansmanı soruşturmaları ve kovuşturmaları yapmalıdır. Bu şekilde bir uyumlu ve tutarlı çalışma profili Türkiye’nin terörizmin finansmanı konusundaki haklı veya haksız eleştirilere karşı hem uluslararası düzeyde kabul görecek net ve adil bir kurumsal cevap vermesini sağlayacak hem terör finansmanı eylemlerine karşı etkin mücadelesini garanti edecek hem de siyasi saldırılara karşı güçlü bir kalkan işlevi görecektir. 14.) Türkiye, terörizmin finansmanı konusundaki etkin risk profili değerlendirmesini/taslağını oluştururken özellikle şunlara dikkate etmelidir: - Terörizm olaylarında yapılan paralel finansal soruşturmaların sayısını arttırmak - Terörizmin finansmanı soruşturmalarının daha geniş finansal ağların ve finans sağlayıcıların tespit edilmesini sağlayacak şekilde genişletilmesini ve bu soruşturmaların ilgili birimlerin terörizmin finansmanı eğilim ve yöntemlerine ilişkin algılarının, kurumsal ve kişisel bilinçlerinin arttırılmasını temin etmek - Birlemiş Milletler (BM) tarafından belirlenen terör örgütleriyle ilgili terörizmin finansmanı soruşturma ve kovuşturmalarını öncelikli olarak ele almak ve yaygınlaştırmak 15.) Türkiye, Ulusal Risk Değerlendirmesi (URD) içerisinde geliştireceği terörizmin finansmanı risk profili ile uyumlu bir şekilde terörizmle mücadele konusunda ulusal önceliklerini de net olarak belirlemeli ve ortaya koymalıdır. Bu şekilde terörizmin finansmanı ile mücadelesinde hangi öncelikleri olduğunu ve bu mücadelesini nasıl bir risk profili değerlendirmesi içerisinde yaptığını açık olarak tüm dünyaya da göstermiş olacaktır. Bu bağlamda, Türkiye kendi Ulusal Strateji Belgesi’nde (USB) (2021-2025) terörizmin finansmanı ile mücadele özelinde kapsamlı bir ulusal strateji geliştirmelidir, bunun da USB’de ortaya konan genel terörizmin finansmanı politik hedefleri ile uyumlu olmasına dikkat edilmelidir. 16.) Türkiye’nin Ulusal Strateji Belgesi’nde (USB), terörizmin finansmanı unsurları Ulusal Risk Değerlendirmesi (URD) içerisindeki risk profiline uygun olarak geliştirilmeli, terörizmi finanse edenleri soruşturma, kovuşturma, mahkûm etme konusunda yetkili ve sorumlu olan organların, kurumların, birimlerin; hâkimler, savcılar, kolluk kuvvetleri, MASAK’ın bu unsurlar ve profili ölçüt alarak, temel dayanak olarak kabul ederek görevlerini yapmaları sağlanmalıdır. 17) Türkiye’de hem UYAP sistemi hem de makamların istatistikleri şu temel unsurları sağlayacak şekilde kapsamlı bilgileri ve detayları içerecek şekilde geliştirilmelidir: - Bir terörizmin finansmanı bileşeni içeren terörizm vakalarını soruşturmadan mahkumiyete ve malvarlıklarının müsaderesine kadar kapsamlı olarak takip edebilmek - Bu bilgileri Türkiye’nin Ulusal Risk Değerlendirmesi’nin (URD’nin) sürekli güncellenmesinde kullanmak - Bu bilgileri MASAK tarafından yapılan doğrudan terörizmin finansmanı suç duyurularının sayısını arttırmak için kullanmak 18.) Türkiye, özellikle BM tarafından belirlenen terör örgütleri ile bağlantılı olarak terörü finanse edenler ve terörün finansmanına ilişkin ağlara yönelik olarak BMGK’nın 1373 sayılı kararı uyarınca kendi inisiyatifi ile ulusal seviyede listeleme (iç doldurma) yapmalıdır. 19.) Türkiye, uluslararası standartlara uygun şekilde ve özellikle BM tarafından belirlenen terör örgütleri ile bağlantılı olarak, BMGK’nın 1373 sayılı kararı kapsamında yabancı ülkelerden dondurma taleplerinde bulunmalı ve bunları takip etmelidir. 20.) Türkiye, Ulusal Strateji Belgesi’nin (USB) (2021-2025) 4’üncü Stratejik Hedefi gereğince terörizmin finansmanı ile ilgili varlıkları ivedilikle müsadere etmelidir. 21.) Türkiye, finansal kuruluşlar ve daha küçük ve orta ölçekli finansal olmayan belirli iş ve mesleklere (FOBİM) ilişkin, özellikle kuyumcu ve döviz büroları başta olmak üzere, hedeflenen finansal yaptırımlara odaklanan bir denetim stratejisi oluşturmalıdır. Bu denetim stratejisi ve planını tasarlarken de öncelikli olarak kendi risk profili ve değerlendirmeleri uyarınca yüksek terörizmin finansmanı ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı risklerine maruz kalan kuruluşları denetlemelidir. 22.) Türkiye, kâr amacı gütmeyen kuruluş (Non-Profit Organization, NPO) olarak faaliyet gösteren yapılara karşı da terörizmin finansmanı konusunda kapsayıcı bir risk profili değerlendirmesi/taslağı oluşturmalıdır. Kâr amacı gütmeyen kuruluş sektöründe faaliyet gösteren organizasyonlar tarafından terörizmin finansmanı risk algısını daha da arttırmak ve onların denetimine risk bazlı bir yaklaşımı tam olarak uygulamak için şunları yapılabilir: - Türkiye, kâr amacı gütmeyen kuruluşların geniş bir yelpazesi olduğunu kabul ederek onlara yönelik temaslarda ve farkındalık arttırıcı çalışmalarda bulunmalıdır. Bu çalışmalar bu kuruluşlar ile etkin bir iletişim kurmayı içermeli ve Türkiye’nin NPO denetimine ilişkin yaklaşımının doğru aktarılmasını sağlamalıdır. Bu çalışmalar, ayrıca kâr amacı gütmeyen kuruluşlar (NPO) sektöründen gelen tavsiyelerin/geri bildirimlerin uygun bir biçimde değerlendirilmesini de mutlaka kapsamalıdır. - Bölgesel idari makamların (valilik), kâr amacı gütmeyen kuruluşları denetlemeleri durumunda risk bazlı bir yaklaşım sergilemeleri sağlanmalıdır. - Denetimin, fon toplanması da dahil olmak üzere, yasal kâr amacı gütmeyen kuruluş faaliyetlerini kesintiye uğratmamasını ya da bu faaliyetlerden vazgeçirmemesini temin etmeye yönelik adımlar atılmalıdır. Terörizmin finansmanı denetimleri sonucunda bu kuruluşlara uygulanan yaptırımların ihlallerle orantılı olduğu açık bir şekilde gösterilmelidir. Sonuç Türkiye, FATF’nin kara para aklanması ve terörizmin finansmanı konusundaki incelemeler sonucu kendisini “gri liste” içerisine alması karşısında ivedilikle yapılması gerekenleri yapma konusunda yeterli kurumsal kapasite ve yönetim etkinliğine sahiptir. Türkiye’nin, gereken reformları ve düzenlemeleri hızla yaparak oluşturarak FATF’nin beklentilerinin ötesinde kurumsal ve yönetsel standartları yakalaması ve daha etkin uygulamaları ile bu alanda örnek ve öncü olması mümkündür. Bu iki bölümlü makale serisinde, FATF’nin incelemeleri ve raporlarında belirtilen hususlar doğrultusunda, Türk kamu yönetimi yapısı ve mekanizmalarını da göz önüne alarak, “gri liste”den hızla çıkmak ve daha etkin bir yönetim mekanizması kurmak için gerekli olan kurumsal düzenlemeleri ve kamu politikası adımlarını çözüm odaklı bir anlayış ile detaylı şekilde ele almaya çalıştım. FATF’nin kararları ve Türkiye’nin üyesi olduğu ya da denetimini kabul ettiği uluslararası kurumların benzer kararları her zaman siyasi bir içerik taşıyabilir, uluslararası diplomasi ve güç dengeleri içerisinde farklılıklar ve ayrımcılıklar da içerebilir. Bunları siyasi irade ve siyasi partiler eleştirebilirler ve bakış açılarına göre farklı yaklaşımlar sergileyebilirler. Ancak, bu tip kararların siyaseten eleştirilecek yönleri olsa da bunlara karşı gereken adımları atarak hızla devletin bu konulardaki etkinliğini ve meşru duruşunu yasal ve idari düzenlemeler ile göstermek gerekir. Bu yazıda, buna karşı yapılması gereken siyasi ve idari çözüm reçetesini oluşturmaya çalışırken asıl vurgulamak istediğim, siyasi ya da başka nedenler ile böyle kararlar eleştiri konusu olsa bile Türk devlet geleneği, siyasi ve idari yapılanması ve kamu yönetimi mekanizmaları sahip olduğu kurumsal yetkinlik, yönetsel kapasite ve deneyim ile Türkiye’nin “gri liste”den çıkışı için gerekli reformları ve uygulamaları ivedilikle tamamlamalıdır. Bu iki bölümlü makalede, Türkiye’nin FATF’nin ‘gri liste’ uygulamasından çıkması için yapması gereken siyasi, idari, kurumsal reformlar ve kamu politikaları gerekleri FATF raporları ve Türk kamu yönetimi yapısı ve mekanizmaları dikkate alınarak tek tek incelenmeye çalışılmıştır. Bir siyasi ve idari çözüm reçetesi oluşturularak siyasi idarenin, bürokrasinin, kamu politikası yapıcıları ve uygulayıcılarının, bu alandaki çalışmalara katkı sunmak isteyen siyasi partiler, özel kuruluşlar ve kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. Terörle mücadele, terörizm, kara para aklama, kayıt dışı finansal giriş/çıkışlar konusunda Türkiye, geniş coğrafyası, komşuları ile uzun sınırları, sayısız sınır kapıları, kıtalararası köprü konumundaki hakimiyet alanları ile kritik bir önemdedir. Türkiye, farklı terör örgütlerinin, uluslararası illegal yapıların, transferlerin ve çeşitli istihbarat örgütlerinin hedefi konumunda olduğu için içeride her türlü bilgi ve güce sahip bir kurumsal yapı ve mekanizma oluşturması öncelikle kendisi için önemlidir. FATF ve benzeri kurumların kuralları ve standartlarını doğru ve etkili şekilde uygulamak hem kamu düzenini korumak hem kendi halkına karşı meşruiyetini ve sorumluluğunu yerine getirmek hem de uluslararası arenada etkin ve güvenilir bir devlet algısı oluşturmak için elzemdir. Türkiye kendi içinde de bu konularda güçlü ve kararlı olmalıdır, bu onu dışarda da daha itibarlı ve güçlü yapacaktır. Bu siyasi ve idari çözüm reçetesi de bu amaçla listelenmiştir. Yeni çalışmalar ile daha da geliştirilebilir. Bunları yaparak kendi siyasi iradesi ve bürokrasisinin de elini güçlendirecek, kamu görevlilerine içeride ve dışarda özgüven sağlayacaktır. Bir yandan kendi halkına doğru ve etkin bir yönetim mekanizması ve kamu hizmeti anlayışı olduğunu gösterirken, diğer yandan da dışardaki ülkelerin yönetimlerine meşrutiyet ve etkin yönetim bağlamında önde gelen, kurumsal ve güven veren bir devlet olduğunu hatırlatacaktır. Türkiye, evrensel kabul görmüş yönetim ilkelerini ve standartlarını, kendi devlet geleneği ve idari yapılanması ile içselleştirerek, doğru bir sentezle; kurumsal, şeffaf, güvenilir, etkin bir şekilde çalışan ve uluslararası kabul gören bir yönetim sistemi kuracak güç, gelenek ve deneyime haizdir. Bu gerçek, mensubu olduğu FATF’nin kuralları ve standartları için de geçerlidir. Kurumsal Not : KAPDEM'de yayınlanan yazı ve çalışmalar KAPDEM'in kurumsal görüşünü yansıtmaz, tüm yasal sorumluluk yazarlara aittir.

Detay